KÜLHAN ŞİİR – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM KÜLHAN ŞİİR

Kurutursun beni, böyle bakma
Gecemi gündüzümü dağıtırsın

Ağlatırsın
Ardımdan çoluk çocuk söz eder
Geçemem sokağından, yolum değişir

Soldurursun beni, böyle bakma
Ne kaşımdan korkan kalır
Ne sözümden ürken
Parça parça çürütürsün

Öyle bakma dişin dişin
Isır ısır,
Yüreğimi undan ince öğütürsün
Rüzgârında tozutursun

Hasretine boyun bükmek bana yetmez
Bırak ele güne karşı
Yalnızlığım bıçkın dursun
Öyle bakma

Çıran olur tutuşursam
Dilden dile tüter isim
Uzun süre taşıyamam ben bu yası
Öyle bakma, öyle ceylan
Öyle mahzun

Delirtirsin beni, öyle bakma
Ne gecenin yıldızından
Ne dağların ayazından yönüm kalır
Kahra düşsem iflah olmam
Erik dalı bile beni tefe alır

Bırak ıslığım dudağımı külhan sansın
Atmacaya çığlığı, çakıla keskin ağzı
Denize dalgaları, dağlara uçurumlar
Dala kar altında direnen filizleri yakışır

Bakmasına bak da
Açık verme, izi bizde gizli kalsın

Nihat Behram
-Çıkmak İçin Bu Karanlıktan-

Taşkın Şiir – Nihat Behram

Taşkın Şiir – Nihat Behram

Yağmur yağsa, sağnak olsun isterim
Dere köpük köpük aksın, toprak
Nefes alıp göğe baksın

Rüzgâr çıksa, ağaçlar ıslıklansın isterim
Kanatları ışıklanıp, kırlangıçlar
Sürüsüne sürü katsın

Yola çıksam, dağlar taşlar sese gelsin isterim
Sürüp gitsin beni yamaçların şarkısı, ömrüm
Bir ucundan bir ucuna yeryüzü tütsün

Aşka düşsem, bağrım orman dilim ırmak olsun isterim
Dallar dalgalarla buluşsun, rüzgârında
Yarim uyusun

Yüksekteysem uçmak isterim
Kanatlanıp boşluğunda uçurumun, ruhum
Derinliği ölümüne tatsın

Alçaktaysam çıkmak isterim
Dişlenip tırnaklanıp, ufkum
Dorukların ayazına ulansın

Taşta bile taşmak isterim
Aşmak durgunluğu, nefesim
Köklenip çiçek açsın

Nihat Behram
-Çıkmak İçin Bu Karanlıktan-

ÖZGÜR OLSAYDIM EĞER – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM ÖZGÜR OLSAYDIM EĞER

Arılarım olurdu…iki kovan;
yamacında yaşardım bir tepenin
yokuşunu kekiklerin sardığı, düzlüğünü portakal;
kokusu yeterdi bana;
balını, bebek yüklü kadından yataktaki hastaya dek
tadının özleyeni kim varsa ona verirdim,
özgür olsaydım eğer.

Özgür olsaydım eğer işe dönmezdim hemen
dinlerken yarım kesip suyun öyküsünü;
karanlığın binbir canlı sesiyle
akıp giden derenin
büyüsüne sinerdim bütün gece.

Güvercinim olurdu…o da bir çift;
hayır hayır beyaz değil
kızıla çalmalı paçalı dişisinin kahverengisi
gökte bile parıldamalı,
sadece bağrı, alnı ve yanakları hafifçe beyaz;
erkeği tepeli ve tepeden kuğruğa silme siyah,
öyle ki, güvercin acemisi onu karga sanmalı
hatta kargalar kıskanıp kovalamalı;
göğe yükselirken kara bela
yuvaya inişlerinde kızıl sultan takla vurmalı;
aydan aya bir çift yavru alsam
kanatları gelenecek kendim bakar
uçma vakit çifter çifter çocuklara verirdim
özgür olsaydım eğer.

Özgür olsaydım eğer
fidanından büyüttüğüm ağaçlarım olurdu
biri nar, biri ayva, biri çağla
yerim vasa birer de karadutla kızılcık,
dört mevsim dallarında gülüşüm bana yeter
yemişini incitmeden toplayana verirdim.

Her adımda birbiriyle kesişen iki yolum olurdu
biri her gün dünyaya, biri her an evime çıkan;
ne arımın uzağında kalırdım ne narımın
ne çocuğumun ne daldaki tomurcuğumun
ne de derenin öyküsünü dinlerken
yedeğime indirdiğim şiirin;
sadece sevdanın ateşini solurdum
suda köpük, dalda çiçek, aşkta kuşa duran;
özgür olsaydım eğer.

