Mektup – Ahmet Muhip Dıranas

AHMET MUHİP DIRANAS MEKTUP

Dost, dost diye deli derviş gezdiğim,
Bir ağladığım, bir güleyazdığım,
Adını dağa taşa kazıdığım

Benim bir tanem dost, gözümün nuru!
Tutmaz elim, topal ayağım uğru,
Amansız kara bahtımdan ötürü

Kan ter dolandığım yollar gölgesi,
Kara ekmeğimin akça mayası,
Susayınca çağıldak sular sesi,

Ay aydınlığım, gün ışığım, canım,
Bayramım, bolluğum, yemişim, yenim
Göz yaşımı gözden gizli silenim!

Pek garipçe kaldım köyümde ıssız,
Otsuz ocaksız, akılsız, ayvazsız.
İki elin kanda olsa durma tez

Dağ başını duman almadan beri,
Eyüp sabrım, eyi düşlerim yoru,
Yet bu yana! Avareyim, yet, yürü!

Ahmet Muhip Dıranas
-Bu Köyün Bir Garip Kişisi-

Mektup – Ülkü Tamer

ulku-tamer-mektup-not-olarakby-sandra-lund

Yıllar bana senin adını unutturmadı dostum
gözlerimin içinde duran ve herkese kendini söyleyen adını.
Senin adını mırıldanıyordum öğle üstü
hava o kadar sıcaktı ki, saçlarımın arası bile güneşlerle doluydu.
Dağ çiçeklerinin arasından geçtim, dereye ayaklarımı
soktum, durmadan senin adını mırıldandım.

Dostum,
kaygılar, yolculuk edecek köşe bırakmadı sana,
toprağın altında bir kulübeye kapattı;
o kulübenin duvarlarını sessizlikle örmüşler, bu yüzden ses
geçmiyor içeriye,
duvarcılar erimiş malalar kullanmışlar duvarları yaparken,
çekülleri küftenmiş, sık sık dağılırmış.
ama sessizliği üstüste koymayı başarmışlar.

Biliyorum, çıkman zor olacak aramıza,
ama yine de yazmak istedim,
geçenlerde gölgeni gördüm caddede, beni adım adım izledi,
oturduğum koltuk oldu sinemada,
benimle birlikte bir kitabın ilk sayfasını imzaladı,
denizde çabuk üşüdü, gülümseyerek kurulandı,
güzel bir gölgeydi, kendini benden esirgemedi,
içiçe yaşadığım için gölgenle
yazmak istedim sana.

Her şeyden önce şunu unutma:
korkuların da tadına varacaksın,
daha doğrusu, o korkular anlamsız gelmeye başlayacak sana,
korku bile olmayacak,
işte o zaman öfkeni kullanabilirsin dostum,
kayıtsızlıklardan geçerek edineceğin öfkeyi.
Bunun için genç olman gerekmez,
sana orta yaşlılardan birçok örnek verebilirim,
hem hiçbir şeyin vakti geçmemiştir ki,
daha 1970 yılındayız,
yılların en gencinde.

Duvarları sessizlikle örülmüş kulübe yapmak kolay değildir,
o duvarlı yıkmak belki daha zordur,
ama senin gibi bir insan için kulak kesilmek, bizim
fısıltılarımızı bile duymak kolaydır,
bana inan dostum,
şimdiye kadar hiç kandırmadım seni,
kolaydır diyorum onurlu bir insan olabilmek.

İki fotoğraf gönderiyorum sana.
Birini bir dergiden kestim,
1919’da Amerika’da çekilmiş, Nebraska’da
bir zenciyi linç edenlerin, yakanların yüzlerini göreceksin,
ama seni bilirim dostum,
o yüzlerin arkasında gizlenen filigranlı hışırtıyı hemen duyarsın
ve geceye nefretin beyaz karıncalarını dağıtan
kutsal alevi hemen hatırlarsın.

Bizim kelimemiz sevgidir,
ama sözlükte nefret daha önce gelir;
elinde çiçeklerle fotoğrafçıya poz verenlerden
bu eşsiz fırsatı kaçırmamak için başını uzatanlardan,
plajda resim çektirir gibi kasılanlardan nefret et,
bunlar zavallı kuklalardır diye düşünme,
zavallılar bir zenciyi yakabilir belki,
ama tarihin sayfalarına et kokularıyla burun buruna geçmez.
Bu alçakların köpekliği yüreklendiriyor ustalarını,
nefretimiz onların arasından süzülüp sevgiye dönüşecek.

