Yunanlıların Öyküsü – Yannis Ritsos  

The Acropolis in Athens, Greece.

I

Bu ağaçlar katlanamaz daha basık bir göğe
Bu taşlar katlanamaz yabancı çizmelere.
Yalnız güneşe boyun eğer bu yüzler,
Yalnız doğruluğa boyun eğer bu yürekler.

Sessizlik gibi katı bu toprak
korlaşan taşları basar bağrına,
güneşte yetim kalmış zeytinliklerle
bağları kucaklar.

Dişleri kenetli.
Su yok. Yalnız güneş.
Güneşte yitip gidiyor yol,
ve demirden bir gölge köyün duvarları.

Ağaçlar, dereler ve sesler
mermere dönüşüyor güneşin kirecinde.
Kök, mermerin üzerinde sürçüyor.
Tozlu fundalıklar, katırlar, kayalar. Hepsi
soluk soluğa.
Su yok. Hep susuzluk çekmişler yıllarca.
Hep çiğneyip durmuşlar bir lokma gökyüzünü
duydukları acıyı boğabilmek için.

Gözleri kan çanağına dönmüş uykusuzluktan
Gün batarken dağların arasında bir servi gibi
derin bir çizgi belirmiş kaşları arasında.
Tüfeğin bir parçası olmuş elleri.
Tüfek ellerinin bir uzantısı.
Elleri ruhlarının bir uzantısı.
Dudaklarında öfke
ve gözlerinin derinliklerinde
tuzdan bir aylada yansıyan yıldız gibi
dinmeyen acıları,

Onlar el sıkıştıklarında, bütün insanlık için
parlar güneş.
Onlar gülümsediklerinde, küçük bir kırlangıç fırlar
gür sakallarından.
Onlar uyuduklarında, on iki yıldız düşer boş ceplerinden.
Onlar öldüklerinde, onların bayrakları ve davullarıyla
yokuşu tırmanır hayat.

Bunca yıl hep aç kalmışlar, hep susuz kalmışlar,
hep öldürülmüşler amansızca, karadan ve denizden kuşatılarak.
Ateş kavurmuş tarlalarını. Tuzlu suya
kanıksamış evleri.
Rüzgâr kapılarını devirmiş, köklerinden sökmüş
meydandaki leylâkları.
Paltolarının deliklerinden gelip geçmiş ölüm.
Servi kozalağı gibi gittikçe acılaşmış dilleri.
Sahiplerinin gölgelerine sarınıp yok olmuş köpekleri.
Şimdi yağmurlar dövüyor kemiklerini.

Kalelerinde, sessiz birer kaya gibiydiler, nöbette,
içlerine çekiyorlardı dumanı tüten at gübreleriyle geceyi,
ayın kırılan direklerini yutan azgın denizi gözlerken.
Artık ne ekmekleri vardı, ne cephaneleri.
Artık toplara yalnız yüreklerini sürebilirlerdi.

Bunca yıl kuşatılıp karadan ve denizden,
aç kalıp kırılmışlar, gene de dayanmışlar yılmadan.
Korudukları tepelerde bugün bile parlıyor gözleri
( koca bir bayrak, göz alan bir ateş)
ve ufkun dört kapısına kanat çırparak
binlerce  güvercin havalanıyor ellerinden her şafak.

II

Her gün bitiminde kayanın bağrından tüten kekikle
yalnız bir damla su vardır, çağların ötesinden sızıp
sessizliğin iliğine işleyen;
ve geçen yılları çağırır
kocamış çınarın dallarına asılı bir çan.

Çölün külleri içinde uyuklar kıvılcımlar
ve çiftçinin üst dudağındaki altın tüyü kara kara
düşünür damlar,
mısır püskülü kadar sarı, akşamın özlemiyle kavrulmuş
bir tüyü.

Meryem Ana mersinler üzerine uzanmış,
yayılmış eteklerinde üzüm lekeleri.
Bir çocuk ağlar dağ yolunda ve kırlardan
ses verir kuzuları yitiren koyun.
Gölge vurur gözenin çevresine. Fıçı buz gibidir.
Nalbantın kızı ıslak ayaklarıyla.

