BİRAZ DA ÖLÜMÜ DÜŞÜNÜN – Şükrü Erbaş

BİRAZ DA ÖLÜMÜ DÜŞÜNÜN - Şükrü Erbaş

Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Biraz da sevgi biriktirin
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Kalbinizden katılığı silin
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
O gül çocukları sevin güldürün.

Yaşamak sevgilerden alır gücünü
Eğilin biraz da sevgilere eğilin
Silin bencilliğin kara kirini
Kalbinizin aynasından
O çok derinlerde yitik
Temiz yüzünüzü görün
Bir kez olsun, şöyle bir kez
Yunun bengi sularında
Işıl ışıl sevgilerin
Birazcık da duyguların
Uçarı sesine uyun.

Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Kimseleri, kimseleri incitmeyin.
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Ömrünüz size bir kısa oyun
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Ardınızda güzel anılar koyun.

Sevgiden başka her şeyi
Her şeyi bitirir bir gün
Biraz da ölümü düşünün…

Şükrü Erbaş
1981
-Aykırı Yaşamak-

 

BÜYÜYEN TAŞ – Şükrü Erbaş

BÜYÜYEN TAŞ - Şükrü Erbaş

Yalnızlık pürüzsüz lekesiz bir düzlük
Dünya kar altında, adam kar altında
Elindeki sigarayla yüreğini ısıtıyor.
İçindeki kedere denk bir çığlık
Rüzgârın boşlukta çaldığı ıslık
Kim bilir ne söylüyor bu yoksunluk içinde…
Adamın gözleri bulutlardan bir ülke
Ne bir sıcak pencere ne tüten bir kiremit
Baktığı her yerden ayrılık esiyor.

Oğlu eteklerinde büyüyen taş
Gözü duvardaki silahın boşluğunda
Bir kadın
Kar altındaki dünyadan yalnız
Yıllardır bozulmamış bir yatağı düzlüyor…

Şükrü Erbaş
1993
-Bütün Mevsimler Güz-

HERKESİ VURAN BUMERANG – Şükrü Erbaş

“Bir kadını tanımak -bitirmek mi demeli yoksa- istiyorsanız
onunla evlenin. Kuşkusuz bir erkek için de geçerli bu,
aynı hızda olmasa da. Pırasa, çamaşır tozu, reçel, elektrik
faturası, tencere takımı ve bir yığın akrabanın girdiği yatakta
aşk ne kadar yaşarsa, o kadar sürer iyi günler hevesiniz, aşk
ayininiz, mutluluk yanlışınız. Geriye ne mi kalır, “bir bulantı
cenazesi’ne dönen örseli iki gövdeden? En iyi evlilikte bile
-iyi evlilik diye bir şeyden söz edilebilirse- ömrünüzü ipotek
altında tutan ruhsuz bir gönül borcu; aldığınız soluğu
boğazınıza düğümleyen kişiliksiz bir alışkanlık; en yakın şeyleri
bile bir uzaklığa yerleştiren kilometrelerce çekip gitme isteği…
Bir de rengini bungun uykulardan alan dizleri ve dirsekleri aşınmış
bir çift çizgili pijama; yemek kokularıyla yapış yapış terli iç
çamaşırları; ütü yerlerinden evlerin içi görülen, çizgileri ilk
günlerde kalmış dışarılıklı birer takım elbise… Ötesi, sünger
gibi insanın düşlerini emen bir büyülü dünya, bir eksikli ömür,
duvarların ardında kendini öğüten. Aşkla evliliğin ortası
yoktur.”

