En Yaşlımızın Gözünde İki Damla Yaş Vardı – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ EN YAŞLIMIZIN GÖZÜNDE İKİ DAMLA YAŞ VARDI

“Savaş en hayvani budalalıktır.
Leonardo Da Vinci”

Bütün sözcüklerin gizini çözmüş de sesini verecek yer

bulamadığı için her şeyi gözbebeklerine toplamıştı sanki.

İncinmeyle anlamanın ebruli diliyle, dönüp gidiyormuş gibi

bakıyordu insanın yüzüne. Sessizliğin çiçek açtığı bir yüzü vardı.

Güneşin çekildiği ara sokaklardan dünyamıza yürüyen bir

duyguydu, bize başkalarını düşünmeyi öğreten. Deniz

dipleriyle dağ doruklarının gelgitinde bırakıyordu tüm çıkışlarımızı.

Gülümsemesi sitem mi, saygı mı, küçümseme mi, bir şey

çıkarmak zordu dalgınlığından. Hangi kapının önünde dursa,

gizlenen bir yalnızlığı açık etmiş gibi bir pişmanlıkla kıvranıyordu.

İncecik bir kar yağıyordu gözlerini her kaldırdığında, uzak mı

uzak bir geçmişe. Hepimizi bembeyaz bir düzlükte yapayalnız

bırakmıştı. Gözleri onurun rengiydi. Gövdesi yalnızca gövde

değil, çoktan unuttuğumuz yakınlığın diliydi. Kirpikleriyle

konuşuyordu ve alnından yürüyen bulutlar gelip gelip

yaşama sevincimize gölgeler düşürüyordu.

“Güneşin bizi geceye teslim ettiği saatlerdi. Günün telaşı

uykulardan sürmeler çekiyordu gözlerimize. Evlerimizin

gölgesi dağlara karışmıştı. Ağaçlar içimizde ırgalanıyordu.

Yaprakların ürpertisi düğümler atıyordu tenimize. Yıldızlar

küçücük göğsümüzü sonsuzluğa çevirmişti. Hepimizin yüzü

uzaya uzaya ayaklarımızın dibine inmişti. Yalnızlık, gece

kuşlarının ötüşlerinde dilleniyordu. Korku mu, güven mi bin

yıldır adını koyamadığımız bir içsesle susuyorduk.

Çözülmesiyle dolaşması arasında ayrım olmayan bir top

yumaktı kadınlarımız. Elleri mi daha bereketliydi, göğüsleri mi

hiç düşünmemiştik. Onca zayıflığına karşı odaların saltanıydı

başlayan. Ufuklar bugün de bitmişti. Günlük çırpınışların o

dönüş saatleriydi ki, herkese yoksulluğunu bir hazine gibi

yeniden bulduruyordu.”

“Gök gürültüsü gibi düştüler avlumuza. Yüzlerindeki dehşetin

yanında gecenin karanlığı masum bir çocuktu. Kapılarımızı hızardan

geçirmiş gibi parçaladılar. On kişiydiler. Silahları kendilerinden çoktu.

Bizi hiç tanımazlardı. Şehvetle yıkıyorlardı. Hayvanlarımızı öldürdüler

önce. Ellerimizle biçim verdiğimiz ne varsa kırıp döktüler.

Durmadan bağırıyorlardı. Çocuklarımızın çığlıklarından bir meydan ateşi

yaktılar. Onurumuz, yoksulluğumuz, acımız ve korkumuz alev alev ışıtıyordu

geceyi. Erkeklerimizi çırılçıplak soydular. Güldüler, güldüler. Sonra

kamışlarından birbirine bağlayıp yarıştırdılar. Sigaralarını kadınlarımızın

memelerinde söndürdüler. Bizi hiç bilmezlerdi. Bu topraklardan değildiler.

Hepsinin de bir annesi vardı. Anlamanın duvarını aşmıştık. Acı yoktu,

utanç yoktu. Öfkenin bile çözemediği bir katılık içinde kalmıştık.

Çekip gittiklerinde en yaşlımızın gözünde iki damla yaş vardı yalnızca.”