İkinci fotoğraftaki katillerle biraz daha acıyarak bakabilirsin.
Vietnam. 1965. Bir Amerikan müzikalini seyreden askerler.
Akıtılmış kanları su diye kullanan pirinçlerin üstünde çektirmişler bu fotoğrafı
Kim bilir, belki başka bir müzikali seyrediyorlardır bugün Kamboçya’da
yarın bir başka ülkeye taşınacaklardır;
milyarlarını çoğaltmak uğruna Bob Hope
ulusal kıyafetler giyerek güldürmek için onları
arkalarından o ülkeye taşınacaktır.
Kulakları çığlıkları duymayacaktır artık,
kolları bağlı beş yaşındaki çocukların şakaklarına namlu dayarken
“Amerikan hayat tarzı”nı yansıtan espriler patlatacaklardır.
Asya ormanlarının yeşil yapraklarından dolar süzülmesine yardımcı
olacaklardır.

Sevgili dostum,
benim mektubum değil, bu fotoğraflar birer hançer olsun sana,
dünyanın acısından renk kapan birer hançer.
Tükür bu fotoğraflara, duvarlarını kazımaya başla,
taşa sürünen bıçağın sesi bir dinamit gürültüsüne dönecek,
göreceksin,
içindeki inilti bir haykırış olarak yükselecek dudaklarından.

Ülkü Tamer
-güneş topla benim için-

Mektup – Mustafa Köz

MUSTAFA KÖZ

Sana bir dağ yolluyorum bu mektubumda, diyor
Bismilli Zeyha. Ardını vermiş oturur yakılmış bir köye
bir ovanın çocukluğu, fiğ tarlası dalayan kerkenez.
Aşk ki toplama kampıdır, sevmişim seni
bir nehrin yatağıydık, üstümüzde gül toplayan gökyüzü
zulümler halk edilmiş bir ülke
nasılız, niceyizdir ölüm hak, hayat zinhar
burda taşlar bile savaşıyor el hakkı için
bizim değil ay ondördün, yıldız saçak, kızkuşağı
sen gör kendin iyi, şehirler ekmeğisin
mayası benim Dehran, gönlümün kocalığı
tez gelen, ivren gelen, ağıma ataş düştü

sana bir dağ yolluyorum bu mektubumda,
üç kardeşi vurulmuş, birisin yoksul üşür.

Mustafa Köz
– esrar perdesi / Çigan Şiirleri-

Mektup – Murathan Mungan

MURATHAN MUNGAN MEKTUP
boş bırak düşlerini
ben geleceğim
kucağımda yaratmanın sevdaları
ve akşamüstlerinde sonlu bekleyişlerin karanlığı
tahta pervazlara takılı kalmış çınar gölgelerini kanattığı
hiç yaşanamamış Nerime Sultan anılarını dürüp
ben geleceğim
arnavut kaldırımlarının taşıyamadığı yükümle
kendimi yine bir yerinden söküp
kırık dökük sevgilerin ut tellerinde tınlayan
o veremli yazgısını
yine de bir çiçek gibi iliştirip gönlüme
o yalnızlığı Bizans’tan kalma İstanbul gecelerinin
sokak camlatan yağmurunda
kendimi ağır bir yük gibi çeke çeke
Emirgan sırtlarından yorgun ve telaşlı
biraz daha eskimiş, biraz daha solgun ve biraz daha acılı
ben geleceğim
dolu da olsa yaşlanmış kucakları
sahici ve acıtıcı gözyaşlarını bir mahsup gibi
taşıya taşıya acılar defterinde
kimselere göstermeden usulca ve çok saklı
ben geleceğim
bir ticaret kentine

Murathan Mungan
– Eski 45’likler –

Mektup – Abbas Sayar

ABBAS SAYAR MEKTUP

1.
Uyanık gecelere şarkılar söylüyorum
Sabahlara dek,
Seni kimse;
Benim kadar sevmeyecek…

2.
İçimde bir meltemsin
Ilık ılık esen
Gözlerimi kapasam sen,
Açsam sen…

3.
Pencere önündeki saksı
Çiçeğini senin için açacak,
Ben bir donuk yıldızda oturuyorum,
Geceleri gökyüzüne bak
*
Geceleri gökyüzüne bak,
Gözlerine bir nokta ışık oturacak…

4.
Sesin oda boşluğuna takılı
Gözlerinin rengi başucumda
Yaşamak takılıp gitmiş peşine
Aşkın avucumda

5.
Şimdi sen uykudasın
Belki de geceyi üçe böldün.
Birinde hayalledin gönlünce
Birinde uykuya yatkın geldi için
Son birinde rüya gördün.

Kahverenginin en güzelini arıyordun
Dudağınla bakarken insanlara
Saçında kıvırcıklığı tarıyordun.

Şimdi sen uykudasın
Ay başını alıp gitmiş
Yıldızlar oynaşır mavilikle
Gecenin şüphesi bitmiş.

Öylesine sarmaş dolaş oldu dünya
Atmıyor adımını sensiz
Yürüyor bir büyük ışık boşlukta
Bedensiz…

Abbas Sayar