YOL – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN YOL

Bana tarihini anlattın
Tarihimi onunla ölçeyim diye
Saatını söyledin saatıma
Dostum, eski arkadaşım
Şaşkın sular gibi dağlara dağlara
Mı gidelim dedik, gittik yoşuduk
Öyle iyi ettik
Çünkü sözler davranırsa bizden önce
Tohum çürür yozlaşır tarla
Yabancılaşırız kendi toprağımıza

Bir olduk kayayla sarmaşık
O yüzden
Çocuklarımızı örnek resimlerden seçmedik
Onlar kendileri geldiler
Onlarla birlikte bütün bir ülkenin
Kızlarını sevdik, oğullarını benimsedik
Çan sesleri, öncü gürültülerle
Yaşlandık gençlik içinde
Dostum eski arkadaşım

Dostum, eski arkadaşım
Bildin, korkak bir kâğıda
Yitik bir kalemle nasıl yazılmazsa
Bildin. Direnç yosunlu sarnıçlardan
Sızan sular gibi doldurmalı halkı
Yiğit bir kalem olmayla birlikte
Dağların bilge dervişi gezmeyi istedin
Demiri pasından ayırdı özverin

Varsılları gördük
Altın horozlar gibi susuyorlar
Dünyanın el altı yöneticileri
Onlarla kaparıp susmadık
Yoksulları gördük
Doğdukları yerlerde kalamazlar
Yoklukla beslenen kargış
Kocaman bir fırtınadır
Onları yurdundan sürer çıkarır
On beş yıl birlikte dönendik

Geldik sonra
Büyük kentlerin kapılarına
Kandan gölleri var
Çocuklarımızı bulduk atlayıp geçemiyorlar
Düşen oluyor, asılıp duranlar
Başlarında yurtseverlikten bir ayla
İkiye vurulmuş saçları

Kanı kanla yumazlar dedik
Bunu böyle belleyip bellettik
Şimdilik
Gün küçük dağların ardında
Ve yolumuz var daha
Her şey olgunlaşır
Çürüyüp dökülür zincir
En güzeli, yol yürüyüş öğretir
Dostum, eskimeyen arkadaşım

Gülten Akın
-Ağıtlar ve Türküler-

Görsel: Orhan Köse

 

yol – Selahattin Yolgiden

selahattin-yolgiden-yol

bir gemiye binip de geri dönmeyen
ince bir kız tanıdım yirmi ikide
– düzdür dünya nereye gitsen
her şey peşinden gelir istersen –
diye başlayan eski bir şarkı
dudaklarımda bir izmir eylül’ünde

ayışığında yunus balıklarını öptüm
onlarla mercan kayalıklarında yattım
sarmaş dolaş
gidip de dönemeyeceklere ağladım durdum

üstü örtülü yalnızlıklar birikmiş
çeyiz sandıklarında, öpücüklerle
tütsülenmiş duvaklarda.
– öp beni sevgilim,
dayanamam uzun ayrılıklara –
diye devam eden bir şarkı selanik’te ekim’de.

gözlerimi yıldızlara diktim,
yıldızlar ki bekçileridir yaşamın
ormanlara hükmettim; uzaklara, seslere
sesler ki çıkıp bir et parçasından
hisleri kazıyandır belleklere.

ne çok acı birikmiş içimde
kendi göğsümü yardım, ağladım
– beni sakın unutma,
bütün hayatımı sana adadım –
diye biten bir şarkı napoli’de.

rüyalar hiçbir şeydir hem,
götürmüyorsa önceden gidilmemiş yerlere.

Selahattin Yolgiden
-Unuttuğum Limanlar-

Vuslat Çayırı – Birhan Keskin

BİRHAN KESKİN VUSLAT ÇAYIRI

Sen beni yandın, öyle! yanmak nedir bildin, öyle!
Yandın da n’oldu? Söyle.

Senin hiç sözcüğün ağrıdı mı,
alçaksın sen, ağrıdı da mı böyle?
Ben sözüme ruhumu verdim, yükseldi,
yükseği incittim, böyle!
Olanı biteni çektim, kanımı unuttum, böyle.

