taşındık sokak no: 40 – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL TAŞINDIK SOKAK NO 40

Evi taşıdık
aynaları önce
kırılmış anıları sonra
üstüne basılıp geçilmiş günaydınları
çocukların vurdum duymazlıklarından
dökülen sesleri de… usulca yerleştirip
memleketteki sanayi atılımını özetleyen
mukavva kutulara:
ottoman çini, eti kraker,
cumhuriyet sucukları, TEKEL

Taşıdık evi
kitaplar içinde uyutulmuş çiçekler olur, bilirsiniz
çocuklar içinde uyutulmuş güzel ninniler, bilirsiniz
evler içinde uyutulmuş evler olur, bilirsiniz
insanlar içinde uyutulmuş rüzgârlar olur, bilirsiniz
balkondan atlayıp on yıl sonra yere düşen olur,
bilmeseniz de…

Olmaz denir mi hiç evde olur
evler var diye güvenlik harcamaları
çeyizler, şiddet ve intiharlar,
olmaz denir mi hiç her şey olur
tıka basa kavuşmalar, tıka basa balkonlar,
tıka basa sessizlik… rulo!
yüzü yere bakan
simton efendi
sürgülü ankastre aspiratörü
aşağıda olup bitenlerin sesini ve kokusunu
yukarı çekiyor
allah gibi bir şey ama plastik olur

Ayrıldığımız sokaktakiler soruyor
nasıl buldunuz gittiğiniz yeri?
bu sadece bana sorulmuş olamaz
felsefeciler, astronomlar, botanikçiler…
gerekirse diyet uzmanları, yaşam koçları da konuşmalı

Nasıl bulduk?
soru kesif, soru yansız
soru damlıyor eritilmiş madenlerden
üzerine kar düşmüş tuğlalara
ben evliya çelebi’den sonra söz aldım:
bırakmadığımız gibi

Sonra ayrıldığımız eve baktım
içim bomboş, yol tozlu
iş makineleri çalışıyor göğsümde
elimde dergiler, kitaplar…
ömrüm kâğıt taşımakla geçti gitti önümden
konuşmak için ormana doğru
kırk yıl oldu sebepsiz, solgun

Taşınamadığım sokaktakilere söylesem
yaşayacak kadar hüzünlü olanlara

Herkes payına düşen şarkıyı benden çaldı
çekildi yakınlığın işlek hançerleri
ömrüm,
bana benzemeyenlerin sesinde kaldı

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr/
Toplu Şiirleri-

Yalınayak – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL YALINAYAK ahmetavcu_fdgdfg

Denize uyup gidince erkekler
her kadın bir dağ buldu kendine
dağlara açıldı kadınlar
kim konuşabilir kendi yüreğiyle
çıplak ayaklarla yere basmadan
susmayı ve beklemeyi öğrenmeden
bir öğrenmek buldu kendine kadınlar

Suyun su ile acının acıyla kapanışı
dağlanmış bir denizi görmeye indiler
küfürle tuzla salınan Karadeniz
yalağuz bir yataktı
bir yatak buldu kendine kadınlar

Yokluğa ve yollara inat
peştemallere sarılı sekiz kadın
çıplak ayaklarla şehre varınca
tatoğlu çeşmesinin başında durup
ayaklarını suya verdi…
Sepetlerinden çıkardıkları beyaz
yün çorapları giyip üzerine çarıklarını
geçirdiler
yollara ve yokluğa inat
kadınlar pazarına doğru gittiler
bir pazar buldu kendine kadınlar

Biraz tereyağı biraz kara lahana indirip
tuz ve gazyağı aldı peştemallere sarılı
kırmızılı sekiz kadın aynı çeşmenin başında
çarıklarını ve çoraplarını çıkarıp
sepetlerine yerleştirdi.

