BÜTÜN KAPILARDAN GERİ DÖNDÜ – Şükrü Erbaş

89257080_3051546254855482_8618228676904878080_o

Yağmurlarda yürümenin ustasıydı oysa
Yaprakların dört mevsimde aldığı biçimlerin
Sorsalardı bulutların o sonsuz akışını
Gökyüzü nasıl büyür uykusuz gecelerde
En iyi yanıtı alırlardı elbette.

Ustasıydı küçük ayrıntılardan
Büyük öyküler çıkarmanın.
Bir duvar dibinde başı elleri arasında
Dudaklarını yiyen bir adamın
Çok iyi bilirdi göz çukurlarındaki gölü.

Herkesin kocaman bir ağız kesildiği
O açlık saatlerinde silinip gitmek…
Bunca bolluk içinde evlerdeki darlığın
Sürmesi sokaklarda adım adım
Söylerdi sorsalardı yalansız ve ezik.

Bol kravat ütülü pantolon kaypak gülüş
Küçücük bir paketi dişlerinde taşıyarak
Bir binadan çıkmak yüz bin kişiyle bir
Ne müthiş ayrıcalıktır, söylerdi
Park bekçilerinin bile bıktığı biri olarak.

Ve ayakları altında binlerce bıçak
Bastıkça en ince yerlerine batarak
Döndü bütün kapılardan uzun boyları kırık…
Kim bilir neler derdi açsaydı ağzını
Işıklı vitrinler önünde susan biri olarak…

Şükrü Erbaş
-Bütün Mevsimler Güz(1994)-

Sonuç?… – Şükrü Erbaş

89347206_3053930157950425_7289177774739161088_o

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ayrılıklar mı bitti.
Kim eşiğinden çıktı da dışarı
Ben yalnızım, bunaldım
Ne olur bir ses
Diye birini ünledi.
Herkes kendi yüzünün hapsinde
Gülüyor başkasının kusuruna
Lunapark aynalarında
Tükeniş kılıktan kılığa giriyor.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ülke mi düzeldi.
Artık evlerde vuruyorlar çocukları
Babaların alkışları arasında.
Özgür dilediğini düşünmekte herkes
Ancak ışık vermeden
Yakacaksın mumunu!
Devletin bekası için
Karakollar değilse de
Dayaklar şeffaf oldu.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da yoksulluk mu bitti.
Bir kıyısız zenginliğin büyüsünde
Koca bir halk küçüldükçe küçüldü.
Bilet bacak fal
Bilet bacak fal
İki reklam arasında bolca hayal…
Kurtardı gemisini bu siste birileri
Varılan kıyılarda eyvah
Eyvah ki deniz bitti…

Şükrü Erbaş
-Bütün Mevsimler Güz-

BEN DAĞLARIN ÇIRASIYIM – Şükrü Erbaş

89545565_3060029504007157_9170052564790542336_o

Ben dağların çırasıyım
Düzden eser yelim benim
Herkes bahçesin güzeller
Karda açar gülüm benim

Sesim bulut elim yağmur
Güneş alnımda dillenir
Gölgesi ölüm dolanır
Ayrılıktır ömrüm benim

Gittiğim evler ağrısı
Geldiğim düşman uğrusu
Hayattır haresi közü
Dünya tüter külüm benim

Sesim kanat elim sudur
Gözlerim bir ince yoldur
Bir hayale taç giydirir
Ayrılıktır ömrüm benim

Şükrü Erbaş
-Derin Kesik-

BİRAZ DA ÖLÜMÜ DÜŞÜNÜN – Şükrü Erbaş

BİRAZ DA ÖLÜMÜ DÜŞÜNÜN - Şükrü Erbaş

Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Biraz da sevgi biriktirin
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Kalbinizden katılığı silin
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
O gül çocukları sevin güldürün.

Yaşamak sevgilerden alır gücünü
Eğilin biraz da sevgilere eğilin
Silin bencilliğin kara kirini
Kalbinizin aynasından
O çok derinlerde yitik
Temiz yüzünüzü görün
Bir kez olsun, şöyle bir kez
Yunun bengi sularında
Işıl ışıl sevgilerin
Birazcık da duyguların
Uçarı sesine uyun.

Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Kimseleri, kimseleri incitmeyin.
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Ömrünüz size bir kısa oyun
Ölüm her şeyi bitirir bir gün
Ardınızda güzel anılar koyun.

Sevgiden başka her şeyi
Her şeyi bitirir bir gün
Biraz da ölümü düşünün…

Şükrü Erbaş
1981
-Aykırı Yaşamak-

 

BÜYÜYEN TAŞ – Şükrü Erbaş

BÜYÜYEN TAŞ - Şükrü Erbaş

Yalnızlık pürüzsüz lekesiz bir düzlük
Dünya kar altında, adam kar altında
Elindeki sigarayla yüreğini ısıtıyor.
İçindeki kedere denk bir çığlık
Rüzgârın boşlukta çaldığı ıslık
Kim bilir ne söylüyor bu yoksunluk içinde…
Adamın gözleri bulutlardan bir ülke
Ne bir sıcak pencere ne tüten bir kiremit
Baktığı her yerden ayrılık esiyor.

Oğlu eteklerinde büyüyen taş
Gözü duvardaki silahın boşluğunda
Bir kadın
Kar altındaki dünyadan yalnız
Yıllardır bozulmamış bir yatağı düzlüyor…

Şükrü Erbaş
1993
-Bütün Mevsimler Güz-

HERKESİ VURAN BUMERANG – Şükrü Erbaş

“Bir kadını tanımak -bitirmek mi demeli yoksa- istiyorsanız
onunla evlenin. Kuşkusuz bir erkek için de geçerli bu,
aynı hızda olmasa da. Pırasa, çamaşır tozu, reçel, elektrik
faturası, tencere takımı ve bir yığın akrabanın girdiği yatakta
aşk ne kadar yaşarsa, o kadar sürer iyi günler hevesiniz, aşk
ayininiz, mutluluk yanlışınız. Geriye ne mi kalır, “bir bulantı
cenazesi’ne dönen örseli iki gövdeden? En iyi evlilikte bile
-iyi evlilik diye bir şeyden söz edilebilirse- ömrünüzü ipotek
altında tutan ruhsuz bir gönül borcu; aldığınız soluğu
boğazınıza düğümleyen kişiliksiz bir alışkanlık; en yakın şeyleri
bile bir uzaklığa yerleştiren kilometrelerce çekip gitme isteği…
Bir de rengini bungun uykulardan alan dizleri ve dirsekleri aşınmış
bir çift çizgili pijama; yemek kokularıyla yapış yapış terli iç
çamaşırları; ütü yerlerinden evlerin içi görülen, çizgileri ilk
günlerde kalmış dışarılıklı birer takım elbise… Ötesi, sünger
gibi insanın düşlerini emen bir büyülü dünya, bir eksikli ömür,
duvarların ardında kendini öğüten. Aşkla evliliğin ortası
yoktur.”

Akşamı gösteren gölgeler gelip gelip onun yüzünde
daralan halkalar çiziyordu. Parmaklarını usul usul topladı
suskunluğumuzdan. Dizlerinin dibinde göllenen gözleriyle bir
vazgeçiş imgesiydi. Sesi, herkesin penceresine ayrı bir öykü
anlatan bulanık bir yağmura benziyordu. Hüzünle heves
arası bir bakışla hepimizin gerçeğini ikiye bölmüştü. Herkesin
çok fazla bildiği bir şeyi yinelemenin tedirginliği ile haremini
ele güne açmanın pişmanlığı arasında bir karıncalanmayı
yaşıyordu. Evlerin içini birazcık bilen herkes, alın çizgilerinden
canındaki hızarları görürdü. Evetle hayır arasına sıkışmış bir
dağ yalnızlığıydı, bizden ova genişliği bekleyen. Kimsenin
yol tarif etmediği uzun bir yolculuktan dönmüştü de, bu
yolculuğa çıkış nedenini öğrenmek ister gibi bakıyordu
yüzümüze. Bizse, sesinin içimize saldığı kekeme karanlığa kentin
yanan ışıklarını bastırarak, bütün bu söylediklerinin, ona ve
bize, incelen vakitlerin bir oyunu olduğunu düşünüyorduk.
Hepimiz, gövdemizin bir yerlerinde harelenen öpüşlerin
harına elimizi tutarak, akşamın soğuğundan ve bu yeniğin,
aşkı nesneler karşısında küçük düşüren sözlerinden
korunmaya çalışıyorduk.