Masada kabuk ekmek ve zeytin.
Tırmanan asmaya takılı duran akşam yıldızı.
Ve çok yükseklerde, bir şişe geçirilmiş gibi dönen,
sarmısak, biber ve yanık yağ kokan samanyolu.
Daha nice yıldız dokulu ibrişim gerek çam pürlerinin
“Bu da geçer, yahu!” sözlerini işleyebilmesi için
yazın kavrulmuş ağılına.
Daha nice germeli yüreğinin tellerini
yedi oğlu boğazlanmış bu ana mezarları başında,
daha kaç gün geçmeli ki, yeniden aydınlık ulaşsın
ruhunun sarp yamacına?

Bu kemik, toprağın altından çıkan bu kemik,
bir uçtan bir uca ölçer bu toprağı.
Ve gün battıktan gün doğana dek bu klarnet ve keman
seslerinin yankıları
anlatır otlara ve çamlara onların özlemleriyle
acılarını.
Ve lir gibi türkü çağırır kayıkların halatları.
Ve Odysseus’un şarap kupasından acı denizi yudumlar
denizci.

Kim tutacak şimdi bu yolları, hangi kılıç
yaratacak korkusuzluğu,
ve hangi anahtar zincire vuracak yüreğini,
ruh, iki kanadı ardına kadar açık, seyrederken
göğün yıldız serpilmiş bahçelerini?

Mayıs’ta, Cumartesi geceleri, gemici meyhanelerindeki gibi
civcivli bir saat bu.
Gece, kalaycının duvarına asılı bir tepsi gibi kocaman.
Süngercinin masasındaki somun gibi iri söylenen türkü.
Bak, nasıl yuvarlıyor çakılları şu Giritli ay —
Rap! Rap! Rap! Yirmi dizi koç boynuzu çizmelerini çekmiş
Ve işte onlar Nauplion limanının merdivenlerinden inip çıkıyorlar
Karanlığın kaba kıyılmış tütünüyle doldurarak çubuklarını.
Ve Rumeli’nin yıldızlara bulanmış kekiği gibi kalın bıyıkları.
Ve çam kökleri gibi Ege’nin kayasına ve tuzuna iyice
geçmiş dişleri.

Onlar alevlerin ve demirin içinden geçmişler.
Onlar oturup taşlarla söyleşmişler.
Onlar atalarının kafataslarıyla sunmuşlar
Ölüme ısmarladıkları rakıyı.
Digenis’le karşılaştıkları harman yerlerinde
yemeğe oturduklarında,
bir zamanlar dizlerinde kırarak nasıl
bölüşmüşlerse kara somunlarını
onunla öyle bölüşmüşler acılarını.

Gel kadınım, tuza bulanmış kirpiklerin,
yılların çilesiyle tunçlaşmış elin
ve yoksulların yakasını bırakmayan kederinle.
Sevgi, yolunu bekliyor fundalıkta.
Martı, mağarasına asıyor senin kararmış, azizleşmiş
suretini
ve saygıyla ayaklarını öpüyor küskün deniz kirpisi.

Kara üzüm tanesinin şırası yanıyor kıpkızıl,
yaprağını dökmeyen meşenin filizi kaynıyor.
Ve toprakta suyu arıyor bir ölünün kökü bir çamı
coşturmak için.
Ve çatık kaşları arasında gizlediği bıçağını kavrıyor bir ana.

Gel, gök gürültüsünün altın yumurtaları üstünde
kuluçkaya yatan kadınım.
Ne zaman gelecek o deniz mavisi gün, peçeni indirip
yeniden silahlanacağın,
Mayısta yağan doluların alnına çarpacağı,
güneşin bir nar gibi alacalı urbanın kucağında
parçalanacağı.
ve o nar tanelerini birer birer on iki yetimine dağıtacağın,
ve denizin nisanda yağmış kar gibi, öç almaya susamış
bir kılıç gibi, donuk donuk parlayacağı,
ve kaya yengecinin gizlendiği delikten çıkıp
kıskaçlarını kavuşturarak güneşleneceği.