Acı çalığı şu âlemde nasıl özgür olunur?

Nihat Behram
-Çıkmak İçin Bu Karanlıktan(2009)-

GÖZYAŞININ ÇAĞRISI – Nihat Behram

Yatağında mutsuz, yönüne küskün ırmak
olmadı hiçbir zaman. Yatağı ırmağın
tutuşkan dudağıdır, toprağıyla ince uzun
kıvrım kıvrım öpüştüğü yer!
Yatağından zorla ayırılmış ırmağın
suyunu ağlarken gördüm!
Yokluğuna ağlıyor dudağının,
bülbülün yanağında kurur gibi gözyaşı.

Ağlayan kuş gördünüz mü? Ben gördüm
üstelik kördü,
ötüşü daha yanık tütsün diye
asitli kıl iğneyle
gözlerini dağlamıştı ‘sahibi’ denen zalim,
ışığını çalanların karanlık iştahında ağlıyordu,
bülbüldü, sesine gömülmüş kalbiyle ağlıyordu
ırmağın dudağında çınlar gibi gözyaşı.

Bakarken gördüm erik dalına:
balının sızıdan sızan sesiyle zehirlenmiş bir arı
çiçeğinde için için ağlıyordu eriğin,
bülbülün kanadından düşmüş gibi gözyaşı.

İnsan kadar vahşi olmadı hiçbir hayvan,
ne sel öldürme istahıyla taştı yatağından
ne çığ katliam tasarladı yuvarlanırken!

Rüzgârın ıslığıyla süslenen sazlığı anımsar mısınız?
Çünkü yok artık, o da çalındı toprağından,
kireçleyip yaktıkları günden bu yana
temelinde yapayalnız inilder bir gökdelenin
bir de rüzgâr ve benim içimde,
sesten sese renkten renge
yok olmuş binbir canın hışırtısıyla,
arının, arıkuşunun, tırtılın, dikkuyruğun
balığın, balıkçılın
yokluğunda çınlayan gözyaşı gibi.

Taş utanır mı demeyin, ben gördüm;
evet evet, taşın bile insandan daha zarif kalbi var!
Tanık olup insanı tanıdığında
taş duvarın, haline şükrünü duydum!
Kanlı sırtımı dayadım onun hüznüne
bin kat güvenliydi işkenceciden;
hayatla arama örülmenin sisi vardı serinliğinde,
sazlığı kireçlenen üzgârın
kandan ve utançdan damlalarla
ağlayışı gibi derinden!

Peki ağlayan insan gördünüz mü hiç?
Anlamıyorum, bir ağızdan değil, tek tek yanıtlayın!
Anlaşıldı anlaşıldı, gördünüz!
Peki, bakarken ona gözyaşının neresindeydiniz?
Ya peki ağlatan insan?
Ses verin, gördünüz mü, ses verin
neredesiniz?

Nihat Behram
-Çıkmak İçin Bu Karanlıktan-

BİR BİR AKLIMA GELİYOR SEVDİKLERİM – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM BİR BİR AKLIMA GELİYOR SEVDİKLERİM

Kışsa, saçlarından karla geçişini rüzgârın,
saydam gökyüzünü, çatıları;
yazsa, feryat figan söküşünü şafağın,
akşamın tenden ateşi yüzüşünü,
boynunu, damağını sevgilim;
güzse, öterek pencereye gelişini bir kuşun,
kayaları, rengini kızılcığın,
dizlerini, bileklerini bir de;
baharsa, çiçeğin eğdiği daldaki ağırlığı,
yuvadaki kuşu severim;
sonra yavrusuyla karacanın, kekliğiyle,
bebeğiyle, fidanıyla
baharı ilk yaşayan canlı hiç sevilmez mi?

Yolu yordamı olur mu aşkın;
kendi başına buyruk öpüşleri severim,
bir de söğüt dalları gibi örtüşünü üstümüzü gecenin;
sonra altında sevgilim
balkıyan mercan hiç sevilmez mi?

Mertliği severim insanda;
sevinçte, umutta, amaçta diretmeyi,
düşse de eğilmeyen savaşçıyı severim;
buzula ve
kaynar suya alışkın gözlerini sevgilim;
ince hüneri sarp yollarda;
şefkati, merhameti;
ışımayı severim halkların hâlâ karanlık ormanında;
sonra fabrika duvarlarını dostlarla
afişlemek hiç sevilmez mi?

