TABİATIN BAHÇEDEN GÖRÜNÜŞÜ – Ülkü Tamer

ÜLKÜ TAMER TABİATIN BAHÇEDEN GÖRÜNÜ ŞÜ

Önce bir aslan girdi bahçeye,
gördüğü ilk kasımpatıyı yedi.

Büyük bir bando kurdu güneş,
serçelerle kırlangıçları barıştırmak için.

Bu bir kumrudur, çocuğum,
saçakların tarihi ondan sorulur.

Bu uzaktaki çaylak da olabilir,
atmaca kılığına girmiş bir çakal da.

Zerdalileri gören karıncalar
karafatmalara nasıl da imreniyor.

O gördüğün yüksek bir duvardır,
sen onun öyle eğildiğine bakma.

Evet, haritadaydı deniz,
ırmağın çizgisinden dokunmuştu.

Mekik yerine turna balıkları,
tezgah yerine büyü kullanılmıştı.

Kaplanlar, panterler girdi bahçeye,
kamlumbağa göğe çıktı.

Herkesin uyumasını bekler kamlumbağalar,
sonra teker teker uçarlar.

O uzaktaki kaplumbağa da olabilir,
uçmayı unutmuş bir kartal da.

Bütün ağaçları ezberle,
geceyi ezberlediğin gibi.

Yağmurun biçimini ezberlediğin,
Yaprakların tadını ezberlediğin gibi.

Bir nilgay* girdi bahçeye,
gözlerine göz akı arandı.

Sürüngenler bile zıplıyor şimdi
yüzlerce renge yakışarak.

Bak, o gelen bir horozdur,
havuza meydan okuyacak.

Havuz sana gölleri hatırlatsın,
göller sana ol yalnız parsı hatırlatsın.

Her ikindi dolaşmaya çıkardı,
kendi içinde gezinirdi.

Ders kitaplarında okuduğun
kangurular, lamalar giriyor bahçeye.

Birinin karnında cep,
öbürünün dudağında acı var.

Senin saçlarında toz,
alnında karanlık var.

Saç karanlığını kuytulara,
her yeri aydınlat, çocuğum.

Gökkuşağı kanat oldu,
seni korumaya söz veriyor.

Ülkü Tamer
-Sıragöller(1974)-

*nilgai : Nilgai veya mavi boğa, en büyük Asya antilopudur
ve Hindistan Yarımadası için endemiktir.

TÜRKÜ SÖYLEYEN ADAM – Ülkü Tamer

ÜLKÜ TAMER TÜRKÜ SÖYLEYEN ADAM

Suya atsaydım söylediğin türküyü
su yadırgamazdı.

Şahine verseydim söylediğin türküyü
uzun bir dağ çizgisi yaratırdı kendine.

Pamuğa yollasaydım söylediğin türküyü
sessizlik getirirdi ovadan.

Ocağa tutsaydım söylediğin türküyü
bütün damları ısınırdı köyün.

Tünellere saçsaydım söylediğin türküyü
gelincik tarlarına dönerdi karanlıklar.

Daya başını vagon camına
türkünle çek treni
yolcular sesine yabancı değil.

Bir uzun hava yarıştır telgraf telleriyle
rayların mekiğiyle bir ağıt doku.

Bizden önce ulaşsın sesin Narlı’ya
kuşun kanadından sırma çeksin
dağın üstünde tutsun akşam güneşini
ışık kılıcı yapsın sazlıkları
uyandırsın istasyon memurlarını
ve herkesin kasketine
bir balarısı iliştirsin.

Dilsiz cerenlere dil veren sesin.

Ülkü Tamer
-Antep Neresi (1986)-

DÜELLO – Ülkü Tamer 

Bald Hills, Redwoods National Park

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımla birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtmeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Ülkü Tamer
-Sıragöller-

YAZ – Ülkü Tamer

SAMSUNG DIGITAL CAMERA

Yazı deniz kıyısında geçirmek güzel şey,
Yeniden okunan bir kitabın dostluğunu taşır dalgalar,
yosunlar, tanıdık satırlar olur.
Rüzgârın yönünü çevirmek elindedir,
düğmesine basarsın, susar.
Güneşi başlatmak ise bütün gün elindedir.

Bir kayığı vardı adamın,
adını “Hanoi” koymuştu.
Özenerek kırmızı boyayla yazmıştı harfleri, kendi eliyle,
tam iki saatini vermişti bu iş için,
sabahleyin başlamıştı yazmaya, çaydan sonra,
biradan önce bitirmişti,
o kadar dalmıştı ki işine,
akşamleyin anlattığına bakılırsa
sabah denizini bile unutmuştu.

Sonra bütün hafta balığa çıktı,
izmaritler, istavritler yakaladı,
akşamları evinin bahçesinde pişirdi onları,
tanıdıklarını çağırıp buzlu rakılar içti,
işçi yürüyüşlerinin önemini belirmekten kaçınmadı,
toplatılan dergilerdeki yazıları savundu,
bazı kızları kendine hayran bıraktı,
ortaklarını kırar gibi oldu,
güzel fıkralar anlattı,
ay ışığında herkesi geçti yüzmede,
gece yarısına doğru midye topladı.

Evet, güzel şey yazı kıyılarda geçirmek,
deniz, batık kalyonların kokusunu getirir,
konuşacak konular verir insana
deniz kestanelerinin dikenleri.

Kayıklarımıza “Hanoi” adını koyup
balığa çıkmaktan başa ne yapıyoruz ki?