Bir kırımdan arta kalan bu incelik, bu hâlâ gülümseyebilen insan

onuru, kaybettiği her şeyin yerine sevgiyi koyan bu güzellik,

başını kaldırdığında bizi, ellerimizi karnımıza bastırmış olarak

yakalamıştı. Karnımızdan ağzımıza doğru bir kirpi yürüyordu.

Güçsüzlüğümüzü yüzümüze vurmuş gibi çekinik ve özür dileyen

sesle sustu: ” Bu acıların barıştan başka panzehiri yok…”

İçimizden mi dışımızdan mı yükseldiği anlayamadığımız bir türkü,

donmuş gövdemize oylum oylum ateşler düşürüyordu:

“Beni ağlatma ki sen de gülesin/ Hem murada hem maksuda eresin.”

Şükrü Erbaş

1997

-insanın acısını insan alır-

TUZUN İÇİNDEKİ GÜL – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ TUZUN İÇİNDEKİ GÜL

 

İnsanın etinde, sesinde, gözbebeklerinde yaşantıya dönüşmemiş

ya da boylu boyunca acıya dönüşmüş bir babanın o derin,

kırıcı, o gücenik boşluğunu hangi sıcak söz bir iyiliğe, bir yaşama

sevincine dönüştürebilir ki…

 

Ihlamur ağaçlarının rüzgârsız gölgesi Temmuz güneşini azaltmıyor,

artırıyordu. İnsanlar aldığı soluktan bunalmış ince giysilerden

medet umuyorlardı. Serinlik denilen can suyu dünyamızdan elini

eteğini çekmişti. Yaz, bir vazgeçişe dönmüştü. En diri sesler bile

ancak birkaç metre yükseliyor, sonra harf harf dağılıp bir can

sıkıntısı, bir anlamsızlık olarak bu ağır havaya ekleniyordu.

Nesnelerin eridiği bir mevsimdi. Ses yoktu. Hareket yoktu.

 

Sapsarı bir zamanın içine simsiyah oturdu. Uzun gözleri vardı.

Bakmıyor da herkesi bir uzaklığa yerleştiriyordu. Kaşları

her söylediğine çifte çizgiler çeken kemerli bir köprüydü.

Tuz içinde bir güle benziyordu. Dünyayı güzelleştirecek

yaştaydı ve büyüklerden daha örseli bir sesle konuşuyordu.

Sesi aralık kapılardan sızan, evlerin o herkesin bildiği

giziyle kapalıydı. Kocasından babasına çektiği ipe bütün erkekleri

dizmiş, yaşadığı üşümeye kimin sebep olduğunu görmek

ister gibi bakıyordu. Çabuk yoruluyordu. Sustuğu zaman

kirpikleri de susuyordu. Kirpikleri susunca bile simsiyah

oluyorduk. Başkalarının değer yargılarından kimliksiz bir yük

edinmişti. Kendisinden başka herkes vardı aklında.

Yüreğiyse, serçelerin yerini kirpiklerin aldığı yabanıl bir

koruluktu. Bu mutsuzluk resmini bozan tek yaşama imi, gamzelerinde

çırpınan gün ışığıydı. Gülümsemesi en duyarsız insana bile kederi

sevdirecek güzellikteydi. Herkesin evlere çekildiği saatlerde,

uzaklarda söylenen bir türkü kadar dokunaklıydı. Her yanlışı

kendisiyle açıklamasa, başkalarını bu kadar büyütmese, uzak

uzak engeller bulmasa yaşamaya, ışıklı bir su gibi içimizden

dışımızdan akacaktı.

 

“Herkesi babama benzetirdim. Ya da hiç kimse babama

benzemezdi. Evimizde yapraklanan bir çınar ağacıydı.

Gölgesi yazın serinlik, kışın sıcaklık verirdi. Yanımda olduğu

zamanlar iki kat yaşardım. Yüreğimde karıncaların yürüdüğü

bir yeni zamandı. Kim birazcık ona benziyorsa gizlice

seviyordum. Bütün erkeklere mavilik veren bir gökyüzüydü.

Bir gün gelmeyiverdi. Ben inanmadım. Sonraki günler de gelmedi

Ben bir çınarın her yaprağından defalarca düştüm. Annem sustu.

