ÇAN – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ ÇAN

Sonra biz gideriz. Her şey eskimiştir. İçtiğimiz su taşa dönmüştür. Bütün uzaklar bir kirpik kırılmasıyla bitmektedir. İnsanlar değil mezarlar büyümektedir. İçimizdeki çocuk erken susmuştur. Kime seslensek ses veren bir başka bizdir. Korku kapımız, pişmanlık penceremiz olmuştur. Herkes kendi kuyusunda nilüfer. Günlük cezamızdır dünya. Sevmek, can sıkıntısı kefenimizdir.

Birden bir salyangozun sabah yürüyüşü, içimizdeki ölüye uzaklar düşürür. Parmaklarımız ışır, ağzımız tutuşur, kalbimiz gövdemize yürür. Zaman değil, geçen bizizdir. Salyangoz bile gider. Üstelik ışıklı bir iz bırakarak. Gövdemiz dünyayı ister. Sonsuzluk, hayatımızda çırpınıp durmaktadır. ‘Yeni bir şeyler söylemenin’ kalbi topuklarımızda atar. Yollar çan kesilmiştir.

Zaman ölümün eviymiş. İnsan kendinden doğururmuş kendini. Öğreniriz…

Şükrü Erbaş
2006
-Unutma Defteri-

AŞKI ÖLÜMLE KUŞATILMIŞ BİR ÜLKEDE… – Şükrü Erbaş

ŞÜRKRÜ ERBAŞ AŞKI ÖLÜMLE KUŞATILMIŞ BİR ÜLKEDEO adamları ay ışında bir kadın fısıltıyla öpseydi; o adamlar önleri sardunyalı pencerelerden rüzgârlara baksaydı; o adamların çatılarına her bahar leylekler yuva yapsaydı; o adamlar söğütlerin dibinden akan sularla menevişli, uzaklara aksaydı; o adamlara akşamlar birazcık gölge düşürseydi; o adamların kirpikleri bir vakitler hiç nedensiz nemlenmiş olsaydı; o adamlar yağmur altında yalınayak yollarda koşsaydı; o adamları uçurumun kıyısında birileri göğsüne gömseydi; o adamlar bir gün olsun güneşi serçelerle karşılasaydı; o adamların dilinde keder bir erguvan dinginliğine dönseydi…

Yaşlılar, bedenlerinde bir ince sızı, parklarda öpüşen çocuklarla gönenirdi. Kimse kendi rengini başkasının burcuna çekmeye çalışmazdı. Evler evlerin üstüne bir değirmen taşı gibi kurulmazdı. Herkes durduğu yeri biricik doruk, dünyanın tek gerçeği sanmazdı. Pencereler yıldızlarla ürpere ürpere sevişirdi. Aşkı ölümle kuşatılmış bir ülkede mutluluk, mutluluk sayılmazdı. Özgürlük insanın aldığı soluktan belli olurdu. Kimsenin eli kimseye ölüm için uzanmazdı. Doğanın büyüsüyle yüreğin gizi akla iyilikler katardı. Bir hüznü söylerken bile söz, insana güven ve incelik verir, bir gökyüzü genişliği ile dünyaya barış getirirdi.

