Tag Archive | Şükrü ERBAŞ

AVLU GENİŞLİĞİ – Şükrü Erbaş

 

Sizin evleriniz var büyük.

Sıkıntı diye soyunduğunuz, dünya, eşiklerde.

Çocuğunuz odalarda bir gün kapalı kalmadı.

Habersiz girmedi kapınızdan kimse.

Gece, o masal hâlâ, uyumanız için.

Gittiğiniz hiçbir toplantı suç sayılmadı.

Başkası için itiraz etmediniz kimseye.

Üniforma son sözünüz, içinizden giydiğiniz.

Emekten, yalnız kendinizi anladınız.

Susup kaldığınız olmadı hiç.

Arkanızı döndüğünüz, yoktu.

Bir coğrafya bilgisiydi ülkeniz, sıkıcı mı sıkıcı.

Birinci erdeminiz görmemekse, ikincisi unutmaktı.

Ara sokaklara gitmediniz hiç.

Anneniz ne karakol, ne hapishane bilir.

Bir kadını topuklarından öpmediniz bir kez.

 

Akşam kötü bir duygu, bir türlü çözemediğiniz.

Kimsenin yalnızlığı düşmedi eşiğinize.

En büyük dil sizin konuştuğunuzdu.

Babanızı bir gün üzmediniz.

Gülmüyordunuz, küçümseme düğün ediyordu.

Turnalar uçmadı sesinizde bir kanat.

Utanan biz olduk uzaklığınızdan.

Bir kara leke halk, her adımda üstünüze sıçrayan.

Gençlik, büyüyen tehlike, siz yaşlandıkça.

Sayılar ve sayılardı en büyük okumanız.

Sevinciniz öyle tenha ki üç kişi olamıyor.

Bir namludan içeriye bakmadınız hiç.

Hep bir şenlikti çarşılardan dönüşünüz.

Vurulmuş kimse yok aile fotoğrafınızda.

Biz çoktuk ama çıkan sizin sesinizdi.

Ve biz sizden bir avlu genişliği bekledik…

 

Size kim, neyi, nasıl–
Aynı dilde mi kederlendik sahi
Aynı yüzyıl mıydı şu yaşadığımız…

Şükrü Erbaş
2000
-Üç Nokta Beş Harf-

DENİZ – Şükrü Erbaş

DENİZ

“Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü”
Nazım Hikmet

Sen Deniz’din. Uzun boylarımızdın. Evlerimiz yalnız düşmüş harflerdi. Üstümüzde bizim olmayan bir hayat. Kuyularda masaldık. Gecemiz yoksul güne unutma sürmesi. Dünyayı gören rüyamızdın.

Sen Deniz’din. Uyanan sesimizdin. Gözlerimiz ellerimizde biterdi. Uzağımız yine bizdik. Sözlerin birden kalabalıktı. Sözlerin şehre inmiş kenar mahalleler. İyiliğin sabahına mavi haritamızdın.

Sen Deniz’din. İpe değil yıldızlara çekilmiş onurumuzdun. Ekmeğimiz korkuyla acıydı. Başkasını bilmezdik. Aklımız keçeleşmiş bir geçmiş. Gövdemize gelecek zamanları düşürdün. Karıncalaşmış özgürlüğümüzdün.

Sen Deniz’sin. Bize sonsuzluğu öğretensin. Kaç bin kadın, kaç bin erkek, kaç bin çocuk, muradından doğurdu seni. Ölümünü aldık, hayatını verdik. Parmaklarımız sözlerinin mumları. Seni anladık, seni büyüdük, seni yalnız kaldık…