Gözbebekleri büyüdü, büyüdü; kirpiklerinden taştı. Konya

ovasında öyledir ancak keder, güneşin battığı saatlerde.

Birdenbire yalnızdık. Babamın uzun boyları başka kapılarda

kırılıyordu. Gözlerinin değdiği her yerimiz üşüyordu.

Annem, babamın yerine de sevdi beni. Hohlayıp hoylayıp

sildi acımı. Ben gittim bir başka erkeğe inandım. Korkuyla

zedeledi beni. Babamın bıraktığı yıkıma şiddeti ekledi.

Annemi anladım. Kendisini sevmeyenin acısı da olmazdı

öfkesi de… İnsanın bir ömrü, gökkuşağının yedi rengi vardı ve

dünyadan başka dünya yoktu. Annemi bir daha sevdim.

Gökyüzünü gördüm. Aynaya baktım. Şimdi gidip kentin

en kalabalık yerinde hayata gülümseyeceğim.”

 

Oturduğumuz masaya birdenbire serçeler doldu. Ihlamur

ağaçlarında bir rüzgâr, bir rüzgâr… Kaşlarının biri bulutlarda,

biri toprakta çiçekleniyordu. Elini tuttum, Konya ovasında

ekinlerin düğünü vardı. Ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci,

sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin…

 

Şükrü Erbaş

1998

-insanın acısını insan alır-

 

Bir Güç Simgesinin Yetersiz Tanımlaması – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR GÜÇ SİMGESİNİN YETERSİZ TANIMLAMASI

Çın çın ötüyor sesi
Değişmeyen tonuyla
-Zaman bozuk bir plak gibi
Aynı mevsime takıldı-
Yüksekten ve rahat konuşuyor
Gücünün güvenciyle
Yanlış yapmak kaygısı yok
-Her dediği doğrudur
O yerdeki insanın!-

Bir korkudan söz ediyor durmadan
Görünmeyen bitmeyen
Bir bilinmez tehlikeden
Ne idüğü belirsiz
Sayrı bir ruhun sayıklamasını andıran
Ucuz ve çoğul bir onayla – esrik –
Sorular soruyor kendini doğrulayan
Yine kendi yanıtladığı.
Sesler çığlıklar içinde
Bir ucu zehir yeşili
Yarısı korku sarısı
Oynayıp duruyor dudakları
Elleri kolları ve bedeniyle
Bir gölge oyununu anımsatıyor.
-Mekân ölü bir fotoğraf gibi
Aynı kirli görüntüde dondu. –

Şaşarak bakıyorum öfkeyle
İsyanla, acıyarak..
İnansa -diyorum- kendine
Olsa biraz saygısı, korkmasa
‘Haklıyım’ der mi bunca sık
Dil sürçmeleriyle ve israrla
Bağırarak ortalarda.

Şükrü Erbaş
1984
-Aykırı Yaşamak-

TURNA TÜRKÜSÜ – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ TURNA TÜRKÜSÜ

Bozkır. Yelkovan otları. Gökyüzü masalı.
Irmakla birlikte bulutlara akan kavaklar
Boşluğun alın yazısı bir çift tekerlek izi
Güneşte bembeyaz kesilmiş mısır tarlaları
Rüzgâr değil, otların yedi renkli soluğu
Ayrılıktan yapılmış bir turna katarı
Toprağın buğusu tanrıya değdi değecek.
Sığırcık kuşlarından bir serinlik ağzında
Adam maviliğin ıssız türküsü
Eski zamanlardan bir emek cümlesi kadın
Bahçe duvarındaki sarmaşık sözüne karışıyor.
Köpek uyandı. Bir toz yumağı kadının ardında
Rüyaları uykulardan uzun salkım çocuklar
Elma ağaçlarında birer kırmızı şarkı.
İnce çılgaları uzakların harfleri
tepeler her gün biraz daha yüksek.
Kuyu, kendi ipiyle asılmış
Bir sonsuz can sıkıntısı çatılarda zaman
Elinde bir masal azığı, kadın tarlaya gidiyor.