Az buz zaman değil ki
yüreğin iki vuruşu arasındaki an;
gürz gibi dövüşünü severim damarların gövdeyi;
kelebekten taze ellerini sevgilim,
bağrındaki kınayı;
sonra bir şiirin dibinde yatan
güneşli hülyalar hiç sevilmez mi?

Civcivleri,
yumşacık burnuyla oynamayı eniğin,
tayların sıçrayışlarını,
şüphesini tavşancıkların,
kıvılcımı,
ölümü göze alabilmeyi bir de;
yanağında yuvarlanan tadı sevgilim,
gözlerini sevinçle yumuşunu avcumda;
sonra, şurada bir üzüm salkımında çıkan
uçuçböceği hiç sevilmez mi?

Denizde köpüğün ışığa geçişini severim birbirine değince;
ırmakta çakılın kayayı eritişini,
göğü emişini ormanın,
kayada kartal
narda bülbül izlerini severim;
bir de hasretin sevgilim
boyunlarda dişle dindirilişini,
sevgiyi,
sevindirmeyi,
gülerken titreyen kirpikleri;
sonra, bir çocuğun
ağrıdan kurtuluşu hiç sevilmez mi?

Gül aşısını babamın ellerinde,
anamda içlenmeyi,
bağlılığı kardeşlerimde,
bir de seçkinleşip şiir olan kelimeyi Ataol’da;
harçlığıyla halka koşan dostları,
merakla eğilmeyi hayata,
onuru,
direnmeyi;
gömleğimi kokunla sarışını sevgilim,
ortak oluşunu severim kirazıma;
sonra, bir resimde ansızın
dalgınlaşmak hiç sevilmez mi?

Yavrulama aylarında hırçınlaşan uysalllığı severim;
serçeyi,güvercini,
hayatı kıskanışı düşmandan,
pençeyi,
diklenişi,
yılmamayı savaş günlerinde,
volta vurup dertleşmeyi;
soruşunu severim sevgilim
hayatla yarışmayı;
sonra, ayrılık günlerinde
yârin tasaları hiç sevilmez mi?

Koşmayı severim en çok körpe yoncalar arasında
yaşadığımı duyarak
söyleşe şakalaşa sevdiklerimle…

Nihat Behram
1973
-Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar-

SESLENİŞLER – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM SESLENİŞLER II A (2)

II
A

Kar aydınlığıdır,
sakin gece yarılarında
onun dudağına çarpıp yansıyan
kar aydınlığıdır

Kar aydınlığında
güpegündüz yıldızları tanıyan da
sustukça azdıran da bir teni
aynı dudaktır

Mahzun bir ceylânda dost kıldığı bakışı
hülyalıdır, uysaldır ama
gözevlerini besleyen yabanıllık ki
bazen volkanları ansıtır

Dalgınsa:
eğilip ikindi seslerine
yorgun düşmüştür acıyla işlenmekten;
şense:
coşkun bir kıpırtı iletmiştir
katılıp
gizlice
sefer günlerine

Haklı mıdır, haklı mıdır damarlarını geren
zonklatan duyguları?
(O ki ömrünü
ruhunun asla bastırılamaz
fırtınalarına adamıştır)

Korkaklık özüne nasıl ihanetse hayatın,
dünyayı merakla dinlerken gürültülerden
ona yılgın sokulmak
onu yanıltmak da aynı soydandır

Koşar (sekerek koşar),
koşuşu sevinçlerden yadigârdır;
gülerken oynaşır gibidir kirazlarla

Kar aydınlığında
boynunu göğe açarsa eğer
o zaman bilirim ki
karın altı bahardır

Nihat Behram
-Fırtınayla Borayla
Denenmiş Arkadaşlıklar-

HAYATIMIZ ÜZERİNE ŞİİRLER – Nihat Behram

83505705_2962380690438706_3230267009518272512_o

IX
KORKUSUNDA BOĞULAN
ESKİ BİR ARKADAŞA:

Hayat ihaneti er geç yanıtlayacak
ağır ağır yiyecek gözlerini kalbini
giderek ürkeceksin ağlar olmaktan
pörsüyen etlerinde buruklaşan duygular
tat vermeyecek sana

Doğan oğluna koyacağın ad
silâhına sarılıp
haykıran dostları hatırlatmayacak,
hızla yürüdükçe genişleyend
çiçeklerle örülmüş
bir bahar sabahına açılan patikalar
gçövdene belki acı
belki de utanç taşıyacak

