Tag Archive | Şükrü ERBAŞ

Sinema Kapıları – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SİNEMA KAPILARI RESİM ARA GÜLER

“Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten” / Edip Cansever
Başlarken/Hep Aynı (İç) Görüntü

I.
Güven içinde olduğumu bilmem hiç
Sevildiğimi, önem verildiğimi
Benim başkalarını aradığım gibi
Arandığımı bilmem…

Dünyanın bütün suçlarını işlemiş
Bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
Yaptığım her işten tedirgin oluyorum.
İçimde sürekli bir horlanma korkusu
Bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
En iyi bildiğim konuda bile
Çekine çekine konuşuyorum.

Çekilip sonra kabuğuma küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen…
Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı…

Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.

ıı.
Bir biletle günün
En güzeli iki saatini satın alıyorum
Neden girmeyeyim ki?
Baba korkusu yok, usta korkusu yok
Annemin zayıf elleri, ölü gözleri
Kardeşlerimin sıska cılız gövdeleri yok
Yoksulluk yok, acı yok;
Olsa da öyle kısa sürüyor ki
dışardaki kötülükler içinde…

Düşlerimi satın alıyorum, yalnızlığımı
İçimde umudun kırık aynaları
Yüreğim bunalıyor gerçeğin gergefinde;
Bir biletle bırakıp gökyüzünü kapıda
Kırık tahta koltuklarda, hüzünlü
Alacakaranlığımı yaşıyorum.
Neden girmeyeyim ki
Günlerce, günlerce avunuyorum…
III
Bir kadın topuklarından soyunmaya başlıyor
Kalçalarını açıyor sonra omuzlarını.
Gözleri iklimini bilmediğim bir ülke
Saçları dağ suları gibi sırtının düzlüğünde;
Akıyor kıvranıyor dönüyor yanarak
Elleri en olmadık yerlerine değiyor.

Binlerce tel geriliyor, görünmez ince
Sinir uçlarımdan,can damarlarımdan
Binlerce ince telde geriliyor terli gövdem.
Değmeden tanımadan tadını çıplaklığın
Karanlık bir dehlizde, kamçılanmış
Bir tanımsız heyecan yaşıyorum.

Bir çift göz büyüyor karşımdaki perdede
Bir çift dudak, bir çift göğüs, bir çift…
Büyüyor büyüyor ve
En yorgun yerinde uykularımın
-En tedirgin en dağınık-
Gelip yatağıma giriyor.

Bilmediğim odalarda, aydınlık mavi
Göğü üzüm salkımı, ağzı kuş yuvası
Bir kadın… gövdesi gövdemin
Gülüşü sevincimin çıplak aynası;
Eğilip en ayıp yerleri ile
Beni öpüyor, ben seviyor, beni tüketiyor.

Seyrederken kanattığım dudaklarımdan
Düşlerimde yeniden, yeniden kan geliyor.

IV
Dünya sinema perdesi değil ki..
Düşlerin de bir sınır olmaı
İnsanın gerçeği ile çevrili

D ö n ü y o r u m

İçimde incinmiş bir çocuk ağıdı
Avuç avuç cam kırıkları göz bebeklerimde
Düşmemek için kendime tutunuyorum.

V
Kimselerin vakit ayırmadığı biriyim
Biliyorum.
Sıradan bir alışkanlık, körleşmiş
Bir küçücük ayrıntıyım
Biliyorum.
(Bir sigaranın tutuluşu örneğin
İçilişi ve sonra atılışı)
Öfkem biraz da bu benim
Ya siz biliyor musunuz?
Saygısızsam, saldırgansam, acımasız
İlgisizlik besliyor kötü yanlarımı
Ya siz biliyor musunuz?

VI
Yakıştırarak giyindiğim hiçbir şeyim yok
Öyle tiksiniorum ki üstümdeki giysilerden
Gücüm yetse inan, becerebilsem
Tenimi bile soyunurum yüreğimden.

VII
Hayatın güzelliklerini esirgediği
Bir sokağın arka tarafıdır ömrüm
Gücenik, kirli karanlık..
Yaşar bir ölü yalnızlığı kendince
O duyarsız kalabalıklardan artık..