Akşamı gösteren gölgeler gelip gelip onun yüzünde
daralan halkalar çiziyordu. Parmaklarını usul usul topladı
suskunluğumuzdan. Dizlerinin dibinde göllenen gözleriyle bir
vazgeçiş imgesiydi. Sesi, herkesin penceresine ayrı bir öykü
anlatan bulanık bir yağmura benziyordu. Hüzünle heves
arası bir bakışla hepimizin gerçeğini ikiye bölmüştü. Herkesin
çok fazla bildiği bir şeyi yinelemenin tedirginliği ile haremini
ele güne açmanın pişmanlığı arasında bir karıncalanmayı
yaşıyordu. Evlerin içini birazcık bilen herkes, alın çizgilerinden
canındaki hızarları görürdü. Evetle hayır arasına sıkışmış bir
dağ yalnızlığıydı, bizden ova genişliği bekleyen. Kimsenin
yol tarif etmediği uzun bir yolculuktan dönmüştü de, bu
yolculuğa çıkış nedenini öğrenmek ister gibi bakıyordu
yüzümüze. Bizse, sesinin içimize saldığı kekeme karanlığa kentin
yanan ışıklarını bastırarak, bütün bu söylediklerinin, ona ve
bize, incelen vakitlerin bir oyunu olduğunu düşünüyorduk.
Hepimiz, gövdemizin bir yerlerinde harelenen öpüşlerin
harına elimizi tutarak, akşamın soğuğundan ve bu yeniğin,
aşkı nesneler karşısında küçük düşüren sözlerinden
korunmaya çalışıyorduk.

” Sevmeyi özledim biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız bir
gülüşü. Olur olmaz yerde ağzıma bir öpücüğün konmasını.
Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen
hoşgörüyü. ‘Nerede kaldın’ ayazını değil, ‘hoş geldin’ iyiliğini.
Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefonlar
arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren
uykusuzluğu. Bir gövdenin önünde diz çökmeyi. Kendimi
severek yürümeyi kalabalıkta. ‘Göğe bakma duraklarını’
özledim. Yağmuru kirpiklerden içmeyi. Yumruk kadar bir
yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. ‘Sana sevinç verdiğim
sürece ben buradayım’ zenginliğini özledim. Otobüs
terminallerinin ayrılıkla dönüş karışımı kokusunu özledim.
Otel odalarının insanı bir yaprak gibi incelten kederini. Başka
kentlere vuran rengini güneşin. Başka sokakların telaşıyla
çoğalmayı. Dünyayı yudum yudum aşka çeviren yalnızlığı…”

Alacakaranlığa karışan o muydu biz mi seçemez olmuştuk.
Her sözü yalnız kendini değil bizi de vuran bir bumerang gibi
gidip gidip dönüyordu masamıza. Gelecek düşlerimizden
yontulmuş kıymıklar batırmıştı canımıza ve yanıtımızı
beklemeden kalkmıştı. Aşkı evlilikle sınayan herkes,
adımlarının sesinden gittiği boşluğu görebilirdi.

Şükrü Erbaş
1996
-Bir Gün Ölümden Önce-

© Jean Paul Avisse

Okyanusu Gösteren Su – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ OKYANUSU GÖSTEREN SU SON PARAGRAF

Cam tozu gibi bir yağmur yağıyordu. Yağmur değil de silme
gökyüzü kesilmiş bir ağustos güneşi, yedi rengini savura
savura dünyamıza dökülüyordu. Kentin en küçük meydanı
bile insanda iyilik duyguları uyandıran bir genişlik kazanmıştı.
Herkes kirpiklerinden sızan iki su damlasıyla bakıyordu
birbirine. Sokaklar, bahçeler, çatılar, ıslandıkça yemyeşildi.
Bu ağustos denizinde dağlar, sisten yontulmuş birer gemiydi,
herkesin içindeki yolculuğu büyüten. Bütün evler pencerelerini
açmış, gizli hülyalarına soluk aldırıyordu. Yağmur değil
bir barıştı bu. İnsanların insanlarla, insanların nesnelerle olan
ilişkisine bir incelik, bir güzellik gelmişti. Trenlerin ufka
çizdiği kara kalem keder, kapıların büyüttüğü alışkanlıklar, içini
çeken aşk, mahkeme salonlarının ceza kokan adaleti, çarşılarda
burgaçlanan yoksulluk, yaşlıların bir içsese dönen yalnızlığı,
yalan olma değerini bile yitirmiş bir siyaset, günde yirmi
dört saat kutsanan şiddet, paradan başka hiçbir değeri
olmayan adamların onur kırıcı saltanatı… Kötülük ya da keder
olarak içimizde dışımızdan bizi kuşatan ne varsa, yağmurla
birdenbire gerçekliğin dışına çıkmıştı. Doğa, yaşama sevincini
suyla sokmuş olmalıydı insanın yüreğine.

