YALNIZLIĞIN RUH ATLASI – Şükrü Erbaş

Benim gittiğim uzaklar değil, içimdeki sözlerdir.

Buğday tarlalarının uykusunu, yüksek seslerin kışını, kırlangıçların akşamını geçti çocuk. Gaz lâmbasından güneşler yapıyor düşen gövdesine. Benim gittiğim o çocuğun kalbindeki gecedir.

Bir kadın yemenisini tutuyor inen tokada, bir kendinden daracık odalarda. Gün iki kez bitmiş, gece bir daha siyah. Çocuk üç büyük korkuyla büyük. Kadın değil de tokat parçalanıyor. Benim gittiğim kadının yemenisindeki hayat bilgisidir.

Tebeşir tozları içinde bir belikli su, boğuk taşlarına yürüyor kasabanın. Ağaçlar kirpiklerinde yapraklanıyor. Gökyüzü bastığı yer. Ölüler bir daha bakıyor ardından hayatlarına. Benim gittiğim, o suyun annesinde kuruyan göldür.

Trenler, gemiler, yıldızların aktığı yerler… Değil hiçbiri. Kim alır da canına mühür yapar yenilginizi, ey briyantinli saçların sinema koltukları… Sizden uzun yaşayacak ne kadar çırpınsanız, çıkış kapılarında her zaman babalarınız. Benim gittiğim bütün şarkıların ıslıkla söylendiği yaşlardır.

Yeşil seccadelerde tükenmiş tanrılar; bir camiden çıkıyorlar, kalabalıktan öte… Bu kaçıncı duadır ey yalnızlık… Sonra uzun geceler boyu şüphe. Sabah, güneş kerim, otlar rahim. Benim gittiğim, günahın insanı büyüten gizidir.

Bu ağır oyaları bu hayal zamanlara sizler işlediniz. Işık ipliğinizdi, iğne parmaklarnız. Kalbiniz taşranızdan büyüktü, erkendi. Sonra o annenizden geçen yenilgi. Benim gittiğim, kızınızda sürecek hayıfdır.

Kasaba minibüslerinde uzun yollar gidilir. Bahçıvan gelinir esnaf gidilir. Herkes kapısına yeni boncuklar asar. Cesaret de korku da bu ikircimdedir. Benim gittiğim, çamaşır iplerine serilen gölgelerdir.

Benim gittiğim, yalnız yokluktan değil, varlıktan da devrim yapan inceliklerdir. Ara sokaklardan geçerken suçlu; bir kadının ağzında açarken mahcup, yeni şarkılar söylerken kederli; bilmediği diller önünde ezik; şiddete karşı mağrur…

Benim gittiğim, bilmediğim hayatlarda süren yalnızlığımdır.

Şükrü Erbaş
2004
-Gölge Masalı-

© Olga Moskaltsova