Tag Archive: Şükrü ERBAŞ


Pişmanlık – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ PİŞMANLIK  RESİM ALEX HALL

Ses sesten ayrılıyor. Nesneler sustu. Dil bütün bağlarının dışında. Gözler topuklara çekildi. Adamın önünde iki ayrı sonsuzluk, iki vazgeçiş mezarı: Kâğıt ve gece. Elinde bir çeki taşı dünya. Bilmenin azabını unutmanın azabıyla tartıyor. Her şey keder terazisi. Yaşamanın iskeletine geldi adam. İnandığı ne varsa birer harf ölüsü, uzaklık atlası. Zaman gövdesinde sönüyor. Anlamak ve sevmekten iki ağızlı günah. Pişmanlık arzusuyla bakıyor her şeye. Taşlar bile güzellik acısına döndü.

Son bir çırpınışla çıkıyor sabaha. Hiçbir şeyi kaçırmayacak bir yalnızlık korkusu. Kendini sevmeyi öğreniyor adam.

Şükrü Erbaş
2006
-Unutma Defteri-

Resim: Alex Hall

Eşikler – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ EŞİKLER DEN  VERONIKE PINKE

“Küçük kağıtlarını küçült/Gündelik şiirimizin
Oktay Rifat”

Sarı bir defter aldım. Saman sarısı.
Yalnızlığı temize çekiyorum.
*
Unutmak başladı.
Durmadan seni düşünüyorum.
*
Gittim, konuştum.
Uzaklık ses ses büyüdü.
*
Her sevinci kedere çeviren geçicilik duygusu…
sensin insanın yaşama simyası.
*
Ne katar ayrılığa soğumuş incelik,
anıları acılaştırmaktan başka.
*
Gözleri gündüz rüyası.
Perçemi ara sokaklar.
Zamana zaman bağışlıyor,
ağzından yürüyen çıplak ayaklı sözler.
….
Şükrü Erbaş
-Unutma Defteri-

 

Resim: Veronike Pinke

Bir Çağrıya Uymak – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR ÇAĞRIYA UYMAK
Çıkıp günlerce yağmurlara duracağım
Aksın üstümden bulutların buğulu türküsü
Ne bir çatı pervazı ne bir kapı kirişi
Öldürdü bütün duygularımı evlerin uzun sürgünü
Sonsuz karlara duracağım lekesiz rüzgârlara
Ucu dağlara dağlara varan yollara
İşlesin iliklerime uzakların büyülü çağrısı
Göçmen kuşlar gibi ömürler alıp yolculuklardan
Kanatlarımda ayrılığın ve kavuşmanın ebruli yükü
Dem çekerek derin gün batımları evlere karşı
Yaprakları yüreğe benzeyen ağaçlara konacağım.

Camlarda olacak bütün tutsakları kentin
Herkes bir çocuğu boğarak kendi içinde
Her gün biraz daha yerinde
Saksılar, tablolar, yalan ilişkiler
Bastırıp alkol kokuları ve hüzün şarkılarıyla
Ölü bir mutluluğun güne vurmuş tortusunu
Yaşamak üzerine sorular soracaklar
Bir şehrayin gibi geçerken ben başlarının üzerinden
Vermiş bütün renklerimi güneşe ve rüzgâra
Yüzüm yaşadıklarımdan ipi kopmuş bir uçurtma
Uzun yağmurlar altında ıslana ıslana
Varıp en kırılgan yerlerine konacağım.

Bir masal gibi söylene söylene ocak başlarında
Zamanın küllenen yüreğinde duracağım.

