HÜCREMDE AYIŞIĞI – Refik Durbaş

00

Sesimi sesinin üstüne koyma
kara gecede, karanlıkta, acılı
yüreğimde yeşerdiyse de alevi ölümün
kan boğmadı daha korkuyu
kırılmadı kin ve öfkenin fidanı

Sesini sesimin üstüne koyma
ağzımda prangası tutuklu rüzgâr

Yanlış arama ölümden başka
kurşuna dizilen resimlerde
acıyla örülmüşse cesetler
ve ağlıyorsa hücremde ayışığı
üzgün değilim, hüzünlü asla

Yanlış arama ölümden başka
sırtımda falakası tutuklu rüzgâr

Yüreğimde mezarlar açma artık
kazıdım hücremin duvarına çünkü
zamanı kucaklayan öfkemi
acıdan üretilen sesimi
gençliği damıtılmış günlerimi

Yüreğimde mezarlar açma artık
elinde kırbaçları tutuklu rüzgâr

Çıplak taş, demir kapı, sessizlik
korkuyu mu bekliyor o nöbetçi
niçin hiç konuşmuyor yıldızlar
şafak söktüyse nerde kar filizleri
uyusam uyansam her yerde bahar

Çıplak taş, demir kapı, sessizlik
sesimde zincirleri tutuklu rüzgâr

Tek değilim artık, çoğaldım ölüme
deli rüzgâr, çıplak suyun rahminde
artık ne hücrem, ne yalnızlık
eskisinden düşmanım karanlığa
ama hâlâ yanıyor yüreğimde işkence

Tek değilim artık, çoğaldım ölüme
yüzümde kelepçesi tutuklu rüzgâr

-Söyle kim hak kazandı ölüme

Refik Durbaş
-Hücremde Ayışığı-

MECNUN – Refik Durbaş

REFİFK DURBAK MECNUN

Bugün de geçti gitti hüzün içimden
ağzımın üşümüş tadından alarak
bir eylül esmerliğini
sesime or ve keman resimleri taşıyan
kalpazan afişler ve sevgilim gibi
bir sigaranın söndürülmüş sesi gibi
saçları örgülü duvarlar arasından
bu günde geçti o alkolsüz melodi

Ben ki yıllardır onun dizinde
kefensiz ve klarnetsiz uyumuşum
o imzasız ve tarihli mektuplarda
cumhuriyetime kılınç kuşanırken
söz söyleme hürriyetini ve bütün
hürriyetlerin kitaplara ad olan zamirlerini
başkent olan ünlemlerini
il ve ilçe olan fiillerini
ve hüzünle geçen bütün cümlelerini
resmi bir asker sıfatıyla kuşanmışımdır

İşte yine geçiyor caddeden
bayraklı elleri gümüş kalkanıyla
hüznün diktatör ordusu
kan verip sesleniyorum aydınlığımdan

Refik Durbaş
1971
-Kuş Tufanı-

GÜLÜN ADI NE – Refik Durbaş

REFİK DUBBAŞ GÜLÜN ADI NE

Yazdı. Bahardı. Gül verdim
yağmurun kamçısı yüzümde parladı
gece dişlerini geçirdi etlerime
yoksul sabahlar adına
ezilmiş geceler adına
yağmalanmış bir şafak adına
gün doğdu
budadım karanlığı gül verdim

— Gülün adı ne

İlk ışık demeti kuşlara düştü
gürledi toprak
suyun hasreti dindi
ağaçlar ellerini çözdü aydınlığın
gök gürültüsünün, ulu şimşeğin
mavi gözlü gül şurubunun
elma ve gül şurubunun
barış ve kardeşlik şurubunun
hasadını devşirdim
harmanını kaldırdım
gün doğdu
dirildi ölüleri şafağın

— Gülün adı ne

Kalçası geni dağlar uyandı
kalın kürklü ovalar
ihtiyar su
zulum üzre bir şarkı
bir yoksulluk ağıtı
umudun güvercinleri uyandı
gün doğdu
kalbim

— Gülün adı ne

Bir muştudur bu :
geceden artan gündüze
samandan artan buğdaya
yazdan artan bahara
buluttan artan yağmura
işten artan alınterine
gülden artan umuda