” Sevmeyi özledim biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız bir
gülüşü. Olur olmaz yerde ağzıma bir öpücüğün konmasını.
Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen
hoşgörüyü. ‘Nerede kaldın’ ayazını değil, ‘hoş geldin’ iyiliğini.
Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefonlar
arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren
uykusuzluğu. Bir gövdenin önünde diz çökmeyi. Kendimi
severek yürümeyi kalabalıkta. ‘Göğe bakma duraklarını’
özledim. Yağmuru kirpiklerden içmeyi. Yumruk kadar bir
yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. ‘Sana sevinç verdiğim
sürece ben buradayım’ zenginliğini özledim. Otobüs
terminallerinin ayrılıkla dönüş karışımı kokusunu özledim.
Otel odalarının insanı bir yaprak gibi incelten kederini. Başka
kentlere vuran rengini güneşin. Başka sokakların telaşıyla
çoğalmayı. Dünyayı yudum yudum aşka çeviren yalnızlığı…”

Alacakaranlığa karışan o muydu biz mi seçemez olmuştuk.
Her sözü yalnız kendini değil bizi de vuran bir bumerang gibi
gidip gidip dönüyordu masamıza. Gelecek düşlerimizden
yontulmuş kıymıklar batırmıştı canımıza ve yanıtımızı
beklemeden kalkmıştı. Aşkı evlilikle sınayan herkes,
adımlarının sesinden gittiği boşluğu görebilirdi.

Şükrü Erbaş
1996
-Bir Gün Ölümden Önce-

© Jean Paul Avisse

Okyanusu Gösteren Su – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ OKYANUSU GÖSTEREN SU SON PARAGRAF

Cam tozu gibi bir yağmur yağıyordu. Yağmur değil de silme
gökyüzü kesilmiş bir ağustos güneşi, yedi rengini savura
savura dünyamıza dökülüyordu. Kentin en küçük meydanı
bile insanda iyilik duyguları uyandıran bir genişlik kazanmıştı.
Herkes kirpiklerinden sızan iki su damlasıyla bakıyordu
birbirine. Sokaklar, bahçeler, çatılar, ıslandıkça yemyeşildi.
Bu ağustos denizinde dağlar, sisten yontulmuş birer gemiydi,
herkesin içindeki yolculuğu büyüten. Bütün evler pencerelerini
açmış, gizli hülyalarına soluk aldırıyordu. Yağmur değil
bir barıştı bu. İnsanların insanlarla, insanların nesnelerle olan
ilişkisine bir incelik, bir güzellik gelmişti. Trenlerin ufka
çizdiği kara kalem keder, kapıların büyüttüğü alışkanlıklar, içini
çeken aşk, mahkeme salonlarının ceza kokan adaleti, çarşılarda
burgaçlanan yoksulluk, yaşlıların bir içsese dönen yalnızlığı,
yalan olma değerini bile yitirmiş bir siyaset, günde yirmi
dört saat kutsanan şiddet, paradan başka hiçbir değeri
olmayan adamların onur kırıcı saltanatı… Kötülük ya da keder
olarak içimizde dışımızdan bizi kuşatan ne varsa, yağmurla
birdenbire gerçekliğin dışına çıkmıştı. Doğa, yaşama sevincini
suyla sokmuş olmalıydı insanın yüreğine.