III

Burada gözümüzün yağını azaltmaz hiç gökyüzü.
Bu ülkede, sırtımızda taşıdığımız kayanın
yarı ağırlığını, yüklenir güneş.
Damlar sessizce çatlar öğle sıcağının dizinde
ve gölgeleri önünde sıçrayıp gider insanlar
Skiaothos kayıklarıyla yarışan yunuslar gibi.
Sonra bir kartala dönüşür gölgeleri
kanatlarını batan güneşin rengine bulayan
ve onlar kızıl-kara salkımlar arasında uzanırlarken
güneşli yamaçta
yıldızları düşünmek için başlarına tüneyen.

Bu ülkede, üç bin yıllık bir ad yazılıdır her kapıda
Bir ermişin kızgın gözleri ve keçeleşmiş saçları
bir resim çizer her kayada.
Her erkek kırmızı bir denizkızı döğdürmüştür koluna
ve her genç kız, eteğinin altında bir avuç tuzlanmış
ışık taşır.
(Ve çocukların yüreklerinden acılarının küçük haçları
sarkar
martıların ikindi üzeri kumsalda bıraktıkları izler gibi).

Hatırlamak gerekmez. Biliyoruz bunları.
Yukarı Harman Yerine çıkıyor bütün yollar.
Orada daha sert eser rüzgâr.
Güneşin Minos’tan kalma duvar resimleri solunca
ve kıyıdaki tınazın alevi söndüğü zaman,
kayaya oyulmuş basamaklardan ta buraya kadar
tırmanır yaşlı kadınlar
ve oturup Koca Kayaya yün eğirirler gözleri
denize dönük.
Oturur yıldızları sayarlar, atalarından kalma
gümüş takımları sayarcasına,
sonra ağır ağır inerler
torunlarını Missolongi’den gelme barutla doyurmaya.

Gerçekten, ne kadar hüzünlü elleri, zincirler içinde,
bu Yazgılı Prens’in,
gene de, uçurumun ucunda sallanan bir kaya gibi,
acılı gözünün üstündeki kaşı.
Denizin derinliklerinden geliyor yalvarmalara
aldırmayan bu dalga
ve göğün en yüksek tavanından gelen bu rüzgâr
sakızlı damarı çalılı ciğeriyle güdüyor.

Bırak bir kere essin rüzgâr anıların portakallarını
unutturmak için.
Bırak iki kere essin dinamit kapsülü gibi kıvılcım
çıkarmak için demir kayadan.
Bırak üç kere uğuldasın Liakura’nın sedir ormanlarını
çıldırtmak için
ve yumruğuyla paramparça etsin her türlü zulmü.
Gökte bir tef gibi duran ayı çalarak
boynundan sürüklesin geceyi, köy meydanında ayı
oynatır gibi
uykularından uyanan çocuklar ve Sulili analar
adanın balkonlarına koşuşurken.
Büyük Koyaktan bir haberci gelir her sabah.
Terleyen güneş parlar yüzünde.
Kolunun altında Yunanlıların Destanını tutar
sımsıkı
kilisede kasketini kavrayan işçi gibi.
“Vakit geldi,” der, “Hazır ol.
Artık bizim yaşanacak her saat.”

IV

Açlığı bilen insanların gururuyla
şafağa yöneldiler.
Bir yıldız billûrlaştı kararlı bakışlarında.
Yaralı yazı taşıdılar omuzlarında.
Buradan geçti birlikler, bayrakları gövdelerine yapışmış,
kararları buruk bir ahlat gibi dişleri arasında.
Ayın kumları dolmuş çizmelerine,
gecenin kömürü tıkamış kulaklarıyla burunlarını.