Elinden tuttuğun kadın asla sevgilin değil,
düşün ki saçaklarda sevişen güvercinler
çardaklarda ötüşen serçeler bile
savaşın hasadına
daha çabuk alışacaklar

Ve hayat
“sevgilim” diyebilmek için
bileklerinde zircirle dolaşan arkadaşlara
uçsuz bucaksız denizlerden
yalçın kayalarla çevrili tepelerden
fırtınalar taşıyor

Sen ancak kendine yeteceksin,
oysa ölüm yetmiyor hayatı anlatmaya

Nihat Behram
-Hayatımız Üstüne Şiirler (1967-1971)-

NOKTA – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM NOKTA

İşte bir şehir daha bitti benim için,
biten bir şiir gibi…
İşsizim,
yalnız
ve parasız,
üstelik uzağında ülkemin
Ve kekremsi tadıyla otuz beş yaşın..

İşte bir şehir daha bitti benim için,
bilmiyorum
nasıl bir hayatın eşiğindeyim şimdi?
Her şeye yeniden başlamam gerek
tıpkı bir çocuk gibi..

İşte bir şehir daha bitti benim için
hüzünleri, sevinçleri, serüvenleriyle
hayata olan tutkum içimde tek dayanak
bir de bir tren bileti cebimde.

Nihat Behram
Şubat 1982, Zürih
-Savrulmuş Bir Ömrün Günlerinden-

SESLENİŞLER – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM SESLENİŞLER II A

II
A

Kar aydınlığıdır,
sakin gece yarılarında
onun dudağına çarpıp yansıyan
kar aydınlığıdır

Kar aydınlığında
güpegündüz yıldızları tanıyan da
sustukça azdıran da bir teni
aynı dudaktır

Mahzun bir ceylânda dost kıldığı bakışı
hülyalıdır, uysaldır ama
gözevlerini besleyen yabanıllık ki
bazen volkanları ansıtır

Dalgınsa:
eğilip ikindi seslerine
yorgun düşmüştür acıyla işlenmekten;
şense:
coşkun bir kıpırtı iletmiştir
katılıp
gizlice
sefer günlerine

Haklı mıdır, haklı mıdır damarlarını geren
zonklatan duyguları?
(O ki ömrünü
ruhunun asla bastırılamaz
fırtınalarına adamıştır)

Korkaklık özüne nasıl ihanetse hayatın,
dünyayı merakla dinlerken gürültülerden
ona yılgın sokulmak
onu yanıltmak da aynı soydandır

Koşar (sekerek koşar),
koşuşu sevinçlerden yadigârdır;
gülerken oynaşır gibidir kirazlarla

Kar aydınlığında
boynunu göğe açarsa eğer
o zaman bilirim ki
karın altı bahardır

Nihat Behram
-Fırtınayla Borayla
Denenmiş Arkadaşlıklar-

Bir Veda Havasından Aysız Sevinçsiz Kelimeler – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM BİR VEDA HAVASINDAN AYSIZ SEVİNÇSİZ KELİMLELER

Yıllarımın en acar
en uçarı
duyguları
nasıl da yüreğimin en kırçıl
en acımsı
yaraları oldular
Bu ne yaman
bir rüzgâr?
Sanki gök
bir uçurum..
Bulutlar
kırlangıçsız
ışıksız..
Kırağı vurdu kıra..
Dal sızlanıp kurudu..
Köreldi
kökleri nanelerin..
Itır
kokusundan soğudu..
Bu ne sakar bir duygu?
bir yanı
yangınlanır
parıldar
Bir yanı
can atar solgunluğa..
Kırağı vurdu..
Söndü ateşböceği,
dağıldı ürpertisi ruhuma..

Bir karartıdır artık
en körpe tomurcuğun
en narin gözeneği..
Elveda nazlı bebek..
Elveda kelebeğim..
Yüzünü gecelerin
ıssız boşluğuna gizleyip
için için ağlayan
yanık gelin
elveda..
Yazık ki
bağrımda uğuldayan
huysuz
uykusuz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Geçip gidiyor işte
günler
hiç durmadan..
Dilerim
tozlanmasın yeniden
özlemindeki uyum
o hırçın inceliğin
karlanmasın bir daha..
Ne benimle acılan
ne ömrün acılansın..
Bağrımda uğuldayan
aysız
sevinçsiz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Elveda mavi çiçek..
Elveda tarla kuşum..

Nihat Behram
1978
-Irmak Boylarında Turaç Seslerinde-