Tag Archive: Şükrü ERBAŞ


Zaman… Geçerek – Şükrü Erbaş

000 ŞÜKRÜ ERBAŞ

Bir maviden bir siyaha geçerek ZAMAN
Geçerek bir çocuk teninden yaşlı uçuk bir deriye
Dokunup durgun yüreğine büyük suların
Binbir rüzgârla bir dinmez akışa geçerek
Geçerek kirpikleri ve düşleri arasından
Yüzünü güneşe tutmuş uzun adamların
Yağmurlardan yazlardan parklardan geçerek
Uçarı giysiler içinde telaşlı titrek
Kâküllerden gamzelerden alın çizgilerinden
Geçerek bir ince ağrıyla gönül çarpıntılarından.
Akşamlardan bir bozgun, gecelerden külhani
Sabahlardan bir tüy gibi uykulu düşlerle hafif
Geçerek günlerin iğdiş ilişkilerinden…
Bir zorbanın onursuz gücünden tiksintiyle
Bulantıyla bir kaypağın yayvan gülüşlerinden
Lekesiz ve zedesiz, geçerek
Sürekli yer değiştiren bir korkunun gölgesinden…

Kadıköy iskelesinde sisler içinde
Gözleri ayrılığın menzilinde iki damla yol
Sesine İstanbul karışmış bir kızın
Geçerek gecikmiş sevgisinden kederle…
-Yoksulluk bir paniktir oğlum evler için
Bir kar suyudur sızar temeline sevgilerin
Gün siyah bir tül, gelecek düş bile değildir
Ve geçmiş ağır bir taştır asılır çatısına
Diyen bir babanın bezgin, bilge sesinden geçerek…
Geçerek, kaç yıldır Hanımeli sokakta
Altın tasında yüreklerinin yudum yudum
İçeriye su taşıyan bir avuç çocuğun
Satırlara vurmuş doygun yüzlerinden…

Ey geceyi biçimleyen sessizlik,ey susuş
Günün döne döne yüze vurduğu lacivert deniz
Ey bir kenti özetleyen plastik çiçekler
Yargıç cüppeleri,uzun topuklar, süslenmiş aldanış
Buğulu bardaklarda terleyen yalnızlık
Ey talih kuşu, naylon torbalara gizlenen geçim
Utancından günden güne kibarlaşan açlık
Ey bulvarlardan su içmeye inen acemi ceylan
Geçerek elbette sizin de iliklerinizden…

Bozkırın alnında karlar altında
Bir keder pıhtısı gibi için için
Kanayan kışlarından kerpiç köylerin
Geçerek, kendi yalnızlığından üşüyen yollarından…
Irmak boylarında yıkanan ırgalanan ağaçlar
Ey buğday başakları, soluklanan toprak
Göçmen kuşları uzak ülkelerin ve mevsimlerin
Ey gece yıldızlarla öpüşen dağ çiçekleri
Naftalin kokan danteller dip odalarda
Renk renk işlenmiş genç kız düşleri
Ey büyük bekleyiş, katlanmış duygular
hep aralık duran kapı
Artık ağır ağır sararan umutlar
Elbette, elbette geçerek sizin de hüznünüzden…

Geçerek yeni zaman dervişlerinin
Borsa ve banka tapınaklarından
Yan yana namaza durmuş yalan ve imanla
Eğilip günde beş vakit ezan sesleriyle
Dünyadan varlık için minarelerden geçerek…
Telsiz mesajlarından gizli raporlardan vergi iadelerinden
Uzun masalar ardında kendine hayran
Küçük insanların kasılmış kaypak gövdelerinden…
Geçerek bıçkın küfürlerinden hızlı şöförlerin
Pavyon fedailerinin geceye yakışan güçlerinden
İki kopuk düğme gibi sabaha düşen
Sağılmış memelerinden o kadınların…

Yanlış pınarlardan yanlış sular mı
İ ç i y o r u m
Böyle her akşam,her akşam
Kırılan kanatlarından göğün
Dökülürken zaman
Turuncu kederler içinde
Dünyayı siliyorum yudum yudum
Gücenik bir günün aynasından
İçmiyorum ki…
Adı unutmak olan bir beyaz boşlukta
Buluttan bir düşte lacivert bir susuşta
Eriyor perde perde gerçeğin görüntüsü.
Diplerde çözülen bir batık gemi gibi
Vuruyor gecemin başıboş sularına
Hayatın yüreğime yıkılan yükü
Bedenim buğular içinde uçuk
İ ç m i y o r u m ki…
Ağrılıklarımdan kurtuluyorum
Diyen bir akşamcının titreyen
Parmaklarından dudaklarından geçerek kirpik uçlarından…

Ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
Ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
Yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
Ey rahminde büyüttüğü bebeği kanıyla boğulan anne…
Geçerek elbette senin de
Gecesine yıldız yerine gardiyan düşen evlerinden…
Ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
Ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
İzleri uzak zamanlara ışık olan yollar
Ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik…
Bir tek sizin dışınızda
Bir de senin ey ufkun dışındaki ölüm…
-Bilmez miyim elbette bu benim yazdıklarımın da-
Geçerek üzerinden gökyüzü gibi akışkan ve sonsuz
Bir su hızıyla sızıp iliklerine hayatın
Güngörmüş bir insan güveniyle rahat
Seçip ayıklayarak çürüyeni ve kalanı
Pazardan mal alan bir müşteri dikkatiyle
Tartarak dünyayı inceden inceye
Bir kuyumcu terazisi duyarlılığında
Akıp gidiyor ZAMAN, akıp gidecek
Akıp gelmişse nasıl bugüne kadar…

Şükrü Erbaş
-Yolculuk-

Şükrü Erbaş…

ARBEKTEN 2

ŞÜKRÜ ERBAŞ PİŞMANLIK  RESİM ALEX HALL

Ses sesten ayrılıyor. Nesneler sustu. Dil bütün bağlarının dışında. Gözler topuklara çekildi. Adamın önünde iki ayrı sonsuzluk, iki vazgeçiş mezarı: Kâğıt ve gece. Elinde bir çeki taşı dünya. Bilmenin azabını unutmanın azabıyla tartıyor. Her şey keder terazisi. Yaşamanın iskeletine geldi adam. İnandığı ne varsa birer harf ölüsü, uzaklık atlası. Zaman gövdesinde sönüyor. Anlamak ve sevmekten iki ağızlı günah. Pişmanlık arzusuyla bakıyor her şeye. Taşlar bile güzellik acısına döndü.

Son bir çırpınışla çıkıyor sabaha. Hiçbir şeyi kaçırmayacak bir yalnızlık korkusu. Kendini sevmeyi öğreniyor adam.

Şükrü Erbaş
2006
-Unutma Defteri-

Resim: Alex Hall

Eşikler – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ EŞİKLER DEN  VERONIKE PINKE

“Küçük kağıtlarını küçült/Gündelik şiirimizin
Oktay Rifat”

Sarı bir defter aldım. Saman sarısı.
Yalnızlığı temize çekiyorum.
*
Unutmak başladı.
Durmadan seni düşünüyorum.
*
Gittim, konuştum.
Uzaklık ses ses büyüdü.
*
Her sevinci kedere çeviren geçicilik duygusu…
sensin insanın yaşama simyası.
*
Ne katar ayrılığa soğumuş incelik,
anıları acılaştırmaktan başka.
*
Gözleri gündüz rüyası.
Perçemi ara sokaklar.
Zamana zaman bağışlıyor,
ağzından yürüyen çıplak ayaklı sözler.
….
Şükrü Erbaş
-Unutma Defteri-

 

Resim: Veronike Pinke

Bir Çağrıya Uymak – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR ÇAĞRIYA UYMAK
Çıkıp günlerce yağmurlara duracağım
Aksın üstümden bulutların buğulu türküsü
Ne bir çatı pervazı ne bir kapı kirişi
Öldürdü bütün duygularımı evlerin uzun sürgünü
Sonsuz karlara duracağım lekesiz rüzgârlara
Ucu dağlara dağlara varan yollara
İşlesin iliklerime uzakların büyülü çağrısı
Göçmen kuşlar gibi ömürler alıp yolculuklardan
Kanatlarımda ayrılığın ve kavuşmanın ebruli yükü
Dem çekerek derin gün batımları evlere karşı
Yaprakları yüreğe benzeyen ağaçlara konacağım.
Camlarda olacak bütün tutsakları kentin
Herkes bir çocuğu boğarak kendi içinde
Her gün biraz daha yerinde
Saksılar, tablolar, yalan ilişkiler
Bastırıp alkol kokuları ve hüzün şarkılarıyla
Ölü bir mutluluğun güne vurmuş tortusunu
Yaşamak üzerine sorular soracaklar
Bir şehrayin gibi geçerken ben başlarının üzerinden
Vermiş bütün renklerimi güneşe ve rüzgâra
Yüzüm yaşadıklarımdan ipi kopmuş bir uçurtma
Uzun yağmurlar altında ıslana ıslana
Varıp en kırılgan yerlerine konacağım.

Bir masal gibi söylene söylene ocak başlarında
Zamanın küllenen yüreğinde duracağım.

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz Değişim-

ŞÜKRÜ ERBAŞ SON ADIN ÖLÜM SENİN

Bir tadımlık dünya ömrümüz
Unutuluş olarak bir gün
Boşluğa eklendiğimiz …

Ey kendine uzaklardan
Zamanlar arayan
Büyük darlığı kalbimizin
Ey gitmek …
Hangi hayallerle süslenirsen süslen
Son adın ölüm senin …

İnsan yaşarken görür güzelliği
Acı bile bir dünya sevincidir sonunda
Ancak yaşayanların anısı olur …

Şükrü Erbaş
– Derin Kesik-

Aykırı Yaşamak – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AYKIRI YAŞAMAK

Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi
Bir destek aranır bir güç alırcasına
Dönerek ikide bir anıların ülkesine..
Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı
Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza
Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu
– O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer
Ortak yaşadığımız sızım sızım –
Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.

Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında
Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor
Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.
– Böyle belirlenmiş sınırlar içinde
Bir iç denetimle, bir dış denetimle
Konuşmasak da eski tadını yitirdi –
Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine
Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan
Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara
– Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu –

Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ
Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin
Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine.
Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek
Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:
“Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir
Hiç yoktan var olmak” adına
Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.
Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan
Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde
Anılar inançlar incelikler düşler..

Şükrü Erbaş
-Aykırı Yaşamak-

Şükrü Erbaş…

ŞÜKRÜ ERBAŞ RESİMLİ ŞİİRLİ

Bir Hazin Uzaklık – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR HAZİN UZAKLIK

Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Biliyor musun…
Rüzgârı hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyacanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü…

Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey.

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz Değişim-

ZERRİN TAŞPINAR TAVRA

“Şiddeti kutsayan dünya hoşçakal / kendi kanında boğul kendi alevinle yan / dilini tut, ayağını zincirle / yüreğini çıkarıp göm en eskil mağaralara”

 
Tavra, Sıvas’ı ikiye bölen bir eski ırmak.
Tavra otuz üç bedenin külleriyle bulanmış bir su.
Tavra otuz üç evin acısını dağların ve zamanların
ötesine taşıyan gözyaşı.
Tavra, dostları başucunda ateşe gitmiş bir şairin göğsünden, gözlerinden ve soluğundan, ölümün rağmına yaşamın kutsandığı acılı, zor bir armağan.
Tavra, Zerrin Taşpınar’ın yeni yayımlanan uzun, ırmak şiirinin adı.

“Nedir ağıdı ve alkışı bol bir ülkede yaşamak / Nedir yargı, infaz tahrik ve tevekkül / Niyedir kuruyan her ağaca asılan yaprak” dizeleriyle başlayan bu uzun şiirde Zerrin Taşpınar, yangını henüz belleklerde tüten bu acımasız kıyımı tüm yalınlığı, yakıcılığı, öfkesi ve
dinginliği ile tarihsel ve toplumsal bir perspektife oturtarak sorgular.

“Güzelliğin kovulduğu kocaman bir köy” olan bu “yılgın ülke” de “uysal ve bende” olan bu halk, bugün olduğu gibi tarihin diğer dönemlerinde de “acısını ağıtlara çevirmekte” ustadır. Şiir, giriş dizelerinden sonra, karın yağdığı Ankara’da kocaman bir gemiye benzeyen bulvardan başlayarak, bu toprakların en eski tanrıçası Kybele’ye; onun doğurgan güzelliği ve “incinip duran ömrü” ile özdeşlikler kurarak yaşanan bugünkü acılara; Pontuslu kraliçenin gözdesi Sebastia (Sıvas) kentinin tarihsel imgesinden dolayım alarak yine ve yeniden bugünkü Sıvas’a; bu kanlı kıyımda olayların odak noktalarından olan Buruciye Medresesi’nin öyküsünden günümüzün kirli ve kinli uymazlığına ilmekler atarak, çok usta ve ince dönüşlerle gider gelir.

“Ya sen hüznün şairi, sabrın sarnıcı ya sen / nicedir dudaklarındaki külden tadarak dünyayı / göğsündeki kabaran dağlara koymadın mı başını” dizeleriyle yangından sonra kendi konumunun ağır acısını bir derin iç çekişle duyuran şair, “masum olmak neden böylesi kötü / masum olmak neden ölümcül hata” dizeleriyle bu ülkede haklı, ancak güçsüz olmanın yıkıcı umarsızlığını dillendirir sessizce.

Güzelliğin, çağdaşlığın, inceliğin ve duyarlılığın
bir suç, bir zayıflık ve ağır bir taş gibi insanın boynuna asıldığı; “aşkların da yılkıya bırakıldığı” bu ülkede elbette bunların karşıtı olan değerler, daha doğrusu değersizlikler “kalabalıktan oluşan bir boşluk” gibi büyüyecektir. Büyüyen bu kara ve kalabalık boşluğa karşı “ağıdı ve alkışı bol” bir ülkede bir ince sızı gibi atları ve aşkları özleyen bir şaire yaşama gücünü verecek olan, belki garip gelecek ama küçücük bir güldür: “cebimdeki gülü yokladım oradaydı / orada sessizce çoğaltıyordu yaşama direncimi”

“Aşkın sınırsız bir barbarlıkta kendini tükettiği”, ütopyasını yitirmiş ev içleri, masa başları, evraklar ve satırlar arasında, ne yaşama ne ölüme saygı gösterilen “bunca yağmadan sonra kim temiz kalır” diyen Zerrin Taşpınar, birebir yaşadığı bu büyük acıyı ne içeriğinden ne estetik düzeyinden fire vermeden bir kitap oylumundaki bu uzun ırmak şiirle yeniden toplumun gündemine sunuyor.

“Kim kârlı çıkar bu yangından kim / Kim aylar önce kurar pususunu / Halkın olanı almak için kalemi kav / güneşi balçık, sözü taş kılan kim?” yüreğinizle görmek istiyorsanız hüznü göze alın ve okuyun Tavra’yı.

Şükrü Erbaş / 30 Nisan 1995

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 264 takipçiye katılın