Şükrü Erbaş
-İyiliğin İpeğinden-

ŞÜKRÜ ERBAŞ SON ADIN ÖLÜM SENİN

Bir tadımlık dünya ömrümüz
Unutuluş olarak bir gün
Boşluğa eklendiğimiz …

Ey kendine uzaklardan
Zamanlar arayan
Büyük darlığı kalbimizin
Ey gitmek …
Hangi hayallerle süslenirsen süslen
Son adın ölüm senin …

İnsan yaşarken görür güzelliği
Acı bile bir dünya sevincidir sonunda
Ancak yaşayanların anısı olur …

Şükrü Erbaş
– Derin Kesik-

Aykırı Yaşamak – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AYKIRI YAŞAMAK

Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi
Bir destek aranır bir güç alırcasına
Dönerek ikide bir anıların ülkesine..
Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı
Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza
Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu
– O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer
Ortak yaşadığımız sızım sızım –
Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.

Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında
Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor
Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.
– Böyle belirlenmiş sınırlar içinde
Bir iç denetimle, bir dış denetimle
Konuşmasak da eski tadını yitirdi –
Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine
Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan
Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara
– Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu –

Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ
Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin
Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine.
Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek
Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:
“Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir
Hiç yoktan var olmak” adına
Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.
Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan
Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde
Anılar inançlar incelikler düşler..

Şükrü Erbaş
-Aykırı Yaşamak-

Şükrü Erbaş…

ŞÜKRÜ ERBAŞ RESİMLİ ŞİİRLİ

Bir Hazin Uzaklık – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR HAZİN UZAKLIK

Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Biliyor musun…
Rüzgârı hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyacanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü…

Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey.

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz Değişim-

ZERRİN TAŞPINAR TAVRA

“Şiddeti kutsayan dünya hoşçakal / kendi kanında boğul kendi alevinle yan / dilini tut, ayağını zincirle / yüreğini çıkarıp göm en eskil mağaralara”

 
Tavra, Sıvas’ı ikiye bölen bir eski ırmak.
Tavra otuz üç bedenin külleriyle bulanmış bir su.
Tavra otuz üç evin acısını dağların ve zamanların
ötesine taşıyan gözyaşı.
Tavra, dostları başucunda ateşe gitmiş bir şairin göğsünden, gözlerinden ve soluğundan, ölümün rağmına yaşamın kutsandığı acılı, zor bir armağan.
Tavra, Zerrin Taşpınar’ın yeni yayımlanan uzun, ırmak şiirinin adı.

“Nedir ağıdı ve alkışı bol bir ülkede yaşamak / Nedir yargı, infaz tahrik ve tevekkül / Niyedir kuruyan her ağaca asılan yaprak” dizeleriyle başlayan bu uzun şiirde Zerrin Taşpınar, yangını henüz belleklerde tüten bu acımasız kıyımı tüm yalınlığı, yakıcılığı, öfkesi ve
dinginliği ile tarihsel ve toplumsal bir perspektife oturtarak sorgular.

“Güzelliğin kovulduğu kocaman bir köy” olan bu “yılgın ülke” de “uysal ve bende” olan bu halk, bugün olduğu gibi tarihin diğer dönemlerinde de “acısını ağıtlara çevirmekte” ustadır. Şiir, giriş dizelerinden sonra, karın yağdığı Ankara’da kocaman bir gemiye benzeyen bulvardan başlayarak, bu toprakların en eski tanrıçası Kybele’ye; onun doğurgan güzelliği ve “incinip duran ömrü” ile özdeşlikler kurarak yaşanan bugünkü acılara; Pontuslu kraliçenin gözdesi Sebastia (Sıvas) kentinin tarihsel imgesinden dolayım alarak yine ve yeniden bugünkü Sıvas’a; bu kanlı kıyımda olayların odak noktalarından olan Buruciye Medresesi’nin öyküsünden günümüzün kirli ve kinli uymazlığına ilmekler atarak, çok usta ve ince dönüşlerle gider gelir.

“Ya sen hüznün şairi, sabrın sarnıcı ya sen / nicedir dudaklarındaki külden tadarak dünyayı / göğsündeki kabaran dağlara koymadın mı başını” dizeleriyle yangından sonra kendi konumunun ağır acısını bir derin iç çekişle duyuran şair, “masum olmak neden böylesi kötü / masum olmak neden ölümcül hata” dizeleriyle bu ülkede haklı, ancak güçsüz olmanın yıkıcı umarsızlığını dillendirir sessizce.