Şükrü Erbaş
-Unutma Defteri-

ZAMANIN BOĞUNTUSU – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ

Sesinde akşamın turuncu dalgınlığı, kirpiklerini kentin kararan
kalbine gömmüş, kimsenin erişemeyeceği bir uzaklığa, çekilmek
ister gibi, balkonun boşluğa uzanan avucunda yudum yudum
siliniyordu. “Günlerin bize aitmiş gibi görünmesi ne tuhaf
değil mi” dedi. “Suyun, içine konduğu kabı sahiplenmesine
benziyor tıpkı. Uyanıyoruz, gün ışığının o dingin, bakir saltanatı;
bir anne soluğu gibi ta içimize işleyen bir mavi serinlik…
Sesler, nesneler, kokular… Bizimle birlikte usul usul uyanan bir
müthiş yalnızlık… Birden, açıklanamaz biçimde yaşadığımızı
duyumsuyoruz. Musluktan akan su, camlarda şakıyan gökyüzü,
uzandığımız kapı kolu, bir bayram gibi dört yanımızdan
akan çarşılar, ağaçların düğünü rüzgârda, olanca görkemiyle
kendini bir kez daha bize sunan doğa… Bütün bunların varolması,
bizim onları görmemiz, onlarla kendi varlığımızı duymamız,
bizi var eden, yaşamı sevdiren bu görkemin derinden
derine ölümü duyurması, bu şenliğin bizden sonra da süreceğini
bilmemiz, tüm bunlara karşın derin bir tutkuyla yaşamakta ayak
dirememiz… Düşündün mü hiç, tuhaf değil mi sence de?”

Saçının her telinde bir sorunun ağırlığı, bir mutsuzluğu
“güzel bir durum kıyısına” çekiyormuş gibi zorlanarak ve
acıyla, odanın iç geçiren alacakaranlığına döndü yüzünü
Dışardaki boşlukla içerdeki boşluğun kesişme noktasında, bir
ufuk kadar uzak ve gizemli durdu. “Hançer kendini kanatamaz”
dedi. “Herkesin evlere çekildiği yerde, beni yolların çekiyor
olması; yüreğim ağzımda çarparak seni öperken gözlerimden
yaşların dökülmesi; tam da her şey bitti derken telaşla
gözlerinin ışığına uzanmam; aylarca görmek istediğim insanı
karşımda bulunca dönüp gitme boğuntusu; ne kadar gerekli
olursa olsun herkesin yaptığı işlerden nefret etmem; dört yol
ağzında durup günde beş vakit, dünyayı kendi sığlığı sanan
herkese küfretme isteği; bir sevinci söylerken sesimin karaçalı
gibi boğazıma takılması; aşkı ve şiiri dışlayan tüm ciddi ve
önemli şeylerin hasta, hafif ve komik gelmesi…”

“Yaşamı böylesine severken, aklımın ve yüreğimin ömrüme
attığı bunca düğümü kime, nasıl açıklayabilirim. Ben ZAMAN
diyorum. İnsanın zaman karşısındaki küçüklüğünü, anlamsızlığını
ve umarsızlığını duyuyor musun? Söyler misin, ben şimdi
neyi yücelterek kendimi seveceğim, varlığıma saygı duyacağım,
dünyaya tutunacağım?”

Yüzünü, odadaki eşyaların bir biçimi tüketen donmuşluğundan
toplayıp bir çözüm, bir çağrı, dünyayı açıklayacak biricik
olanakmış gibi, uzaklara akan boşluğa çevirdi. “Garip değil mi
-dedi- yaşama sevincinin ölüm düşüncesine, ölüm korkusunun
sonsuzluk duygusuna yol açması. Bizim, ölüm korkusu ve
sonsuzluk isteği ile elimizdeki tek gerçek, biricik şans olan
bu dünyaya sırtımızı dönmemiz… Yazık! Kimse bize
sonsuzluğun kendi ömrümüz olduğunu öğretmedi. Hiçbir
zaman bilemeyeceğimiz bir sonrasızlık ardında elimizdeki
tek bilineni bunca aşağılamamız, suç ve günaha boğmamız
ne kadar acı ve aptalca.”