Sen dünya mülkündesin, öyle!
ben sabahı ettim içimde sızlayan bir şeyle.

Sen beni yandın, beni yandın sandın, böyle.

Sen yanmak gör, ben kendimi kül ettim
Sen bu alçaklıkta dur, ben otlara gittim.

Birhan Keskin
-Y’ol-

Evden İşe – Turgay Fişekçi

TURGAY FİŞEKÇİ, EVDEN İŞE

Evden işe
Bakın nasıl olmalı
Biliyor musunuz dünya?
İnsan yürürken sabahları
Çevresi sessiz olmalı
Yani sudan gelen hafif bir rüzgâr
Traş losyonlarında bulamadığımız
İnsan yürürken sabahları
Çevresinde ağaçlar olmalı
Fazla sık olmayan
Ne serbestçe yürümeyi engellesin
Ne gölgesi eksik olsun üstümüzden
Biz güneşli bir ülkeyiz
Toprak hep nemli olmalı
Tadı ve kokusu unutulmasın
İnsan yürürken sabahları
Her an oturabileceği sıralar bulabilmeli
Çay , kahve içebileceği
Diz kadar bir sehpada
Kendi hayatına egemen bir insan olarak
Gününü planladığı
Sabahları böyle bir yürüyüşle gelmeli işe.

Turgay Fişekçi

Yol – Sinan Oruçoğlu


 

I
kendime başlamak farz oldu

uzun bir marazdan doğmuşum ben
annemin gözleri acınacak bir ağaçmış
babamın teni durulmaz bir rüzgar
yeryüzü serhoş etmiş içimi
yeryüzü tok içimli bir esrarmış

kucağa sığmaz bir urmuşum
herkesin saate baktığı vakitte
bir yıkıntı olmuşum kendime
taşımayla bitmeyecek bir yıkıntı
gömleğim zifiriymiş, boynum
dayanmazmış bu kire, geçermiş
o mevsim de benim geçtiklerimle

kendime başlamak farz oldu

uyku boşlukmuş uyanıklık ateş
çamların dibinde dururmuşum
ellerimde leylak, ateş ensemi kemirdikçe
giz budur, dermiş gece
sözcükler zehirli birer başlangıçmış kendime
onlarla kurulmuş yoldan geldim
buraya geldim zehirli sözcüklerle
uzun bir marazdan doğmuşum ben
dile gelince çirkinleşen, acımsı
bir tat bırakan tende

çocuklar yağarmış odaya yokluktan
harfler, alkol günleri, yıpratıcı zaman
yıkamakla geçmez karartıymış yüzüm
kendini kanat sanıp çırparmış
bütün halleri kalmak olan
dönüp durduğum bir labirentmiş ev
şiirler bahçeye çıkarmış

kendime başlamak farz oldu

aksi desem ağırıma gider, hasta!
gözlerimi kapayıp bakarmışım aynaya
yağmur benim sevincimi silmekmiş
yağmur ben yokken gelmekmiş…

 

II

 

kaldığım yeri unutmuşum
bilinen zamana geçmeli öyleyse…

anneme, benden artarsa bir sıkıntı
daha doğur dediydim, rahatlarsın!
utandı ve beni kendime fırlattı
dünyada bir sinek gibi gezindim
çorap yıkadım, ten ütüledim
çıkmaz evlere girdim ah !
ellerimi uçuşan şeylere buladım
içimde gizli bir görev vardı hep
ağaçların görünen yüzüne saklandım

kendime başlamak farz oldu

farzı kucağıma aldım, soyundum
velev ki ben baştan sona yanlışım
adımı koymanın anlamı ne
adıma dokunmanın, bu toprak beni
benden edecekse bu toprağın

sana yürümek yanılgısı ömrüm
asıl yanılgı yalnızca yürümek
rüzgarı hiç anlamadım suyu hiç
yollar sallandı bende

III

bavulumun içine adımı yazıyorum

 

Sinan Oruçoğlu