Binlerce
bıçak ağzı keskinliğinde
-Yokluk ezikliğinde, onur sessizliğinde-
Umarsız pusatsız bir üryan öfke
Ayrıkotları gibi yayılıyor yüreğime.
Binlerce umut oku göz bebeklerimde
Dünya bir düş kırıklığına dönüyor
Aklımın ufuksuz sularında;
Bir örümcek ağına bir baş dönmesine
İvmesi
İvmesi yokluğun istek hızında..

Zayıf yerlerim kanıyor damar damar
-Yalnız yerlerim, güçsüz yerlerim-
İçimde o çözümsüz kördüğümü hayatın
Günler acılarıma beşik oluyor
Geceler kinimin kara ninnisi
Büyüdükçe büyüyor çocuk korkularım..

Dışına taşamamış bir öfke seli
Bir isyan içimde bir dövüşme isteği
Çıkıp sinemaya gidiyorum;
Bir insanın kaderler değiştirdiği filmlere..

Adıma dövüşüyor bütün kahramanlarım.

VIII
Bize benzer insan görüntüleriyle
-Bize benzemez-
O çizilen dünya var mı gerçekten?

IX
Evlerin geçim derdi yoktu
Gittiğim filmlerin çoğunda
Erkeklerin iş derdi..
Kadınlar rahat mı rahat
Bütün ilişkilerinde
Sevmek tek sorunlarıydı
Güzellik bir de.
Varlığın güvenli korunaklarında
Çocuklar büyüyordu dünyadan uzak.
Çalışmaları, dövülmeden..
Gittiğim filmlerin çoğunda
Yalnız da olsan, arkasız da
Haklı olmak kazanmaya yetiyordu
O dengesiz kavgalarda.

Ve dışarda, yaşayıp bildiğimiz
Acının ekseninde bir hayat
Bütün görüntüleri bir bir örtüyordu.
X.
Varlık güçmüş
Varlık güven, varlık güzellik
Hayatın bütün yüzlerinde gördüm bunu
Sinema kapıları başta.
İmrendim… içlendim… incindim…

Katlandım sonra simsiyah kapanıp
-Okları içine dönük bir kirpi gibi-
Kapanıp simsiyah yalnızlığıma.

Sustum…

Ki incecik bir hüzündü yüzüm
Yakıştı yaşadığıma, yaşamadığıma.

XI
Benim dünyayı sevmem için
Dünya beni sevmeli.
Tertemiz giysilerim olmalı
Ütülü, ince, yakışan.
Bir kızı sevmeliyim dupduru
Yağmur mavisi, bulut buğusu
Gökyüzü gibi sakin
Gülmeli gözlerinin içi
En acılı günlerimde bile
Tutup yalnızlığımdan
Bana güvenmeli;
Kaşlarını yıkmadan sevmeli beni.

Benim dünyayı sevmem için
Dünya beni sevmeli.
Çocuk düşlerimi ezen evler değil
Sevgiler olmalı oda oda
Mutluluğu gülüşlerle köpüren.
Baba utanmamalı benden
Annem ezik durmamalı
Ufacık bir isteğimle buruk.
Bir işim olmalı, bir güvencem
El ellerinde hoyrat/
Ev içlerinde
Kanayıp gitmemeli çocuk ömrüm.

Benim dünyayı sevmem için
Dünya beni sevmeli
Dünya beni sevmeli.

Şükrü Erbaş
1982-1983
– Acının İki Yüzü /
Aykırı Yaşamak-

FOTOĞRAF : ARA GÜLER

HIRKA – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ HIRKA

Ne kar, ne buz tutmuş ay, ne ıslık çalan kamyonlar
Ne de okul kıyafetinde kaybolmuş bir çocuk
Harflerin yalnızlığı gecenin yalnızlığından büyük
Asfaltın kıyısında yoksul bacalardan bir hayat elifi
Bahçelerin uykusundan sürmeli gözler
Ne evden ayrılmak, ne yapraklı soğuk ince bedende
Değildi canıma yürüyen zaman acısı
Anne hırkasını çocuğa giydiriyordu…

Sevgilim, mineli sözüm
Budur güzelliğin koygun gölgesi
Beni severken yalnız beni sevmiyorsun sen…