Ağaçtan ağaca, taştan taşa dünyadan geçtiler.
Dikenden yastıklarda uykudan geçtiler.
Kavrulmuş elleriyle hayat ırmağını getirmekteydiler.
Attıkları her adımda gökten pay kazanıyorlardı —
dağıtmak için,
Nöbet yerlerinde yanık ağaçlar gibi dimdiktiler
ve köy alanında horona durduklarında,
tavanlar titrer, fincanlar şangırdardı raflarda.

Nasıl bir türküydü o dorukları titreten!
Dizleri arasına alıp ayı bir tepsi gibi yemek yerlerdi.
Yüreklerinin kerpeteniyle bükerlerdi acının belini
Kalın tırnaklarıyla bit kırar gibi.

Kim getirecek şimdi size yumuşak körpe yaprağı
düşlerinizi beslemek için gecede?
Kim bekleyecek zeytinlerin gölgesinde susmasın diye
ağustosböceği, ona eşlik ederek?
Öğle saatinin yanan kireci ufkun ağılını dört yandan
lekeleyip
onların yiğit adlarını sildiğine göre?
Bu toprak ki kokular içindeydi şafakta,
bu toprak ki onlarındı, bizimdi.
Kanları- nasıl kokular içindeydi toprak!
Nasıl oldu da kapandı kapıları bağlarımızın?
Nasıl karardı damların, ağaçların üstündeki aydınlık?
Kimin dili varır demeye? Neden toprak altında yarısı?
Yarısı prangaya vurulu?
Bak nasıl iyi günler diliyor güneş sayısız yapraklarla
ve uçuşan bayraklarla dolu gökyüzü,
gene de prangaya vurulu kimi, kimi toprakta.

Dinleyin! çanlar çaldı çalacak.
Bu toprak hem onların, hem bizim.
Toprağın altında çapraz elleri
kavramış çanların iplerini.
“Bekliyorlar saati”, uyumuyorlar.
Diriliş çanlarını çalmayı bekliyorlar.
Bu toprak hem onların, hem bizim.
Hiç kimse alamaz elimizden!

V

Oturup zeytinlerin altına ikindi saatlerinde
külrengi ışığı elediler nasırlı parmaklarından.
Yüklerini yıkıp düşündüler
nice ter döküldüğünü gecenin yolunu yürümek için,
ebegümeci saplarında nice acılık,
bayraklarını dalgalandıran yalınayak çocuğun gözlerinde
nice yiğitlik olduğunu.

Koyaktaki son kırlangıç da süzüldü
güzün kolunda kara bir şerit gibi havada kendini
tartarak.
Hiç bir şey kalmadı bunun dışında.
Sadece yakılan evlerin dumanları tütüyor.

Taşların altındakiler, sırtlarında yırtık gömlekleri
ve yıkılan kapıya asılı duayla, az önce ayrıldılar
yanımızdan.
Kimse ağlamadı. Vaktimiz yoktu. Yalnız sessizlik
koyulaştı gitgide.
Tam yerli yerindeydi kıyıdaki ışık, öldürülen kadının
hamaratlığı gibi.
Şimdi ne olacak onlara, yağmur boşanınca toprağa
ve çürüyen çınar yapraklarına?
Ne olacak onlara, bir köylünün çarşafında ezilmiş
tahtabitini andıran güneş kururken bulutlarda,
ya da kar, mumyadan bir leylek gibi,
yerleşince gecenin bacasına?
Ateşe tuz serpiyor yaşlı analar. Saçlarına toprak
serpiyorlar.
Bir kara üzümün bile tadına bakamasın diye düşmanlar
söküp bozmuşlar Monovazya’nın bağlarını.
Sofra takımlarıyla aynı torbaya koyup kaldırmışlar
dedelerinin kemiklerini.
Ve yurtlarının dışındaki kalelerde kök salacak bir yer
arıyorlar gecede.

Zor olacak şimdi tatlı sözler bulmak,
daha az güçlü, daha az sert sözler.
Unutmaz tarlalardan, dağlardan, denizin diplerinden
arta kalan bu eller,
zor olacak bizim için onların ellerini unutmak,
zor olacak tetiklerde nasırlaşan o ellerin
bir papatyayı incitmeden diz çökmeleri
ya da soru sormaları kitap üzerinde yemin ederek yıldız
aydınlığında
gönül borcu ödemeleri.

