kaç akşamla geçilir senden – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL KAÇ AKŞAMLA GEÇİLİR SENDEN JoshCaudwell

Gidişinle
korkular dillenir tenhalarda
kara nakış dağılır
sersem gülüşünü ağıtlara
kaneviçelerde dul zeynep’in gözleri
solgun iki dal çiçek
eskiyen bir hüzzamla bağırır
naftalin sancısı odalarda

Gidişinle
susmuş bir nehre boşalır
tenine ateş taşıyan sesimin külü
annesiz çocuklar geçer
âhımdan çıldıran kuşların kızgın gölgelerinden

Söylesinler kaç akşamla geçilir senden
her akşam kuşanıp gözlerinin şenliğini
fotoğraflara çekilirken nefessiz
ırgatbaşı çıplak halil tahta kaşığa sarılır gibi
akşam teslim olmak sana vurulurcasına
söylesinler
kaç akşamla geçilir senden

Şimdi ince soluklarda dinlenir kelam
kayıp hâtıra, yorgun ses kalır
yüzünün geçtiği aynalarda
bekliyorum bir kalem gönder
elinin sıcağından geçmiş olsun
varsın kurşun tükenmez olsun
gör bakalım ne beladır duruşum
sözün asmasından indirir insanı
hüznün döşeğine upuzun

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

 (c) Josh Caudwell ..

gül tuhafsa bahçe huysuz su dalgındır – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL GÜL TUHAFSA

Rüzgâr güle değince şüphe götürür
bekleyen bunu bilir, anneler bunu
herkes bir yere siner bazıları avlusuz
bezilmiş odalarda hastalar ve kokular
boşaltın odaları zaman dışarı çıksın
ağrıları boşaltın ‘aman’ dışarı…

Rüzgâr güle değince şüphe götürür
gidenler bunu bilir, kardeşler bunu…
herkes bir yerden döner bazıları dönüşsüz
onların ceplerinde sade elleri durur

Ah! dalların ucunu yüzüme değdiren gün
gidilmemiş tek sözcük baştan aşağı siyah
dışarıya açılan herkes kendine solgun
ah! sessizliğin patiskadan yolluğu
aşk tuhafsa bahçe huysuz su dalgındır
ve rüzgâr ezilmiş bir güle ekler sesindeki morluğu

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

taşındık sokak no: 40 – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL TAŞINDIK SOKAK NO 40

Evi taşıdık
aynaları önce
kırılmış anıları sonra
üstüne basılıp geçilmiş günaydınları
çocukların vurdum duymazlıklarından
dökülen sesleri de… usulca yerleştirip
memleketteki sanayi atılımını özetleyen
mukavva kutulara:
ottoman çini, eti kraker,
cumhuriyet sucukları, TEKEL

Taşıdık evi
kitaplar içinde uyutulmuş çiçekler olur, bilirsiniz
çocuklar içinde uyutulmuş güzel ninniler, bilirsiniz
evler içinde uyutulmuş evler olur, bilirsiniz
insanlar içinde uyutulmuş rüzgârlar olur, bilirsiniz
balkondan atlayıp on yıl sonra yere düşen olur,
bilmeseniz de…

Olmaz denir mi hiç evde olur
evler var diye güvenlik harcamaları
çeyizler, şiddet ve intiharlar,
olmaz denir mi hiç her şey olur
tıka basa kavuşmalar, tıka basa balkonlar,
tıka basa sessizlik… rulo!
yüzü yere bakan
simton efendi
sürgülü ankastre aspiratörü
aşağıda olup bitenlerin sesini ve kokusunu
yukarı çekiyor
allah gibi bir şey ama plastik olur

Ayrıldığımız sokaktakiler soruyor
nasıl buldunuz gittiğiniz yeri?
bu sadece bana sorulmuş olamaz
felsefeciler, astronomlar, botanikçiler…
gerekirse diyet uzmanları, yaşam koçları da konuşmalı

Nasıl bulduk?
soru kesif, soru yansız
soru damlıyor eritilmiş madenlerden
üzerine kar düşmüş tuğlalara
ben evliya çelebi’den sonra söz aldım:
bırakmadığımız gibi

Sonra ayrıldığımız eve baktım
içim bomboş, yol tozlu
iş makineleri çalışıyor göğsümde
elimde dergiler, kitaplar…
ömrüm kâğıt taşımakla geçti gitti önümden
konuşmak için ormana doğru
kırk yıl oldu sebepsiz, solgun

Taşınamadığım sokaktakilere söylesem
yaşayacak kadar hüzünlü olanlara

Herkes payına düşen şarkıyı benden çaldı
çekildi yakınlığın işlek hançerleri
ömrüm,
bana benzemeyenlerin sesinde kaldı

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr/
Toplu Şiirleri-

Yalınayak – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL YALINAYAK ahmetavcu_fdgdfg