Yağmurdan mı doğmuştu, yoksa yağmurla tenimize sızan
güneşin bize bir bağışı mıydı, yaşamın yalnızca acı ve korku
olmadığını göstermek için. Darvakitlerdegeleniyihaberlere
benziyordu, insana tüm çektiklerini unutturan. Her hareketinde,
Ferhat’ın suyu getirdiği anda yaşadığı kendini aşmış bir
aşkın doyumu vardı. Şenlik ateşleri gibi gülümsüyordu. Rüzgâr
öyle gezerdi buğday tarlalarında. Saçlarında dalgalanmaya
bakarsan bir öğrenci yürüyüşünden geliyor olmalıydı. Teri
özgürlük kokuyordu ve sesinde bir halkın kalbi atıyordu.
Deniz çocuğu olduğu kesindi, yoksa neden durmadan gökyüzüne baksındı, cebinde bir tutam yosunla. Hapislerin
rüyaları kadar yakıcı, gerçek ve zengindi. Büyük ve önemli
şeylerin değilde, küçük ve değerli şeylerin altına çizgiler çeken
bir görme ustasıydı. Babaların annelerin doğrularından çok
çocukların yanlışlarına inanıyor ve seviniyordu. Yarasını öperek
öyle bir bakışı vardı ki, gözlerinde birazcık duran herkes,
bir olanaksızlığı yaşama gününe dönüştürmenin tüm gizini
öğrenebilirdi. Okyanusu gösteren bir suya benziyordu. Her
insanda gidilebilecek uzaklığı bilmek gibi bir gücü vardı. Bu
yüzden incelikli bir gülümsemeyle bakıyordu telaşımıza. Karın
tüm yönleri sildiği bir düzlükte incecik bir yol gibiydi sesi.
Ateşler içinde yatıyorduk da eli alnımıza şefkat taşıyordu. Bir
kuşun bir dala konması neyse öyle bir şeydi varlığı. Gülüşü,
sisle gün ışığının dokuduğu bir orman gibi gamzeleniyordu.
Gözyaşı bile dinginlik veriyordu insana. Birkentin akşam
saatlerinden çok sabah sokaklarına benziyordu. Konuşmuyor da,
gecikmiş bir su, sararan otların dibinden özür diler gibi
akıyordu. Bir kadın bir pencereden baksa baksa onun güzelliğine
bakardı. Ya da bir erkek bütün mutluluğunu onun gözleriyle
kundaklardı.

“Suyu sevmeyen insanın, rüzgârı anlamayan, gökyüzünde
bir bulutu olmayan insanın gideceği uzaklık, olsa olsa
kendine sızan çaresizliktir. Yaşlı bir kadının hüznünü
duymazsanız, bir genç kızın saçlarında çarpan kalbini nasıl göreceksiniz? Evlere neden pencereler açıldığını düşündünüz
mü hiç? Dünya yokmuş gibi yaşamaktan büyük yoksulluk olur
mu? Güvenlik duygusu, kasım ayında bir top nergisle çalabileceğiniz bir kapınız olmasıdır; hesabını şaşırdığınız para, çelik kapılar, ömrünüzü değersiz bir nesneye dönüştüren eşyalarınız değil. Kendinize alınıp satılmaz bir armağan
verin, gidin bir sabah çayırların türküsünü dinleyin. Tarla kuşlarının şakımasını bilmezseniz, aşkınızı hangi kanatlı sözlerle gökyüzüne yazabilirsiniz? Su içerken suyu düşündünüz mü hiç; yıldızlar gecenize ne katar; güneşle birlikte neler uyanır bir kentin varoşlarında? Şarkıları bin yıldır ölümü ve ayrılığı söyleyen bir ülkede siz gerçekten özgür müsünüz? Birbirinize bu kadar benzemek canınızı sıkmıyor mu? Gelin, hazır yağmurdan bir bahaneniz varken, duvarlarınızdan izin alın bir kerecik, ağaçlar, kuşlar, gün ışığı, rüzgâr ve toprağın o büyük şölenine bir sigara içimi olsun konuk olun. Kim bilir, eşit ve özgür ilişki hakkında bir kıpırdanma olur aklınızda…”

Şükrü Erbaş
1998
-Bir Gün Ölümden Önce-

Şiir Varlıktır – Şükrü Erbaş

17390365_1456682607675196_1660413511784409515_o

Şiirin bir ilk kaynağı vardır her zaman, şairi söz söylemeye
götüren, uç veren bir ilk neden, bir sonuç, bir süreç, bir
durum.