Buna zamanla alışılacak. Ve bizim susmamız gerek
onlar ekmeğe ve haklarına kavuşuncaya dek.

Kumlara çakılı iki kürek, şafakta, kıyı döven fırtınada.
Tekne nerede?
Toprağa saplanmış bir saban ve esen rüzgâr. Toprak
kavrulmuş.
Çiftçi nerede?

Zeytin ağacı, asma ve ev küller içinde.
Bir köylünün çorabındaki paralar gibi yıldız
biriktiriyor gece.
Kuru defne dalları ve bir parça kekik duvardaki
orta sürgüde -ateş nasılsa oraya erişememiş.
Ocakta isli bir tencere -ve hâlâ kaynıyor içindeki su,
kapısı sürgülü evde.
Yemeğe oturacak vakitleri olmamış.

Ormanın damarları eşiklerinin tüten yıkıntısı üzerinde.
Damarlarda dolaşan kan.
Dinleyin! Yabancı değil bu ayak sesi. Kim var orda?
Yamaçta yankılanan o bildik kabaralı adımlar.
Köklerin belirmesi taşların arasından. Yaklaşan biri var.
Parola. Geç. Bizden biri. İyi akşamlar!

Işık böyle bulacak ağacını,
ağaç böyle bulacak meyvesini.
Hâlâ su ve ışık var ölünün matarasında.
İyi akşamlar, kardeş. İyi akşamlar!

Batan gün, o yaşlı nine, iplik ve baharat satıyor
kulübesinde
Ama alacak hali yok kimsenin. Dağlara çıkmış herkes.
Kolay olmayacak bir daha inmeleri.
Kolay olmayacak anlatmak tırmandıkları yükseklikleri.

Yiğitlerin bir gece yemek yedikleri harman yerlerinde
zeytin çekirdekleri kalmış,
ayın kurumuş kanı ve tabancalarının
dillere destan on beş hecesi.
Ertesi gün serçeler yemiş yerde kalan kara ekmeğin
kırıntılarını.
Çocuklar oyuncak yapmış cıgaralarını ve yıldızların
çalılarını yaktıkları kibrit çöplerinden.

Ve ikindiüstü zeytinlerin altında oturup
denize baktıkları bu taş –
bu taş yarın kirece dönüşecek fırında.
Öbür gün evlerimizi ve manastırın merdivenlerini
badana edeceğiz o kireçle.
Ve ondan sonraki gün tohum ekeceğiz uyudukları yere.
Ve çocukların ilk gülüşü gibi bir nar fışkıracak
gün ışığının göğsünden.
Ve sonunda yüreklerini okumak için o taşın üstüne
oturacağız
bütün insanlığın tarihini o yüreklerde okurcasına.

VI

Güneş denize vurduğu zaman günün karşı kıyısını
beyaza boyayıp,
yeniden çekilir kuşatmaların acısı, susuzluğun sancısı.
Yeniden kanar eski yara.
Ve kapı önüne serilmiş soğanlar gibi kavrulur yürek.
Zamanla daha çok toprağa benzer elleri.
Zamanla daha çok göğe benzer gözleri.

Küpteki yağ tükenmiş. Tortusu kalmış yalnız. Bir de fare
ölüsü.
Ananın sabrı tükenmiş, testiyle sarnıçtaki su gibi.
Kekremsi bir tat kalmış çölün damağında barut
dumanından.

Nereden bulacaksın şimdi ermişlerin kandilinde yakacak
yağı?
Nerede ikindinin yaldızlı suretine
buhurdanla sunacağın nane?
Nerede yıldızdan çalgısını kapında çalacak
dilenci kadına akşam vereceğin bir lokma ekmek?