Bir muştudur bu :
kızların kirletilmiş anısına
balkonlardan düşen çocuklara
anne zamanına
baba takvimine

Bir muştudur bu :
şafaktan artan ölülere

— Gülün adı ne

Sabahtır, sevgilim
bir şahin yavrusu
kuş kesimi
yaprak dökümü
ses birikimidir
kalbim
güneşe serilmiş salça
iste kurutulmuş patlıcan
ipe dizili bamya
tarhana
ve tandır ekmeğindeki alınteridir
kalbim
yoksul sabaha umut
direnen geceye alevdir

Sabahtır, sevgilim
vuslat üzre bir şarkıdan
bir eli Hınıs’ta gül devşirir
bir eli saçlarının arasında
her akşamüstü pencerededir
her gece bahçelerin koynunda
yoksulluğun kadirbilir koynunda
yalnızlığın acımasız koynunda
kuş besler, gül emzirir

Sabahtır, sevgilim
bende kalır bedeni
uykusu Dicle’den, Fırat’tan gelir
hicran üzre bir şarkıdan
gün vurmuştur dağlara
uyanırım
evlerin saçını tarayan rüzgâr
serinliğimi tazeler ve kaybolur ufukta
bende kalır dikeni
kokusu Van’dan, Suvaz’dan gelir

— Gülün adı ne

Öğleyin
Ardahan’la Kars arasındadır

İkindileyin
can ile canan arasındadır

Akşamleyin
cennetle cehennem arasındadır

Geceleyin
toprağın sesini yontmaktadır

Ey tabutunu gökten indiren
zar tutmayan öfke
bilenmiş hınç
yaşlı hüzün
gün doğdu, uyandım
yüzümde bir yıldız yağmuru
kıyamet sûresi kuşlar
ve sevgili bahardır
ey zamansız geçilen hayat
hileli su
hayın rüzgâr
zalım dağ
durmadan tırnaklarını kemiren
ve sınıfta kalmış ey çılgın ayışığı
gün doğdu
kıblem, gül sesidir artık
kâbem, gül bahçesi

Bir muştudur bu :
atmaca başlı çocuklara
günah biçen babalara
yalnızlığı küllenmiş kızların
annelerden geçen mezarlarına

Bir muştudur bu :
habersiz gelen konuğa
onurlu alınterine
bedeli ödenmiş yoksulluğa
sevda üzre bir şarkıdır
aydınlığına inancın
belâsına karanlığın
can ile ödenen rüşvete
zulum üzre bir şarkıdır
dağlarda gürleyen sese
yürekte çağlayan suya
can ile beslenen canana
umut üzre bir şarkıdır

Bir muştudur bu :
şafakta açan rüzgâra

— Gülün adı ne

Gün doğdu. Uyandım
acının hançerini biledim
umudun kazmasını biledim
hayınlığın tırpanını biledim
zulmun kılıncını
aşkın hızarını
sevdanın bıçağını
öfkenin baltasını yeniden biledim
dikensiz aydınlığım uyandı
toprak, memelerini dayadı ağzıma
yüzümde bir gül demeti
ağaçlar
ve kuşlar

— Gülün adı ne

Yazdı, Bahardı. Gül verdim
yağmura da gül verdim. Kar altında
umudunu toprağa ekenlere de
çilenin buğdayını biçenlere de
acının şerbetini içenlere de
ol esrar-ı aşk üzre berdûş
bir uslanmaz sevda için hû çekenlere de
uyudum uyandım gül verdim

Gün doğdu. Kalbim
artık mahkûm değil yalnızlığa

Refik Durbaş
– Kalbim Artık Mahkûm Değil Yalnızlığına / Hücremde Ayışığı-

BİR DAĞ YAMACINDA

REFİK DURBAŞ BİR DAĞ BAŞIINDA ©Svetlana Ivanova

___ Harun Karadeniz’e …

Bir dağ yamacında durmuşsun, rüzgârın tükenmiş
kuşların ve ağaçların sesi tükenmiş içindeki sessizlikte
yağmur yağıyor
kuşların, ağaçların, toprağın sesine değil de
kirpiklerinden süzülen buhara yağıyor sanki yağmur

dağlarda boy veren yollara
yollarda rehnedilmiş kamyonlara değil de
garibim şoförlerin uykusuna
mâvinlerin gözbebeklerindeki ışığa yağıyor
yüzünden çağlayan pınarlara değil de
yüreğinden çözülen rüzgâra yağıyor sanki yağmur
bir dağ yamacında. Elini uzatıyorsun
parmaklarına değdi değecek bir gökyüzü uzakta
alnına kondu konacak bir atmaca yanıbaşında
saçlarını öptü öpecek bir hüzün kollarının arasında