Bir kez olsun şikayet etmediler
oğulları ve kocaları ölene dek sustular
dağlar ve arkası görünmeyen ağrılar
onlarındı
kapının arkasında beklemekten
sapı çiçeklenmiş baltalar onlarındı…
sekiz kadın dağlara doğru kayboldu
bir kaybolmak buldu kendine kadınlar

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

Görsel: Ahmet Avcu

SELİKA – Şeref Bilsel

seref-bilsel-selika

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
gittin niyetsiz bir şafakla söyleştin
ıslak pervazlarda gülüşün kaldı
yağmurdan önce saçların
ateşte kızarmış güllerin vardı

Sen susadıkça bir ceylan ölürdü apansız
dilek ağaçları sökülürdü yamaçlardan
kıyısında dinlendiğimiz zerdali
saraçlar çarşısında yakalanırdı
ruhunun ritmini sunarken kayışlara
ben boğulurdum sen susadıkça

Gözlerin ertelenmiş bir bahardı
rıhtımsız gemilerin süslendiği
sarı divanlarda yasaklar
açılmamış nevresimler ve muskaların vardı
durmadan yağmalanan bir şeydi akşamlar

Kayalıklarda dinlenen bir şarkıydık
yoksul adamlar bilirdi yüzümüzü
usulca dağlara çektiler bizi
bilmediler, bilmesinler
hangi gülün kokusundan zehirlendiğimizi

Kime yenilmeliyim söylemiyor toprak
papatyaların kehanetinden yorgunum
yorgunum yüzüme defnedilen mahşerden
niyedir bilmiyorum ama
geceyarısı şeytan deresine vuran
ayışığına teslim ediyorum seni

İlk defa kendimi yenmekten dönüyorum
kendime gelirken senden gidiyorum
yüzün silinmiyor akşamlarımdan
ellerimde ayrılıkların esmerliği varken
sen de git selika git
kendini de götür giderken

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

karada – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL KARADA

Bu yağmurdur
usul, ince, arada

Boynum, belim, ayağım
bu yağmurdur
yalan söyler, doğru susar
ben sudayım, anam babam karada

Bu yağmurdur
akıl alır yürek verir
ince hesap aşk düşürür darada

Bu yağmurdur
köy batırır, sehpa taşır
ayrılanı gülümsetir yarada

Bu yağmurdur, kar olsaydı erirdim

İnce kurşun, nice hesap
görmüş vermiş
gökyüzü var gökyüzü var
arada

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

 

neyin gecesi – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL NEYİN GECESİ

Şimdi bunca ses birikti aramızda
senin kıyılarına vuran güneş
bende kışlıyor gün ortasında
şarkılar siliyor sende toplanan akşamları
dünya bir daha dönmeyecek biliyoruz
ses yoğrulmayacak söz olmaya

Ben geçtim o büyülü sulardan
elleriyle köpürttüğü akşamın
camları küskün, pervazları tenha
evlerin bir sessiz değirmen olduğu
ben geçtim o yanık tuğlalardan
kar içinde, alıngan, sabaha karşı
kadınların er niyetine avlularda
doğrulduğu.

Sen geçtin mi sana gelen hülyâdan
mektupların harf harf terlediği
gözleri batkın, sesi kırgın
gençlerin dövüşerek çiçeklendiği
sen geçtin mi uyku tutmaz bayırlardan
aşk içinde, kıpkızıl, akşama doğru
yorgunların ses altında boğulduğu
dünya denen lügâttan

Bunca kül bekledi aramızda
şimdi yakınlar bekleyecek

Biz burada, bu yangında ne arıyoruz
neyin gecesidir bu yakamıza yapışan
ya gözlerimiz
gözlerimize bakmaya kim gelecek?