Adanın tepesindeki kalede birer hortlağa dönmüş
incir ağaçlarıyla çiriş otları.
Topçu ateşi ve mezarcılar sürmüş toprağı.
Ağzı açık bakıyor yağmalanmış hükümet konağı
gökyüzüyle yamalı.
Ölüleri gömecek yer kalmamış artık.
Acının durup saçını öreceği yer kalmamış.

Mermer bir denize çevirmiş fersiz gözlerini
yağmaya uğramış evler.
Kurşunlar saçılmış her duvara
serviye bağlı ermişin kaburgalarındaki bıçaklar gibi.
Bütün gün güneşte yatıyor ölüler.
Ancak gün kavuşunca sürünerek ilerliyor askerler
isli taşların üzerinde
ölümün üzerine çöken havayı koklayıp
ayın bir yana atılmış kunduralarını arayarak,
bir kösele parçası çiğneyip
biriken suyu çıkarmak için bir kayanın yüzünde
yumruklarını paralayarak.
Oysa kof, kayanın öbür yanı
ve bir kez daha duyuyorlar denizde patlayan
mermilerin gümbürtüsünü
ve bir kez daha duyuyorlar kapıların önünde
haykıran ölüleri.

Hangi yola sapacaksın şimdi? Çağırıyor yoldaşın.
Gece yabancı gemilerin gölgeleriyle kuşatılmış.
Yollar yıkılan duvarlarla tıkanmış.
Bir yol var, o da dağlara çıkıyor.
Bu yüzden gemilere sövüp dillerini ısırıyorlar
daha kemiğe dönmemiş sancıyı duyabilmek için.

Siperlerde ölü komutanlar koruyor kaleleri.
Etleri kaputları içinde çürüyor
Daha yorulmadın mı kardeş?
Çiçek açtı yüreğine saplanan kurşun.
Beş sümbül filizlendi kayanın koltukaltından.
Her solukta bu masalı anlatıyor kokusu. Hatırlamıyor
musun?
Sana hayatı anlatıyor yaraya saplanan her bıçak.
Ve sana anlatmak için dünyanın güzelliğini
şifalı bir ot yeşeriyor tırnağının kirinde.

Tut elimden. Bu el senin. Deniz suyuyla beslenmiş.
Bu deniz senin. Acı özsuyu damlıyor incir dalından,
nerede olursan ol, gökyüzü seni görüyor, sen bir tel saç
koparırken sessizliğin başından.

Akşam bir cıgara sarar gibi sarıyor ruhunu parmaklarıyla.
Sen de böyle tüttürmelisin ruhunu orada uzanıp yatarken
sol elin yıldızların ışltısına batmış,
sağ elin yavukluna sarılır gibi tüfeğini kavramış.
Ve sakın unutma göğün de seni unutmadığını
onun buruşuk mektubunu cebinden çıkarıp
yaralı ellerinle ayışığının  yapraklarını açarak
erkekliği ve zaferi okuduğun zaman.
Tırmanacaksın adanın tepesindeki ileri karakola
ve bir yıldızı dinamit gibi ateşleyerek surların
ve direklerin üstünden,
vurulmuş bir asker gibi eğilen dağbaşlarından
bir el silâh sıkacaksın havaya
kovup kaçırmak için hortlakları gölgelerin
karanlık örtüsüne.
Bir kurşun sıkacaksın göklerin merkezine, arayarak
gökmavisi hedefi
yarın senin çocuğunu emzirecek kadının gömleği içindeki
memeyi ararcasına,
yıllarca sonra, baba evinin kapısındaki
mandalı ararcasına.

VII

Ev, yol, atlasçiçeği, avluda güneşin kabuklarını
gagalayan tavuklar-
Bunları tanıyoruz.
Onlar da bizi tanıyor.
Burada yaban gülleri arasında sarı derisini
dökmüş yılan.

Karıncanın yuvasını, eşekarısının burçlu kalesini
bulacaksın burada.
Aynı zeytin ağacında, geçen yılki cırcır böceğinin
kabuğu ile
bu yılki cırcır böceğinin sesi.