Gözlerinin, alacakaranlığa ebrular düşüren ışığıyla bir içtenlik
imgesi, bir yaz damlası gibi omuz başında duran kadına döndü.
Ölümsüzlüğü avuçlarında tutar gibi kadının yüzünü avuçlarına
aldı. Sesi parmaklarının ucunda yankılanıyordu:
“Bizim ölümsüzlüğümüz ardımızda bırakacağımız sevgi geleneği
olacak. O da ancak bir incelikle insanı kutsayıp yaşamı yücelterek
elde edilecek bir olanaktır. Yaşamsa, bize verdikleri kadar bizden
esirgedikleriyle de bizimdir. Şimdi anlıyor musun huzursuzluğumu,
iyimserliğimi, ve gücümü…”

Kadın, bir mendil yumuşaklığı ile adamın yaşlarını sildi. Sesindeki
turuncu dalgınlıktan tutup balkondan içeri aldı. Odanın ışıklarını
yaktı…

Şükrü Erbaş
1995
-İnsanın Acısını İnsan Alır-

KUMAŞINI DOKUMUŞTU – Şükrü Erbaş

BEHÇET NECATİGİL

Aylardır Necatigil okumuyorsun
Bastırdı evleri dünyanın telaşı
Oysa inceliğindi ömrüne yakışan
Uzan şuradan raftaki şu utangaç kitaba
Küçük hayatlardan bir büyük sızı
Kumaşını dokumuştu yıllarca
İnce ipeğiyle acının ve sevginin…

Yakası ezilmiş bir gömleğin utancı
Tükenen erzak daracık mutfaklarda
Contası bozulan pirinç musluklar
Gün günden kararan sularda
Rüzgârsız yelkensiz bir hayal tekne
Azalan paraların çarpa çarpa
Tükettiği yüreklerin ezik hevesi

Bulsan kendini yeniden bulsan
Büyüdüğün zamanları giyinsen vefayla…
Sokakların zoruna bir içerlek ışık
Hem sevinsen hem üzülsen
Necatigil okusan odalarda kısık…

Şükrü Erbaş
1993
-Bütün Mevsimler Güz-

Rüzgârını Özlüyorum – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ  RÜZGARINI ÖZLÜYORUM

Bırakıp gittiğin zaman
Dünya terk ediyor beni
Bir garip duyguyla öyle
Yapayalnız kalıyorum
Kısa sürüyor verdiğin esenlik
Kuşkular ikircimler içinde
Başlıyor bekleyişin işkencesi
Hiçbir yere sığamıyorum
Hele bir de uzadı mı arayışın
Unutulmak korkusuyla tedirgin
Tükeniyor kalbimin direnci
Aykırı sularda bungun
Bir çürük tekne gibi
Rüzgârını özlüyorum

Şükrü Erbaş
-Aykırı Yaşamak-

 

AYİN – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AYİN

Biz hepimiz uzun uzun sıkılırız
Arkadaşlarımız da sıkılırlar ki bize gelirler
Boşlukta asılı bir Tanrı zamanı
Otururuz bütün hareketlerin dışında
Aynı sözleri her gün ilk kez söyleriz
Yalnızlığımızdan kopmuş bir taştır çocuklarımız
Yaşına gelmeden katılırlar bize
Pencerelerden yine kendimizi görürüz
Öyle uzak ki dünya avuçlarımıza
İkinci bir cezadır duamız kalbimize
Hoyrat ve sıkılgan gideriz kadınlara
Kadınlardan geliriz bir eksiklik cümlesi
Gölgemiz kendimizden daha konuşkandır
Hiçbir güzellik kışkırtamaz aklımızı
Yoktur ki acı olsun başkalarının yıkımı

Dışımızdadır ağaçların kanadı suların elleri
Toprakla deniz arasındaki fark
Birisinde susuz boğuluruz
Öteki nem bile değildir sözümüze
Her kapımız bir mezar taşı
Biz hepimiz uzun uzun ölürüz.