Bir dağ yamacında durmuşsun
yüreğinde tarifsiz bir telaş
sılan da tükenmiş vuslatında

Bir dağ yamacında sis içinde ladinler
mavi gürgenler
yeşil köknarlar
sarı ıhlamurlar
kavaklar

Bir dağ yamacında yeraltındaki tohumdan
göğün derinliğindeki turnalara kadar bütün kuşlar
sararmış üç beş parça bulut
yaylalar
sis içinde

Dünya sis içinde ve sen yüzünü yıkıyorsun bir serin pınarda
atardamarları kesilmiş bir dağ yamacında
meyva da tükenmiş tohum da, bir kolun kesik

Bulut diyor ki:

“Daha yeni düştüm derde
yem olurum kuşa kurda
yüce dağlar oldu perde

İhtiyarlık şu canıma
yoksulluk ocağıma
kar yağdı ömrüm bağına

Gönül bağım talan oldu
seviyordum yalan oldu
seni benden alan oldu

Nerdesin söyle canım nerdesin
akşam oldu karagözlüm nerdesin”

Akşam. Hasadını devşiriyorsun zamanın bir dağ yamacında
ışıklar içinde yüzün
yüreğinde tarifsiz bir telaş, yağmur yağıyor
canla dölleniyor tohum
kanla sürülüyor tarla
alınteriyle biçiliyor başaklar
kuşların, ağaçların, toprağın sesini dinliyorsun
akşam, bir dağ yamacındasın, rüzgârın tükenmiş
kuşlar
ağaçlar
yıldızlar ve bütün kainat sis içinde oysa
yalnız sessizlik soluk alıyor
yaz mı bahar mı belli değil
akşam
umut da tükenmiş umutsuzluk da

Gündüzün sis içinde
gecenden çalınmış yıldızlar
bir dağ yamacında

Su ağır ağır akıyor
ses ağır ağır
elektrik ağır ağır akıyor bedeninden
ihanet ağır ağır
bir dağ yamacında

Bileğindeki kelepçede binlerce kuş resmi
binlerce defne dalı
duman artığı
falaka
şok

Saçlarını tarıyorsun arkası kuşlu bir aynada
yüreğinde tarifsiz bir telaş
yaz da tükenmiş bahar da, bir kolun kesik

Rüzgâr diyor ki :

“Daha sonra da bayıldım. Ayıldığımda kendimi yarı çıplak yerde sular içinde buldm. Beni zorla yerden kaldırıp koşturmaya çalıştılar. Bir yandan da belden aşağıma tekmeler indiriyorlar, copla kafama vuruyorlar, duvardan duvara çarpıyorlardı. Daha sonra ellerimi zorla zapdederek, sırayla ellerimin üstüne ve içine copla vurdular. Bütün bunlardan sonra vücudumun her yanı şişmiş, morarmış ve ayaklarımın üzerine basamaz hale gelmiştim.”

Bir dağ yamacında durmuşsun, rüzgârın tükenmiş
zaman akıp geçiyor, bir karanlık kalıyor ardında
koca Munzur’la yaşlı Süphan’dan, Toros yaylağından
Bir karanlık Zonguldak’ta maden ocaklarında
alevini çalıyor kömürün
bir karanlık Amasya’da, Manisa’da
özsuyunu çalıyor elmanın, üzümün
bir karanlık Adana’da, Aydın’da
umudunu çalıyor pamuğun
bir karanlık Konya ovasında, Pasin yaylasında
bereketini çalıyor arpanın, buğdayın, yulafın
bir karanlık Divriği’de, Raman dağlarında
tohumunu çalıyor petrolün ve çeliğin.
Bir karanlık bıldır gittiğin gurbetten özlemini çalıyor vuslatın