Sonra katırtırnaklarına vuran gölgen, nicedir yaralı,
sadık bir köpek gibi seni izleyen.
Öğle üzeri, topraksı uykunun yanıbaşına oturup
acı defneleri koklayan,
geceleri, ayakucuna kıvrılıp bir yıldızı gözetleyen
gölgen.

Yazın oyluklarında beliren bir armut sessizliği var,
keçiboynuzlarının köklerinde bir durgun su uyuşukluğu-
İlkyazın kucağıda uyuyan yedi öksüz
ve gözlerinde can çekişen bir kartal.
Tâ yukarılarda, çam ormanından ötede,
geniş dut yaprağında toza dönüşen serçe pisliği gibi
güneşte kuruyor Ayi Yannis kilisesi.

Çapraz değneklerle arşınladım tarlalarımızı
toprağın iliğine ve yüreklerimize işleyen çok eski
bir yağmurla
ve yaralarla dolu güneşin derisi.
Gocuğuna sarınmış bu çobanın
kurumuş bir ırmak var her bir kılında.
Kavalının her deliğinde, fışkıran meşe ormanları
ve Hellespont’un sularına değen ilk küreğin
budaklarıyla pürüzlü değneği.
Hatırlaman gerekmez. Çınarın damarları
senin kanını paylaşıyor çirişotlarının, gebrelerin
damarlarıyla.

Dilsiz kuyunun bağrı kara cam ve ak rüzgârdan
yuvarlak bir ses yankılıyor öğle üzeri,
eski şarap küpleri gibi yuvarlak, onlar kadar eski-
yarın maviye ve kızıla dönüşen o sesle sesleneceksin
dağlara.
Ve gökyüzü çivit rengiyle duruluyor kayaları ve
gözlerimizi.
Her gece, kırlarda, ay sırtüstü çevirip ölüleri
donmuş parmaklarını gezdiriyor yüzlerinde
ve çenesindeki yara izinden, çatık kaşından
bulmaya çalışıyor oğlunu.
Ceplerini arıyor. Her zaman bir şeyler bulur o ceplerde.
Her zaman bir şey buluruz aradığımızda.
Kutsal Haçtan bir parçaya bağlanmış bir muska.
Ezik bir cıgara. Bir anahtar. Bir mektup. Yedide durmuş
bir saat.
Yeniden kurarız saati. Ve ilerlemeye başlar zaman
Üst üste yığılmış kunduraları daha ad vermediğimiz
bir dağ gibi.

Üstlerinde ne varsa çürüyüp yok olduğu zaman,
göğün yaz yıldızları arasında kalan parçaları
ve defneler arasında kalan dereler
ve ilkyazda limon ağaçları arasındaki dağ yolları gibi,
kaputlarının düğmeleri arasında serilmiş yatarlarken
çırılçıplak,
belki de bulacağız künyelerini,
belki de, “Seviyorum!” diye bağıracağız o zaman.

Hem sonra, belki biraz fazla uzak, biraz fazla yakın
olabilir bunlar,
nasıl ki, karanlıkta selamlaşmak için birinin elini
tuttuğun zaman,
baba evine dönen sürgünün o acı sezgisini duyarsın.
Nasıl ki, en yakınları bile, tanıyamamışlardır onu-
çünkü o hayattan önce ve ölümden sonra gelen hayatla
karşılaştığı gibi,
yüz yüze gelmiştir ölümle.
Ama o tanır onları. Kırgın değildir kimseye. Yarın, der
ve Tanrının gönlüne varan en kısa yolun
en uzun yol olduğuna kesindir inancı.