Şükrü Erbaş
2004
-Gölge Masalı-

 

Bêse’ye Açık Mektup – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BESEYE AÇIK MEKTUP

Sevgili Bêse, uzak taşra kasabalarında hayal, taşların bile can suyudur, ama herkes bunu kendisine bile söylemekten utanır. Evlerin duvarlarını gökyüzüne kadar yükseltir, babaların dışarıdan getirdikleri akşam. Annelerin sesleri, yerin yedi kat dibine işleyen birer çaresizliktir, başka hayatlar düşünmemizi bir ihanet duygusuna dönüştüren. Kardeşlerimiz güneş kekemesidir. Bir akran buluruz kendimize, dünyanın bizim olduğu yaşlardan, ilk yağmurlardan sonra yaşlanır. Okullar, önlüklerimizi yatak çarşaflarımıza çevirir. Biz bir daha susarız. Evlerimizden üç kuşak daha yılgındır öğretmenlerimiz. Bahçelerimiz sapsarı bir geçim zamanıdır. Mavi değildir sokağımızın hiçbir kapısı. Köpeğimizin kuyruğu bizden daha özgürdür. Ay ışığı, evet o da bizden dil ister. Ağaçların kuşları vardır, rüzgârı vardır, bizim sesimiz yoktur. Gider gider bir parmak sulara bakarız. Sabahlardan değil de akşamlardan medet umarız. Ve bir gün, mezar mühürlü bu hayalsiz zamana, kırık, tenha harfler düşeriz, kalbimizin gizli suçlarından…

Bize gülerler sevgili Bêse. Göçmen kuşlara uzun uzun dalar, bize gülerler. Yastıkları başlarının altında değil, boğazlarının üstündedir, bize gülerler. Kirpikleri her solukta biraz daha oturur gözlerine, bize gülerler. Aynı fotoğraf solar hepsinin duvarında, bize gülerler. Sararmış otlar gibi konuşurlar, bize gülerler. En uzun yolları yarım saatte biter, bize gülerler. Bir tahta sandalyedir büyüklükleri, bize gülerler. Bir cümleye sıra sıra dizilirler, bize gülerler. Birbirlerinin gölgesinde üşür, bize gülerler. Topraklarından başka yalnızlıkları yoktur, bize gülerler. Yüzleri, dökülmüş birer dükkân tabelasıdır, bize gülerler. Herkes birbirinin yüz yıl sonra söyleyeceğini bilir, bize gülerler. Takvimlerinde, çizilmiş bir tek gün yoktur, bize gülerler. Bir suç telaşıyla sıçrarlar rüyalarından, bize gülerler…

Ve biz yazarız Bêse… Bütün bunları bilmek için yazarız. Kendimizi dünyanın aynasına harflerle tutarız. Yazmadığımız hiçbir şey bizim olmayacağı için yazarız. Zamanı bizim kılmak isteriz. Otlara, böceklere, uzaklara ve yağmurlara ancak yazarak katılırız. İnsan, kendi gölgesinde yalnız bile değildir; bir eşya kasvetidir olsa olsa, demek isteriz. Mülk duygusuyla ölüm arasında hiç bir dünya işareti yok, biliriz. İçimizdeki çocuk kimseye benzemek istemez. Başka kaderlerden ayrıcalıklar edinmek için yazarız. Kalbimizle gövdemiz arasındaki uçurumu böyle dolduruz. Susmaktan değerli olsun isteriz sözümüz. Herkesin “boncuklu bir cümlesi” olsun, kendisini seveceği. Kimse yalnızlığını ötekine göstermekten utanmasın. Ve biz biliriz ki, bir varlığın yazılı tarihi yoksa, bu dünyada bir hayatı yoktur.

Tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız…

Şükrü Erbaş
2001
-Sarkacın Kalbi-