Babam Tahtalı Köprü’nün ayakları dibinde öldü
Annem bahçelerden namazlara ölüm hazırlığı
Kuyuyla birlikte kayboldu avlu
Sarmaşık, komşu bahçelerde el çırpıyor
Çocuklar çoktan birer rüyasız uyku
Sığırcıklar puhu kuşlarına bıraktı yerini
İnce çılgalardan gidenler hâlâ uzaklık hevesi
Ey çocukluğun sonsuz baş dönmesi
Bir turna türküsüyle yazdım bu şiiri
Sevgilim
Hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
İnsan kendini seveceği bir dünya buluyor…

Şükrü Erbaş
2012
-bağbozumu şarkıları-

 

SEVİNÇ – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SEVİNÇ

Yağmur değil güneş sağanağı. Onbiraylar, acemboruları,
taflanlar yaprak yaprak yağıyor. Pencereler çift kanatlı
bir sevinç. Bir dua gibi kaldırdım yüzümü. Yüzüm gökyüzü.
Kiremitler bütün yükünden kurtuldu. Mavi kırmızı yeşil tütüyor.
Balkonlar rüzgâr harmanı. Sokak çocuk. Sokak evlerden
sonsuz. Bir kadın bembeyaz taştı yataktan. Odalar topuktan
dudağa dönüyor. Her hapı bin ayrı hayal. Yaşamak bütün
günahlardan arındı. Doğa damla damla doğuruyor bizi.

Güneş tanrım. Yağmur annem. Toprak ömrüm. Bir su damlasından
sonsuzluk veren hayat… bir su damlasına kur mezarımı.

Şükrü Erbaş
2006
-Unutma Defteri-

SUÇ – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SUÇ
Size katlanmaktan bir suçum
Bütün ağırlığı darası olanlar
Ödüyorum hayal hayal sığlığınızı.

Yalan gövde, aptal ses, şiddetin mihrabı;
İtirazı kalbinde değirmen taşı
O yalnız ihtilalim siz konuştukça.

Benim bir sardunyadan öğrendiklerim…
Siz güldükçe kekeme toprak ve güneş
Yok mülkünüzden başka zamanınız.

Devletten ve ölümden başka yanıtın var mı
Ey yaşama hakkının hileli zarı
Sorsam Zeynel Bektaş’ın boynundaki hapishaneyi.

Siz geniş odalarda para bilgisi
Birer güneş zengini benim çocuklarım
Su gamzesi, yaprak ummanı, ufuk türküsü.

Ben bir kadını, canımdan süzerek zehrini-
Ne kalmışsa yataklara hırsınızdan
O kadar sevginiz.

Büyüklerin her gün biraz daha öldüğü
Ara sokaklardan bir yalnızlığım ben
Gider gelir büyütürüm sizleri.

Ey ömrümüzden yükselen suç
Bu kadar selgin gezer miydin
Yerimize koysaydık seni.

Durduğu yerde büyüyenler
Unuttuklarınızdan uzayan
Bir yoldan doğdum ben.

Böyle katlandım zamanın acısına…

Şükrü Erbaş
2001
-Üç Nokta Beş Harf-

LÂMBA – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ LAMBA

Ay ışığı ile yıkanıyor çocuklar. Sesleri ağaçlarda sevinç
salkımları. Gece, lacivert örtüsünde sunmuş özgürlüğü.
Gümüş bir çalgı ellerinde sokak. Her söz bir şarkıya
dönüyor ötekinde. Dokunmanın menevişi gövdeleri.
Akşamsefaları ağızlarında buğulanıyor. Herkes yatağını
bir yıldıza sermiş. Odaları yeniden kuruyorlar sokakta.
Uyku kış kadar uzak. Yaza genişlik veren bir serinlik
yüzleri. Elleri su kuşları. Unutmanın öyle uzağında ki
zaman. Küçücük avuçlarında zeytin ağaçlarının
sonsuzluğu. Yalnızlık yok dünyada. Ölüm büyüklerin
oyunu.

Evler bütün pencereleriyle eğilmiş üstlerine. Camlar
güven duygusunun solgun lâmbaları. Anneler biliyor,
babalar biliyor, sokak bilmiyor! Çocuklar, tanrım, bir
onlar seni suçsuz kılıyor.

Şükrü Erbaş
2006
-Unutma Defteri-