Şimdi mi?… İnsanların gözleri uzun bir uçurumu ezber etmeye çalışan bir çift korku çiçeği, bir imdat çığlığı; sevincine bakarken bile ışığını ağır bir kuşku, boğuk bir önlem duyusundan alıyor. Herkes eliyle göğüs kafesine yerleştirdiği kocaman bir kayanın altında kirpikleriyle kuş resimleri çiziyor gökyüzüne. Zorun, paranın ve yalanın Tanrıları, aşk, iyilik, eşitlik, onur, özgürlük gibi tüm insani değerleri bir ihanet saplantısı, bir bölünme paranoyası ile ufkun dışına itiyor. Bütün korkakların azılı bir kahraman kesildiği şarkıları bozulmuş bir ülkede ölüm, sorunların tek çözümü, hakların ve halkların ilk ve son ödülü oluyor. Özgürlük, bir uygunlukla iğdiş edilmemişse ancak hapishanelerde soluk alıyor. Yatağını cehalet, ihtiras ve çirkinliğin serdiği odalar ve olanaklar içinde, yeteneksizlik parayla yatıp kötülükle kalkıyor. Yoksulluk insanları evlere kapattıkça dünyadan ışığı kesilenler, soğuk bir karanlıkla Tanrıyı çoğaltıyor. Namusu cinsel organlara indirgeyen adamların mutsuz kadınları, bedenlerini soğuk yataklara çarpa çarpa tiksintiyi ve şiddeti doğuruyor. Şarkılar durmadan ayrılık ve ölümü söylüyor. Sesine dağları almış çocuklar, incecik boyunlarında binlerce yılın örseli yükü, gözlerinin ve parmaklarının buğulu pınarıyla yangın yerlerine, taş duvarlara su taşıyor.

Ve kendilerinden başka kimseyi sevmeyen, sevgisizliğin doğurduğu o adamlar, konumlarını ve kişiliklerini oluşturan korku, kabalık ve kurnazlığın o kırıcı nefti uzaklığından, yalnızca görmek istediklerini görüp duymak istediklerini duyarak, hâkim olmanın şehveti ve olanaklarıyla ülkeyi tek bir renge indirmeye devam ediyorlar…

Halk mı?.. Tanrı, devlet ve yokluğun üç ağızlı bıçağında, bilenmek mi dilinmek mi belli olmayan bir çırpınış içinde, dalıp dalıp gittiği boşluğa benziyor gittikçe…

Şükrü Erbaş
1995
-İnsanın acısını insan alır-

AL YEŞİL PERVANE – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AL YEŞİL PERVANE

‘Pervane şemini uyandırmaz
Başta sevda kalpte nar olmayınca’
Karac’oğlan

Kalbim bir ıssız harfsin
Sesler içinde

Yıldızsız topraklarda
Gökyüzü duası
Hayal bahçesin

Kirpik göllerinde
Rüzgârlı arzular
Köpüklü gamzesin

Bir söz yeter
Taşlar gökkuşağı
El çırpan güneşsin

Nar içi bir ağızdan
Şıralı topuklara
Al yeşil pervanesin

Hazdan ve günahtan
bir gövde büyüsü
Tanrının soluğusun

Sonra o bildik yazgı
Gönül solar aşk tozlanır
Bir sırsız aynasın

Ey kanatlı zaman
Hangi tenhaya varırsan var
Canımın tomurcuğusun

Kalbim
Doğurdun beni
Ölümle mühürlü dünyasın.

Şükrü Erbaş
2014
-pervane-

 

Çalışan Bir Annenin Sabahı – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ ÇALIŞAN ANNENİN SABAHI

küçük Pınar’a hüzünle

Suda halkalar gibi yayıldı
Gün boyu yüreğimde yüzü
Ve sözü kulaklarımda kızımın
Üzgün bir gülümsemeyle
Ayrılırken sabah
Söylediği…

– Sen benim akşamsefamsın,
Biliyor musun anne…
Güneşle birlikte biten bahçelerde
Böyle her sabah, her sabah yeniden
Yitirip rengini sessizce
Sevincini bir düş gibi gecelerde
Bitecek korkusuyla yaşadığım…

Şükrü Erbaş
1984
-Aykırı Yaşamak-

Orta Sınıf Kalbi – Şükrü Erbaş

 

ŞÜKRÜ ERBAŞ ORTA SINIF KALBİ

~ temizyürek’e

Eski bir çeltik fabrikası
Yıllardır yıkılıyor
Beş yıldızlı bir otelle
Bakıyorlar denize
Her gün geçiyorum içlerinden.

İnsan kaç zamanı birden anlar
Sabahla akşamın sarkacında
Orta sınıf kalbini sormalı Mahmut’a
Nasıl bir dünyasızlık bu
İkisi de hüzün veriyor bana…

Şükrü Erbaş
2004
-Gölge Masalı-