Şükrü Erbaş
2014
-pervane-

Nazım’a Yüklü Bir Selam – Şükrü Erbaş

nazim_hikmet_3
Dünyanın yüreğinde uyuyan
Güzel insan
Yüreği şiirinde yaşayan
Sevgili Nazım
‘Bizim dünyamızda yine
En tatlı yemiş : aydınlık…’
Nerden başlamalı söze Nazım deyince? Elbette şiirden denilecektir. Şiirden elbette, ama öyle insanlar vardır ki dünyamızda – ve öyle az ki sayıları- ömürlerinin büyük denizlerine ulaşmak için, onlarca, yüzlerce ırmaktan geçmeden olmaz, yarım kalır, O büyük denizi bu ırmaklardan akan sular oluşturmuştur çünkü.

Elbette şair Nazım’dan başlanacaktır söze. Salt şiir yetecek midir peki, her şeyden yalıtılmış salt şiir midir büyüklüğü Nazım’ın? Düşünce ile eylemin, şiiri ile yaşamının ayrılmaz birliği; “devrim düşüncesiyle şiirsel yükün müthiş bütünlüğü’nden (C.Süreya) söz etmeden olur mu? Peki devrimci, eylemci, kavga adamı Nazım’dan mı başlamalı, salt bu yanından mı girmeli söze? 1921 yılında, Batum’da Fransa Oteli’nde ömrünü değiştirecek yolculuğun başlagıcında;
“Karar ver oğlum, karar ver diyordum, kendi kendime… Karar verildi. Ölmek var dönmek yok. Duur, acele etme oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Her şeyimi. Hürriyetini? Evet! Hapislerde kaç yıl yatasın bu uğurda? Gerekirse ömrüm boyunca. İyi ama sen kadınları seversin. Yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı, Amerika’yı dolaşmaya can atıyorsun. Anadolu’yu Batum’daki rokoko masanın üstünde bırakıp da (…) Ankara’ya döndün mu beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya… Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim. Asılmak da var, öldürülmek de. (…) Öldürülmekten korkuyor musun diye sordum. (…) Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda diye sordum. Verem illetine, yürek hastalığına, körlüğü? (…) razıyım körlüğe de. Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere. Beni geldiğim yere Anadolu getirdi”
diye yapılan o büyük hesaplaşmadan yıllarca sonra:
“Yeniden mihenge vurdum inandığım şeyleri
çoğu katıksız çıktı çok şükür”;
“Elimde olsaydı bu yolculuğa
başlayıp başlamamak
başlardım yine”
diyebilen, lekesiz katışıksız devrimci Nazım’dan mı söz etmeli?

…..

Şükrü Erbaş
1986
-insanın acısını insan alır-

“Türkiye Bu Tadı Seviyor” Mu? – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ INSANIN ACISINI İNSAN ALIR
***
Sahip olduğu para, sesinin tonundan ve üzerindeki giysilerden fışkıran yeni zaman yetmesi, kaşlarında mağrur bir gülümseme, boşluğa büyük projeler çizerek, her sözün arasına sıkıştırdığı sayıların albenisiyle kendini onaylatıyor; dilinin ucuna topladığı aklının tüm hünerini ve deneyimiyle, başarısının ahlaki temellerini anlatıyordu yeni ortağına: ” Onur yoksulluğun boş memesidir dostum. Zayıf adamın adaleti fillerin kanat takması gibi bir şeydir. Emek köhne bir sığınaktır beceriksizlerin birbirini avuttuğu. Sevap bile parayla kazanılıyor artık. Elbette en yüce değer paradır.”

Herkesin birbirine benzediği, çok paralı olmanın ayıp sayıldığı zamanlardan süzülme bir ihtiyar, alın terinin yüzüne çektiği çizgilere düşen gölgelerle silik, kardeşliğin ve paylaşmanın yüreğinde harelenen sularına gömülmüş, hiç önemsemediği bir şeyle aşağılanmanın incinmişliği ile nasıl bu dünyanın dışına düştüğünü düşünüyordu.