Kimi gün içine gün vurmuş bir çift gözdür bu, kimi gün akşama düşmüş dalgın bir yüz, kırılan saatlerinde günün. Bıçaklanmış bir düştür, en coşkun yerinde duyguların. Kentlerin en telaşlı yerinde direnen bir güldür, incelik adına. Bir ihtiyardır, kirpikleri çay bardaklarında, anıları durmadan yeşeren. Bir çocuktur, yaşlılığa özenen. Dışarıya yeni çıkmış bir tutuklunun parmaklarıdır. Bir ülkedir, dönem dönem adı tel örgülerle imlenen. Evlere gölgesi sinen bir seçimdir. Durulan gündür gecenin koynunda. Gökyüzünde açan kar çiçekleridir, her gün güneşin ardından. Sudur. Sestir. Sabahtır. Bir derin susuştur, sesi içine akan. Kanat vuran bir kuştur, eli kolu bağlı bir adamın başı üzerinde. Yüreğini yüzünde toplamış bir kızın gözleridir, sevdiğine bakan. Bir alın kırışığıdır, içinde dünyanın ince bir kedere kestiği. Yağmurun içine bırakılan bir eldir. Bir eldir tutulan, güzün eşiğinde. Korkudur. Düştür. Bir uslanmaz umuttur. Sakınan bir çocuk kirpiğidir, inen tokattan. Bir kadın saçıdır savrulan, bir erkeğin gökyüzünde. Acemi dokunuşlarla titreyen tendir. Tutkudur. Tutuştur. Dönüştür. Duraksayan bir heyecandır, dilde çırpınan. Bir ince kuşkuyla akan zamandır, sevginin ırmaklarında. Bir ömrü büyüten düşüncedir; düştür bir
ömürle büyüyen. Yaşamı kuşatan ölümdür, ölümü aşan ömür… Yaşamdır, yaşamdır, yaşamdır…Tükenmez bir devinimle tükenmez biçimler alan…

Birer fırça vuruşuyla geçilen bu bin bir biçimi içinde
yaşamın, şairi tavır almaya götüren bir, bin bir neden vardır.
Görünümü beğenilmeyen, anlamı yeterli bulunmayan; elde
edilemeyen, yitirilmek istenmeyen; kalıcı kılınmak, birilerine
gösterilmek istenen; konumundan koparılmak ya da bir
konuma yerleştirilmek istenen, karşı konulan, yanında yer alınan; dışında kalınan; yüceltilen, aşağılanan, öfkeyle bağlanılan, sevgiyle ayrılınan…

Bir taş işçisidir şair, onu kuşatan, onu yola çıkaran gerçeği
parçalayan. Şiire uç veren o tikel durumu, bütüncül imajı
ya da, ayırır bir bir parçalarına. Sıyırır üzerindeki yerleşik
örtüyü. Bu noktada bir tiyatro oyuncusudur, kendi perdesini
kendi aralayan. Sonra başlar o gerçekliğin yeniden yapımı.
Bir saç örgüsü gibi örer şiirini. Ama bu belik,
örgüyü oluşturan saçlar, beliğin bağlandığı yer tümüyle
düşünsel ve duygusal dünyasıdır şairin. Şiir artık çıktığı
ilk kaynak değildir. Oluşum süreci içinde aydınlık ve karanlık
bin bir tünelden, bilinçten ve bilinçaltından geçerek binlerce
çağrışım yükü almıştır zamandan, o ilk durumunu aşan. Yağmur, o yağmur değildir artık; sevgili kendinden öte nitelikler yüklenmiş, o cılız çocuk sesi bir çığlık kesilmiştir. Bir gülüş gökyüzü genişliği kazanmış, derin denizler gibi susmuştur bir adam. Bulutlar ağaçlara konan kuşlardır artık, yıldızlar gece çiçekleri o ağaçların.

Çünkü bunları bize ileten şairin yüreği konuşmaktadır.
Çünkü o yürek sesidir zamanın, bir tepkidir verili yaşama,
çünkü sözcükler bir insanın duygu ve düşünce yüküyle
yüklü değildir yalnızca; malı değildir tek insanın. Ama aynı
değildir o sözcükler yerleşik kimliklerinin. Yeni anlamlar yüklenmişlerdir, yeni bir duygu, devinim ve çağrışım yükü…

Böyle olmak zorundadır, çünkü şiir aktarma değildir hiçbir
zaman, yineleme değildir. Şiir yeniliktir. Şiir çoğulluluktur.
Şiir varlıktır.