Ülkü Tamer
-Sıragöller-

Bir Soyguncunun Yüzü – Ülkü Tamer

52417173_1217254015089684_860534910077632512_n

Artık yüzün
Yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü,
Uzun süredir yolcuların inmediği
Bir hanı andırıyor gözlerin.

Kanlı, akıtan bir sevgiyle örtmüştük yeraltını,
Durgun bir sevgiyle açacağız gökyüzünü,
Senin yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.

Bir boğa getirdim sana,
Soluyan bir boğa değil bu,
Soluk alan bir boğa getirdim sana,
Şiirin, güvenin, aşkların,
Sahi, aşkların boğasını,
Çekimser, bekleyen boğasını,
Bu çeşit sıfatların boğasını getirdim.
Aynı boğa, kolunun altında geçen
Tek başına yaşadığın süreyi
Bir bıçağın ucuyla Olympos arasında.
Hades’ten kaçırdım onu, bak,
Biraz yaralanmış, biraz zincire vurulmuş,
Senin zincire vurulmuş yüzün
Durgun bir sevginin yıktığı gökyüzü.

Elinin perdeleri iniktir bu akşam,
İki martı kuşunun yerleştirdiği
Senin sigarayı ürkekçe tutan,
Gittikçe titremeye alışan,
Üstünde dövmeler belirmeye başlayan
Ellerine, iki kuşun yerleştirdiği
Akla gelen her çeşit perdeler
İniktir, solmaktadır bu akşam.

Boğanı geri getirdim sana.
Hades’ten, içimin evinden kaçırdım,
Göğsümün kurumuş mürekkebinden.
Senin için kaçırdım, yalnız senin için,
Senin sahici gözlerin için,
Senin sahici yumruğun için,
Senin için kaçırdım boğayı, sana.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri,
Bileğin, bir sigaranın düşmeyen külü,
Tırnakların, devlerin çiğnediği birer itki,
Ucuzlamış uzun bir cekete benziyor parmakların.

Herakles’i bile titretir güçlü parmakların,
İstesen dünyanın bütün tüfekleri,
Yayları, hançerleri bir büyük testi olur,
Güneşi doyuran bir büyük kaynak.
İstesen mitologya yeniden yazılır,
Tunç bir dağa oyulur terli omuzların.
Senin terli omuzların ilerde ara sıra
Bazı şeyleri kopararak içinden
Usulca durgun sevgini hatırlayacak.

Gören bir soyguncu diye adlandırır seni,
Oysa sen, yaşamanın iyiliksever soyguncusu,
Toprağın, duyguların, çıkışların haydutu,
Ürkekliğin, içtenliğin yol keseni,
Yalansızlığın, açıklığın korsanı,
Sevincin, sevincin, hüzünlerin eşkiyası,
Bir bardak birada ağlamanın haramisi.
Gören de bir harami diye adlandırır seni,
Yıllar sonra sert çizgilerini anar.

Akşamdır, iniktir elinin perdeleri.
Çocukların koşuştuğu bir avludur kalbin;
Dilsiz, ama ağlamasını bilen çocukların
Gökten geçen leyleklere bakması kadar
Sessizdir kalbin.

İşte, sana bırakıyorum boğayı,
Hades beni bekliyor, dönmeliyim;
Sen de beklenir birisin, unutma,
Kendinin bekleyicisi, kendinin tuhaf bekçisi,
Çık güneşe, yeni bir ateş kur
Herkesin, ama yalnız ikimizin boğasıyla.

Ülkü Tamer
-İçime Çektiğim Hava
Değil Gökyüzüdür/1966-

 

SOĞUK OTLARIN ALTINDA – Ülkü Tamer

ÜLKÜ TAMER SOĞUK OTLARIN ALTINDA

Atlarında taşındıkça yorgunlar…
Öyle görüyorum; anlıyorum ki günlerce o yerleri hiç bırakmamışlar; yemeklerini bile galiba o atların sırtlarında yemişler.
Ey benim yalnızlığım! Soğuk otların altından bakacağız onlara,
değil mi?
Onları ağaçların bittiği yerde görüyorum. Yorgunlar. Anlıyorum ki ormanın çevresinde dört dönmüşler. Benim çıkmamı bekliyorlar. Beni götürecekler.
Ey benim yalnızlığım! Bu kadar eğilmeselerdi üstüne senin. Bu kadar anlatmasalardı seni. N’olurdu, yalnız ben yazsaydım bu yapraklara seni. Seni yalnız ben bilseydim. Beraber ölseydik seninle.
Ne aptal adamlar! Oysa ki nasıl olsa bırakacağım buraları bir gün. Gidip evlerinde otursalar ya, okula bile başlamamış ölü çocukların gezindiği büyük sobalarda. Nasıl olsa, oysa ki nasıl olsa bir gün kapılarını çalacağım. “Ben ormandan geldim,” diyeceğim. “Beni yanınıza alın,” diyeceğim.

Soğuk otların altında büyük çocuklar. Oraya da gitmesek, ey benim yalnızlığım! Evet, soğuk otların altında kuş mezarları vardır belki.
Ben yalnız seni istedim belki.
Ben yalnız bütün ormanı belki.
Ben yalnız ışıklarını şehrin.
Neden, anlamıyorum bir türlü, neden bu ormanı istedim ve neden, anlayamıyorum bir türlü, neden beni istiyor bu kaçtığım atlılar? Gizliden gizliye onları istediğim için mi?
Atlarında taşındıkça yorgunlar.
Ne güzel! Onları yoruyorum. Bu sürüp gidecek anlaşılan; hemencecik ölüversek. Bekleseler. Dönseler. Hep bekleseler.
Ölüversek.
Soğuk otların altı…

Ülkü Tamer
-Soğuk Otların Altında-