Yalan, etin şehveti, zorbalık, kirli ve şımarık para…
Bunların inceltilmiş binlerce ayrıntısı… Bunca ağır saldırıyla aklı karıncalaşmış bir halk. ” Türkiye bu tadı seviyor” mu gerçekten?

Şükrü Erbaş
1995
-insanın acısını insan alır-

 

Saklı Su – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SAKLI SU

Bütün uzaklara gittim
Hepsinin de dönüşü vardı.

Toprakla güneş arasına kısılmış bir çocuk
Yakamı hiç bırakmadı.

Gitmesem ölürdüm
Kocaman bir yalnızlıktı dönüp geldiğim.

Gözyaşına batmış bir kadın
Hâlâ emzirir ezikliğimi.

Yaşlandıkça keşfettiğim tek gerçek
İçimdeki çocuk ölümden çok korkuyor.

Bir susma ustasıydı babam
Ölümünden on yıl sonra acıyla sevdim.

Deniz Gezmiş için çırpınan kız
Bilmek istiyorum şimdi nasıl yaşıyorsun.

Elif elif ağlardı Zeki Müren dinlerken
Neden bir kar yağışıdır anneannem aklımda.

Bir mitingte gözlerimin dolması
Ben sosyalizmi hep sevdim.

Onurudur ömrümün Amsterdam’da gördüm
Acının nasıl iyiliğe döndüğünü.

Sebebini sen söyle ey doyumsuz ilkgençlik
Hangi kadını sevdiysem mutsuzluk verdim.

Bir tek gitmek yatıştırdı, o da bir süre
Ölüm gerçekten “asude bahar ülkesi” mi?

Şükrü Erbaş
1998
-Cam ile Taş-

 

SIFIR – Şükrü Erbaş

000 ŞÜKRÜ ERBAŞ

“O kadar çok şey geçti ki gözlerimizin önünden
Sonunda hiçbir şey göremez olduk.”

Biz de sevgili Seferis, biz de
Güdük yaşamı benimsedik sonunda
Güdük ve tekdüze

Güne yeniliksiz başlıyoruz her sabah,
Aynı kör aynasında küflü alışkanlıkların,
Süsleyip saklayarak sıkıntılarımızı
-Kendimizden bile-
Düşüyoruz ömrümüzün o ölü çizgisine
Duyarsız, devinimsiz, umutsuz
Güne heyecansız başlıyoruz.

Duymadan dinleyip anlamadan konuşuyoruz.
Hepimiz ayrı ayrı kendi kıyılarında
Öyle kolay anlaşıyoruz ki…
Bir ayrılığı kalmadı düşüncelerimizin,
İncelik adına kimi, çoğu korkudan
Ustaca düzenledik duygularımızı;
Anılar acı vermiyor artık, bizi biz eden
Değerler yıkıntısında, onursuz oturuyoruz.

Eskimiş eşyalarız yeri hiç değişmeyen
Yalnızlığı çağrıştırıp yılgınlığı biçimleyen.

Şükrü Erbaş
1983
-Küçük Acılar-

Oğlumu Çok Özlüyorum – Şükrü Erbaş

EMEL KORKMAZ

“Oğlumu -dedi-
Gördüm geliyorum.”
Oturdu derin bir nefes aldı
Sigarasından.
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum.”

Acısı anlamsız bir ayıbın
Baskı duvarlarına
Sığacak gibi değildi.
Eğildi uzun uzun
Eğildi gözlerime
-Soğuk sularda susuz
Bir çift dudak gibi-
Kirpikleri gözlerime değdi.

“Oğlumu -dedi- görseydin
Sana çok benzerdi.”
Oturduğu yeri incitmiş gibi
Doğruldu usulcacık
“Üç yıl oldu -dedi-
Pencerenin önünde
Kitap mı okuyordu, türkü mü
Yoksa bir kitabı türkü gibi mi…
Camlarda canhıraş bir ölüm ıslığı…
O kuğu boynundan kanlı kurşunu
Çıkarmaya gerek kalmadı
Ölü parmaklarındansa, yumulu
Öyle zor çıkardık ki
Kitabını…”

Dalgın ve yitik yürüdü
Döndü son kez
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum…”

Şükrü Erbaş
1981
-Küçük Acılar-