Ateş
değer değmez fitile
patlıyor dinamit

Birden patlıyor grev
gece vardiyasında
davul
zurna
halaylar

Birden patlıyor grev
artık çalınmayacak alınteri
kömür, elma, üzüm, pamuk, arpa, buğday, petrol, demir
işgücü
elemeği

Dünya sis içinde ve sen onurunu işliyorsun bir mavi tuluma
zaman akıp geçiyor, bir direnç, bir inanç kalıyor ardında
bin işkence yüz bin hücreden, bir kolun kesik

Sevda diyor ki :

“İşkence, görevli bir memur ya da onun gözetiminde bir başka kişinin, herhangi bir insana bedensel ya da fikrî acı ve ıstırap verecek bir eylemdir, ve bu kendisine işkence yapılan kişiden bazı bilgiler almak ya da onu itirafa zorlamak veya onu cezalandırmak ya da sindirmek amacıyla yapılmaktadır.”

Ölüm ilgilendirmiyor artık seni, cinayet ilgilendirmiyor
bir dağ yamacında, pınarlar kadar berrak bir şafakta
köylüler geçiyor Zapsuyundan ve tanıyor seni
işçiler geçiyor Eyüp’ten, Kartal’dan tanıyor seni
ölüm geçiyor atardamarlarından ve tanıyor seni
kuşların, ağaçların, toprağın sesini dinliyorsun.
Ölüm ilgilendirmiyor artık seni, işkence ilgilendirmiyor
ışıklar içinde yüzün
yüreğinde tarifsiz bir telaş
sabah, vardiyadasın bir dokuma tezgâhında
öğle, bir yürüyüştesin pankartlar afişlerle dalga dalga
akşam, nöbetini tutuyorsun bir grev çadırında onurun
rüzgâr tanıyor seni
bulut tanıyor
elini uzatıyorsun bir dağ yamacında, bir kolun kesik

Neşter
yarıyor karanlığı
ve birden boşanıyor gözlerinden karanlık

Yağmur diniyor
birden ışık içinde
köknarlar
gürgenler
ceylan bakışlı kavaklar

Sis dağılıyor, rüzgâr külünü savuruyor bulutların
birden ışık içinde
alınteri
inanç
bilinçle örülü duygular

Bir mermi daha sürüyorsun ve basıyorsun tetiğe
bir dağ yamacında, yüreğinde tarifsiz bir telaş
ölüm de tükenmiş ölümsüzlük de, kolun kesik değil ama

Ateş diyor ki :

“Kendini halkın bağımsızlık ve devrim
kavgasına adamış, antidemokratik baskı ve uygulamalar sonucu bir yurtsever arkadaşımızı daha kaybettik. Ailesine ve tüm devrimci arkadaşlarına başsağlığı dileriz.
Cenazesi yarın….”

Refik Durbaş
-Çırak Aranıyor-

©Svetlana Ivanova

 

DİLEKÇE – Refik Durbaş

REFİK DURBAŞ DİLEKÇE

Anılardan ses koridorlarından değil
aydınlıktan, umuttan gelirsin
rüzgârlara serinlik fotoğrafları
karanlığa bulutlar düşer
şafağın kalesini yıkar da giderim

Dağlar uyanır
sokakları akşamdan, kuşları çığlıktan
seni yanlızlığımdan dokunurum
dağılır şehrin yanağındaki gül lekesi
balkonlara çocuklar asar da giderim

Soyunsan yüzünde nergisler açar
memelerinin ufkunda
kuş olur boyarım dudaklarını şehvete
sevdalara, zulümler biter bir gün
yaz gelir dağları okşar da giderim

Gökyüzü kuşların gelinliği
senin gelinliğin evlerdir
sevdam
bir deli şehirdir yüreğimde
yüzüne şiirler oyar da giderim

Hasretimden elbiseler biçerim sana
gelir dalgınlıma yaslanırsın
karanlık heykeller, serinlik tacirleri
ucuz anılar ağlarken ardımda
yanağını usulca öper de giderim

elbette dahildir sevdamıza
milli savunma vergisi
ve yalnızlığı anlatan şiirler
gökyüzü aydınlık, su serinse şimdi
Yüzümü ayrılığa çizer de giderim

Refik Durbaş
-Kuş Tufanı-