Ve ay onu hüzünle yanağından öptüğü zaman,
deniz yosunu, saksı, hasır iskemle, taş merdiven
iyi akşamlar dilerler ona,
dağlar, şehirler ve gökyüzü ona iyi akşamlar
dilerler
ve işte o zaman silkerek cıgarasının külünü
balkonun korkuluğundan,
ağlayabilir duyduğu bu güvenlik içinde.
Ağlayabilir ağaçların, yıldızların ve kardeşlerinin
verdiği bu güvenlik içinde

Yannis Ritsos
Atina, 1945-1947

Çeviri :Cevat Çapan

Kapının Önünde – Yannis Ritsos

 

YANNİS RİTSOS KAPININ ÖNÜNDE

Kapıyı çalmak üzereydi. Vazgeçti. Orada
durdu.
Acaba gitse miydi? Ama nasıl? Ya birden
kapı açılırsa?
Üst katın penceresinden gören olursa?
Bir bardak su dökmeye, cıgara izmaritlerini,
solmuş çiçeklerini ya da iki gün önceki mektubunu
yırtıp atarlarsa? Hava karardı.
Ne giren çıkan vardı, ne de açılan bir pencere.
Ev terkedilmişti. Merdiveni aydınlatan bir ışık
bile yoktu.
Artık seçebiliyordu yerdeki iki paslı çatalı,
yığılan maden suyu şişelerini, boş kartuşları
ve bunların yanında duran kendi yüzünün tıpkısı
bir sarı maskeyi.

Yannis Ritsos

Çeviri : Cevat Çapan

 

Yeniden Doğuş – Yannis Ritsos

YANNİS RİTSOS YENİDEN DOĞUŞ

Yüzyıllardır kimse bakmamış bu bahçeye. Ama işte
Bu yıl – Mayısta mı, Haziranda mı? – kendiliğinden
açmaya başlamış çiçekler
parmaklıklara kadar coşmuş – binlerce gül
karanfil, binlerce sardunya, kokulu burçak-
mor, turuncu, yeşil, kırmızı, sarı
renk renk, dal dal, öyle çok, öyle güzel ki
süzgeçli kovasıyla
yeniden geliyor kadın – güzelleşmiş, dingin
anlatılmaz bir güvenlik içinde. Ve bahçe örtüyor
kadını
omuzlarına kadar, sarıp içine alıyor büsbütün
havaya kaldırıyor kollarında. Sonra biz geliyoruz
tam öğle üzeri
bahçeyle kovalı kadın göğe yükseliyor
ve başımızı kaldırdığımızda, birkaç damla su damlıyor
kovanın süzgecinden usulca yanaklarımıza, çenelerimize
ve dudaklarımıza.

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

 

Eski Mahallede Öğleden Sonra – Yannis Ritsos 

YANNİS RİTSOS ESKİ MAHALLEDE ÖĞLEDENSONRA

Kahve masalarını kaldırıma çıkarıyorlar
Yaşlılar gelip oturuyorlar orda öğleden sonra
Gazetelerine vuran güneş silip götürüyor
haberleri.
Ve artık okuyamıyorlar. Belki de kızıyorlar buna,
belki de unutuyorlar, çünkü her zaman
ele geçirir ölüm gazetelerin arka sayfalarını
kör kuyulu avluları ele geçirdiği gibi.
Ve işte sessiz bir saati ikindi vaktinin eski mahallede
sanki bütün gebe kadınlar kalkıp başka bir yere
gitmişler.

Yannis Ritsos
Çeviren : Cevat Çapan

Akşam Yürüyüşü – Yannis Ritsos

YANNİS RİTSOS AKŞAM YÜRÜYÜŞÜ

Yoksul, çok yoksul topraklar; kavruk otlar, taşlar –
seviyorduk o taşları, onları işliyorduk. Zaman geçiyor.
Göz kamaştırıcı gün batışları. Camlarda kızıl bir
parıltı.
Camların gerisinde saksılar, evlenmemiş kızlar.
Bir sis yayılıyor zeytinliklerden. Akşam olurken
peçeli kadınların yürüyüşü başlıyor servilerin
ardından,
yürüyüşlerinin tutukluğunda geçmişten kalma bir
gurur ve hüzün var;
birden anlıyorsun adımlarından dizlerinin mermer
olduğunu, kırıldığını ve çimentoyla tutturulduğunu.

Yannis Ritsos
-bir mayıs günü bırakıp gittin-

Çeviri: Cevat Çapan