Şükrü Erbaş
-İnsanın Acısını İnsan Alır-
Okumaya devam et

UĞULTU – Şükrü Erbaş

Yıllarca yalnızlık şiirleri yazdım.
Kalabalıklardan yapılmış bir ceza
Kalabalıklarda boğulmuş bir arzu
Tanrının sureti, ormanların uğultusu
Seslerden soğuk bir sessizlik
Çıngıraklı zamanlar
Boyasız evler, çatısız duvarlar
Bir şey söylemeden gidenler
Bir şey söyleyip de unutanlar
Sokak köpeklerinin ıslık çalan gecesi
Ağaçların sabah rüyası yollar boyunca
Yoksulluğun çarşılarda döktüğü yaprak
Ayrılık dedim, kavuşma dedim
“İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi” dedim.

Şimdi içimde kirpiklerinin uğultusu
Ağız dil vermez bir dünya cezası
Başkalarının kaderlerinden soğuma
Bir öksüz ruh, bir gönül acısı
Toprağın bedeninde bulutların kefeni…

Ölümünü bırakıp odalarımıza
Uzun yanlışımızı düzelttin sonunda:

Tanrı yalnızlığı senden yaratmış.

Şükrü Erbaş
-yaşıyoruz sessizce-

YALNIZLIĞIN RUH ATLASI – Şükrü Erbaş

Benim gittiğim uzaklar değil, içimdeki sözlerdir.

Buğday tarlalarının uykusunu, yüksek seslerin kışını, kırlangıçların akşamını geçti çocuk. Gaz lâmbasından güneşler yapıyor düşen gövdesine. Benim gittiğim o çocuğun kalbindeki gecedir.

Bir kadın yemenisini tutuyor inen tokada, bir kendinden daracık odalarda. Gün iki kez bitmiş, gece bir daha siyah. Çocuk üç büyük korkuyla büyük. Kadın değil de tokat parçalanıyor. Benim gittiğim kadının yemenisindeki hayat bilgisidir.

Tebeşir tozları içinde bir belikli su, boğuk taşlarına yürüyor kasabanın. Ağaçlar kirpiklerinde yapraklanıyor. Gökyüzü bastığı yer. Ölüler bir daha bakıyor ardından hayatlarına. Benim gittiğim, o suyun annesinde kuruyan göldür.

Trenler, gemiler, yıldızların aktığı yerler… Değil hiçbiri. Kim alır da canına mühür yapar yenilginizi, ey briyantinli saçların sinema koltukları… Sizden uzun yaşayacak ne kadar çırpınsanız, çıkış kapılarında her zaman babalarınız. Benim gittiğim bütün şarkıların ıslıkla söylendiği yaşlardır.

Yeşil seccadelerde tükenmiş tanrılar; bir camiden çıkıyorlar, kalabalıktan öte… Bu kaçıncı duadır ey yalnızlık… Sonra uzun geceler boyu şüphe. Sabah, güneş kerim, otlar rahim. Benim gittiğim, günahın insanı büyüten gizidir.

Bu ağır oyaları bu hayal zamanlara sizler işlediniz. Işık ipliğinizdi, iğne parmaklarnız. Kalbiniz taşranızdan büyüktü, erkendi. Sonra o annenizden geçen yenilgi. Benim gittiğim, kızınızda sürecek hayıfdır.

Kasaba minibüslerinde uzun yollar gidilir. Bahçıvan gelinir esnaf gidilir. Herkes kapısına yeni boncuklar asar. Cesaret de korku da bu ikircimdedir. Benim gittiğim, çamaşır iplerine serilen gölgelerdir.

Benim gittiğim, yalnız yokluktan değil, varlıktan da devrim yapan inceliklerdir. Ara sokaklardan geçerken suçlu; bir kadının ağzında açarken mahcup, yeni şarkılar söylerken kederli; bilmediği diller önünde ezik; şiddete karşı mağrur…

Benim gittiğim, bilmediğim hayatlarda süren yalnızlığımdır.

Şükrü Erbaş
2004
-Gölge Masalı-

© Olga Moskaltsova