Yağmurdan mı doğmuştu, yoksa yağmurla tenimize sızan
güneşin bize bir bağışı mıydı, yaşamın yalnızca acı ve korku
olmadığını göstermek için. Darvakitlerdegeleniyihaberlere
benziyordu, insana tüm çektiklerini unutturan. Her hareketinde,
Ferhat’ın suyu getirdiği anda yaşadığı kendini aşmış bir
aşkın doyumu vardı. Şenlik ateşleri gibi gülümsüyordu. Rüzgâr
öyle gezerdi buğday tarlalarında. Saçlarında dalgalanmaya
bakarsan bir öğrenci yürüyüşünden geliyor olmalıydı. Teri
özgürlük kokuyordu ve sesinde bir halkın kalbi atıyordu.
Deniz çocuğu olduğu kesindi, yoksa neden durmadan gökyüzüne baksındı, cebinde bir tutam yosunla. Hapislerin
rüyaları kadar yakıcı, gerçek ve zengindi. Büyük ve önemli
şeylerin değilde, küçük ve değerli şeylerin altına çizgiler çeken
bir görme ustasıydı. Babaların annelerin doğrularından çok
çocukların yanlışlarına inanıyor ve seviniyordu. Yarasını öperek
öyle bir bakışı vardı ki, gözlerinde birazcık duran herkes,
bir olanaksızlığı yaşama gününe dönüştürmenin tüm gizini
öğrenebilirdi. Okyanusu gösteren bir suya benziyordu. Her
insanda gidilebilecek uzaklığı bilmek gibi bir gücü vardı. Bu
yüzden incelikli bir gülümsemeyle bakıyordu telaşımıza. Karın
tüm yönleri sildiği bir düzlükte incecik bir yol gibiydi sesi.
Ateşler içinde yatıyorduk da eli alnımıza şefkat taşıyordu. Bir
kuşun bir dala konması neyse öyle bir şeydi varlığı. Gülüşü,
sisle gün ışığının dokuduğu bir orman gibi gamzeleniyordu.
Gözyaşı bile dinginlik veriyordu insana. Birkentin akşam
saatlerinden çok sabah sokaklarına benziyordu. Konuşmuyor da,
gecikmiş bir su, sararan otların dibinden özür diler gibi
akıyordu. Bir kadın bir pencereden baksa baksa onun güzelliğine
bakardı. Ya da bir erkek bütün mutluluğunu onun gözleriyle
kundaklardı.

“Suyu sevmeyen insanın, rüzgârı anlamayan, gökyüzünde
bir bulutu olmayan insanın gideceği uzaklık, olsa olsa
kendine sızan çaresizliktir. Yaşlı bir kadının hüznünü
duymazsanız, bir genç kızın saçlarında çarpan kalbini nasıl göreceksiniz? Evlere neden pencereler açıldığını düşündünüz
mü hiç? Dünya yokmuş gibi yaşamaktan büyük yoksulluk olur
mu? Güvenlik duygusu, kasım ayında bir top nergisle çalabileceğiniz bir kapınız olmasıdır; hesabını şaşırdığınız para, çelik kapılar, ömrünüzü değersiz bir nesneye dönüştüren eşyalarınız değil. Kendinize alınıp satılmaz bir armağan
verin, gidin bir sabah çayırların türküsünü dinleyin. Tarla kuşlarının şakımasını bilmezseniz, aşkınızı hangi kanatlı sözlerle gökyüzüne yazabilirsiniz? Su içerken suyu düşündünüz mü hiç; yıldızlar gecenize ne katar; güneşle birlikte neler uyanır bir kentin varoşlarında? Şarkıları bin yıldır ölümü ve ayrılığı söyleyen bir ülkede siz gerçekten özgür müsünüz? Birbirinize bu kadar benzemek canınızı sıkmıyor mu? Gelin, hazır yağmurdan bir bahaneniz varken, duvarlarınızdan izin alın bir kerecik, ağaçlar, kuşlar, gün ışığı, rüzgâr ve toprağın o büyük şölenine bir sigara içimi olsun konuk olun. Kim bilir, eşit ve özgür ilişki hakkında bir kıpırdanma olur aklınızda…”

Şükrü Erbaş
1998
-Bir Gün Ölümden Önce-