Şeref Bilsel
-Dünyanın Külü-

cetvel – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL CETVEL

Her gün kendine çekiliyor yeniden
zaman mermere çekiliyor
mermer gölgeye, yağmur
kurtulmak için yağıyor

Her şey kendine yağıyor yeniden

Yaz yaprağa çekiliyor yaprak toprağa
dünya kurtulmak için dönüyor

Her şey kendine dönüyor yeniden

Keman sese çekiliyor
ses ormana
mum kurtulmak için yanıyor

Her şey kendine yanıyor yeniden

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

gidecek yerimiz yok – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL BAŞKA GİDECEK YERİMİZ YOK DİCLE ORHAN KÖSE

Adamlarını topla! dönüyoruz
bir ağaçla yatmış gibi kör
çığlık içinde ömrümüz

Dilimi yuttum, ağzımda
dicle kokan bir ırmak sesi
çok çiçeksiz kıyılarım
yağmur yağacakmış hafta sonu
ve değişik şeyler… ne fayda!
adamlarını topla!
geri dönüyoruz sevgili neşe
tanıdığın sulardan, dağlardan
helallik al, gelmesin peşinden
yanık mektuplar
ölmeyi göze alamayan dünyaya gelemez
işte bu yüzden
yaşayan kimse yok ortalıkta

Adımlarını topla
gidecek yerimiz yok kalbimizden başka

Şeref Bilsel
– Sürgündeki Rüzgâr-

(c) Orhan Köse … Dicle…

 

üşümek – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL ÜŞÜMEK

Kendi boşluğundan kaçanlar
boğulmaya gider bir başkasına
kanatır bazı kuşluk vakitlerini
yolları ve gülleri yanlış tutanlar
inerler sulara yaslanmak için
inerler… ama boğulmak
kolsuz bir insanın evinde ne arar

Kendi derinliğinden kaçanlar
boğmaya gider bir başkasını
yan yana ağlaşan ırmaklar gibi
usulca seslenir hâtıralara
siyahtan düştükçe süslenen kırlar

Kendi sesinin ayazından kaçanlar
tutsun kendini birazdan kar yağar
kar tutsun kendini… ama üşümek
yanmış bir evin adamnda ne arar

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

neyin var – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL NEYİN VAR

Kırılan yerlerine dön!
dumanlı şarkıların kapattığı
gölgelen… kirpiksiz kalma
kolların kısalmasın üzütüden
serinlemek için göğe doğru
sen de sarılacak bir ağaç bul

Şehirden dön!
baltayı ayır evinden
kendini bir vakitçiye bırak
zamanı bozulmuşsa gövdenin
arkana bakma!
annenin hırkası siyah

Ömrün kendinden gayri her şeye çadır
zarfların seni çizdiği mevsimler olur
dinlenmek için dağlara doğru
sen de tırmanacak bir şeyler bul

Kimse bir vakti unutmaya yanaşmaz
akşam, bilmez akşam olduğunu
iki dağ baktıkça birbirine
ağır ağır düzleşir hâtıralar…

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr-

dünyanın külü – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL

Bu yağmurda benden birileri sökülüp giderken
kırk yıldır ağırlandığım avluya dönüp
yüzüme eğilen akşamlar kirpik kirpik giderken

Dünyayı yakından görmüş bu kalem
ahşabın salındığı çarşılardan yürüyüp
ağaçların gençliğinden geçip giderken

Evlerin katlanmış kenarları yorgun
nice kül, nice tuz, nice gözyaşıyla
kardeşler küllenmiş hâtıralara giderken

Bize gündür gecenin omzundan düşen şal
sustuğumuz nemli odalar içinden
korkular kendini harflere vurup giderken

Duyarım sesi ayazda kalmış olanı
bir hançerin yamacında güneşlenen yara
gözler son defa gürültüyle kapanmaya giderken

Ben buraya daha önce de geldiydim
çok kırgındım, çok rüzgârlı ve zarif
uzun sürmüş bir ayrılığa yolluksuz giderken

İşte vardım eşiğine yaslı kalemin
ben demesem başkaları söyleyecekti
gördüklerimin içinde kördüğüm giderken

Söylenmeyecek sözler vardır yazılır
karanfil kopartılır dağlarından yalnızın
dünyanın külü ağzımda soğumaya giderken

Şeref Bilsel
-Dünyanın Külü/
Sürgündeki Rüzgâr-Toplu Şiirler-