Güzelliğin, çağdaşlığın, inceliğin ve duyarlılığın
bir suç, bir zayıflık ve ağır bir taş gibi insanın boynuna asıldığı; “aşkların da yılkıya bırakıldığı” bu ülkede elbette bunların karşıtı olan değerler, daha doğrusu değersizlikler “kalabalıktan oluşan bir boşluk” gibi büyüyecektir. Büyüyen bu kara ve kalabalık boşluğa karşı “ağıdı ve alkışı bol” bir ülkede bir ince sızı gibi atları ve aşkları özleyen bir şaire yaşama gücünü verecek olan, belki garip gelecek ama küçücük bir güldür: “cebimdeki gülü yokladım oradaydı / orada sessizce çoğaltıyordu yaşama direncimi”

“Aşkın sınırsız bir barbarlıkta kendini tükettiği”, ütopyasını yitirmiş ev içleri, masa başları, evraklar ve satırlar arasında, ne yaşama ne ölüme saygı gösterilen “bunca yağmadan sonra kim temiz kalır” diyen Zerrin Taşpınar, birebir yaşadığı bu büyük acıyı ne içeriğinden ne estetik düzeyinden fire vermeden bir kitap oylumundaki bu uzun ırmak şiirle yeniden toplumun gündemine sunuyor.

“Kim kârlı çıkar bu yangından kim / Kim aylar önce kurar pususunu / Halkın olanı almak için kalemi kav / güneşi balçık, sözü taş kılan kim?” yüreğinizle görmek istiyorsanız hüznü göze alın ve okuyun Tavra’yı.

Şükrü Erbaş / 30 Nisan 1995

Yazgı – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ YAZGI RESİM DİYARBAKIR

Anne, harflerin de annesi. Çocuktan on üç sessizlik yılı büyük. Çok erken anne. Bilmeden inanıyor harflere. Çocuğun önlüğünü alın çizgisinde yıkadı. Gözyaşıyla kuruladı yakasını. Sustuğu bütün cümleleri kuracak çocuk. Avluya boncuklu zamanlar getirecek. Çantasını parmaklarıyla öperek hazırladı. Çantası evin en küçük odası. Tarlaların sabahını, gaz lambasının isini, babanın kasvetini, kardeşlerin ayçiçeği gözlerini bir bir koydu. Çocuk uzak hayatları bunlarla öğrenecek. İyiliği mutsuzluktan biliyor anne.

Ey kan pıhtısı kasabalar… kaç çocuk yazgınızı okur bir ömür, kaç anne doğurur sizi, kaç anne rüyanızı ölür.

Şükrü Erbaş
2006
-Bir Çınlama Boşlukta-

O Düş Gecesinden – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ O DÜŞ GECESİNDEN

Sesin sesime karıştı, eridi
Doyumun en esrik noktasında titrek
Tenin sindi tenime
Soyulmuş söğüt dalı
Su basmış çimen kokusunda
Kanat vurdu kanımdan sevginin can kuşu
Devindi bir zaman gözlerinin göğünde
Yorulup kondukça ince kıvrımlarına
Mutluluğa yumuldu her sefer kirpiklerin.
Aynasında uyumun gülümseyen aylası
Süzgün uykularda rahat
Kayboldu güzel yüzün kalbimin derininde
Ilık nefesini alıp verdim günlerce
Kimseler görmedi ağzımda açan gülü.
Sevinç mi hüzün mü seçemediğim
Tanımsız duyguların tadıyla
-Eğri hançerler gibi içimde gezinen-
şimdi binlerce imge o düş gecesinden
Hepsi seni çağrıştırıp
Hepsi seni biçimleyen…

Şükrü Erbaş
1984
-Küçük Acılar-

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 253 takipçiye katılın