Denize uyup gidince erkekler
her kadın bir dağ buldu kendine
dağlara açıldı kadınlar
kim konuşabilir kendi yüreğiyle
çıplak ayaklarla yere basmadan
susmayı ve beklemeyi öğrenmeden
bir öğrenmek buldu kendine kadınlar

Suyun su ile acının acıyla kapanışı
dağlanmış bir denizi görmeye indiler
küfürle tuzla salınan Karadeniz
yalağuz bir yataktı
bir yatak buldu kendine kadınlar

Yokluğa ve yollara inat
peştemallere sarılı sekiz kadın
çıplak ayaklarla şehre varınca
tatoğlu çeşmesinin başında durup
ayaklarını suya verdi…
Sepetlerinden çıkardıkları beyaz
yün çorapları giyip üzerine çarıklarını
geçirdiler
yollara ve yokluğa inat
kadınlar pazarına doğru gittiler
bir pazar buldu kendine kadınlar

Biraz tereyağı biraz kara lahana indirip
tuz ve gazyağı aldı peştemallere sarılı
kırmızılı sekiz kadın aynı çeşmenin başında
çarıklarını ve çoraplarını çıkarıp
sepetlerine yerleştirdi.

Bir kez olsun şikayet etmediler
oğulları ve kocaları ölene dek sustular
dağlar ve arkası görünmeyen ağrılar
onlarındı
kapının arkasında beklemekten
sapı çiçeklenmiş baltalar onlarındı…
sekiz kadın dağlara doğru kayboldu
bir kaybolmak buldu kendine kadınlar

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

Görsel: Ahmet Avcu

SELİKA – Şeref Bilsel

seref-bilsel-selika

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
gittin niyetsiz bir şafakla söyleştin
ıslak pervazlarda gülüşün kaldı
yağmurdan önce saçların
ateşte kızarmış güllerin vardı

Sen susadıkça bir ceylan ölürdü apansız
dilek ağaçları sökülürdü yamaçlardan
kıyısında dinlendiğimiz zerdali
saraçlar çarşısında yakalanırdı
ruhunun ritmini sunarken kayışlara
ben boğulurdum sen susadıkça

Gözlerin ertelenmiş bir bahardı
rıhtımsız gemilerin süslendiği
sarı divanlarda yasaklar
açılmamış nevresimler ve muskaların vardı
durmadan yağmalanan bir şeydi akşamlar

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
usulca dağlara çektiler bizi
bilmediler, bilmesinler
hangi gülün kokusundan zehirlendiğimizi

Kime yenilmeliyim söylemiyor toprak
papatyaların kehanetinden yorgunum
yorgunum yüzüme defnedilen mahşerden
niyedir bilmiyorum ama
geceyarısı şeytan deresine vuran
ayışığına teslim ediyorum seni

İlk defa kendimi yenmekten dönüyorum
kendime gelirken senden gidiyorum
yüzün silinmiyor akşamlarımdan
ellerimde ayrılıkların esmerliği varken
sen de git selika git
kendini de götür giderken

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

karada – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL KARADA

Bu yağmurdur
usul, ince, arada

Boynum, belim, ayağım
bu yağmurdur
yalan söyler, doğru susar
ben sudayım, anam babam karada

Bu yağmurdur
akıl alır yürek verir
ince hesap aşk düşürür darada

Bu yağmurdur
köy batırır, sehpa taşır
ayrılanı gülümsetir yarada

Bu yağmurdur, kar olsaydı erirdim

İnce kurşun, nice hesap
görmüş vermiş
gökyüzü var gökyüzü var
arada

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

 

neyin gecesi – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL NEYİN GECESİ

Şimdi bunca ses birikti aramızda
senin kıyılarına vuran güneş
bende kışlıyor gün ortasında
şarkılar siliyor sende toplanan akşamları
dünya bir daha dönmeyecek biliyoruz
ses yoğrulmayacak söz olmaya

Ben geçtim o büyülü sulardan
elleriyle köpürttüğü akşamın
camları küskün, pervazları tenha
evlerin bir sessiz değirmen olduğu
ben geçtim o yanık tuğlalardan
kar içinde, alıngan, sabaha karşı
kadınların er niyetine avlularda
doğrulduğu.

Sen geçtin mi sana gelen hülyâdan
mektupların harf harf terlediği
gözleri batkın, sesi kırgın
gençlerin dövüşerek çiçeklendiği
sen geçtin mi uyku tutmaz bayırlardan
aşk içinde, kıpkızıl, akşama doğru
yorgunların ses altında boğulduğu
dünya denen lügâttan

Bunca kül bekledi aramızda
şimdi yakınlar bekleyecek

Biz burada, bu yangında ne arıyoruz
neyin gecesidir bu yakamıza yapışan
ya gözlerimiz
gözlerimize bakmaya kim gelecek?

Şeref Bilsel
-Dünyanın Külü-