Kum ve Köpük’ten – Halil Cibran

HALİL CİBRAN

Sokaktan gelip geçenleri seyretmek için
pencerenizin önüne oturmuş olabilirsiniz.
Ve seyrederken de,
sokağın bir başından bir rahibenin,
öteki başından da bir fahişenin
geldiğini görebilirsiniz.

Ve safça kendi kendinize,
“Bir ne kadar soylu, iffetli
ve öteki ne kadar bunun tersi!”
diyebilirsiniz.

Fakat şimdi gözlerinizi kapatın
ve dinleyin, bakın, boşlukta bir sesin
kulağınıza şunu fısıldadığını duyacaksınız:

“Bu kadınlardan biri beni dualarında arıyor;
ötekiyse çektiği acılarda.
Her ikisinin gönlünde de
kapası açık tutulan bir köşk var benim için.”

Halil Cibran

**

Gençliğe ve gençlik hakkında
kuşatıcı bilgiye,
bu ikisine aynı anda sahip olunamıyor.

Çünkü gençlik, kendini bilmek, kavramak için çok meşgul,
bilgiyse kendini yaşamak için çok meşgul.

Halil Cibran
– Kum ve Köpük-

 

ÇİMEN YAPRAĞI – Halil Cibran

HALİL CİBRAN ÇİMEN YAPRAĞI

Bir çimen yaprağı, güzün
bir ağaç yaprağına kısık bir sesle,
“Düşerken ne kadar da çok
gürültü yapıyorsunuz
siz güz yaprakları!” dedi,
“Mahvettiniz bütün kış rüyalarımı.”

Kendini aşağılanmış hisseden
ağaç yaprağı,
“Bayağı yaratık, ayak takımı seni!
Zevksiz, sinir şey, ne olacak!”
diye karşılık verdi,
“Yukarılardan haberin olmadığı için,
sesin de yüksek çıkmıyor,
müzik nedir bilmiyorsun,
nasibin yok senin güzel şeylerden.”

Bunları söyedikten sonra
ağaçtan aşağı bırakıp kendisini,
toprağa indi, güz yaprağı.

Ve hemen öyle derin bir uykuya
gömülüverdi ki,
ancak ilkbahar geldiğinde uyanabildi –
ama, aa! yemyeşil bir çimen yaprağı,
bir ot olmuştu şimdi.

Ve sonbahar geldiğinde,
kış uykusu yoklamaya başladı onu da.
Yukarılardan güz yaprakları
düşüyordu ağaçlardan.

“Bu güz yaprakları da,
ne kadar gürültü patırtı
yapıyorlar böyle,”
diye söylendi kendi kendine,
“Mahvediyorlar, tek kelimeyle,
bütün kış rüyalarımı.”

Halil Cibran
-Kaçık-

Çeviri: Cahit Koytak

VERMEK – Halil Cibran

image

Sonra varlıklı bir adam,
“Bize ‘Vermek’ten, söz et!” dedi

Ona da şunları söyledi, Tanrı-Elçisi:

“Sahip olduğunuz şeylerden verdiğiniz zaman
yalnızca küçük bir şey vermiş olursunuz
Ancak kendinizden verdiğiniz zaman gerçekten
ve büyük bir şey vermiş olursunuz.

Sahip olduğunuz şeyler, gerçekte,
yarın ihtiyaç duyarım tasasıyla
sakladığınız, koruduğunuz
şeylerden başka nedir ki?

Ve yarın, evet yarın ne getirebilir ki,
hac yolunda hacıların peşinde kaptığı
kemikleri
iz tutmayan kuma gömen aç gözlü
köpeğe?

Ve ihtiyaç nedir ki, ihtiyaç
endişesinden başka?

Asıl susuzluk, giderilmeyen susuzluk,
kuyunuz ağzına kadar dolu olduğu
halde
susuz kalmaktan korkmak değil midir?

Sahip oldukları şeylerin çok azını
verenler vardır.
Verdiklerini, tanınmak, bilinmek için verir
böyleleri.
ve onların bu gizli niyeti, değersiz kılar
verdiklerini.

Ama çok az şeye sahip olan ve onun hepsini
gözünü kırpmadan verenler de var ki,
Bunlar hayatın müminleridirler
ve hayatın cömert olduğuna inanırlar.
Çıkınları da hiç boş kalmaz
böylelerinin.

Neşve saçarak verenler vardır
ve neşvedir onların ödülleri.

Acı duyarak verenler vardır
ve acıdır onların kazancı, kutsanması.

Verenler ve verirken ne acı duyan,
ne vermekte neşve arayan,
ne de erdem gözetenler vardır;

Bu sonrakiler, evet bu sonrakiler,
cennetteki vadilerde mersin çiçekleri
kokularını
nasıl içlerinde tutamaz da, salarlarsa
ortaya,
işte öyle verirler, hep verirler, sonuna
kadar.

Tanrı, konuşmak için, sessizce
konuşmak için
işte böylelerinin ellerini kullanır;
onların gözlerinin içinden bakar
ve gülümser, onların yüzleriyle
yeryüzüne.

Güzeldir, biri istediği zaman vermek,
fakat daha güzeldir, istemeden vermek,
anlayarak vermek, fark ederek vermek.

Ve verileni alacak birini aramak,
vermekten daha zevklidir
eli açık olanlar için.

Avucunuzda sıkı sıkı tutmak istediğiniz
ne olabilir ki?
Nasıl olsa her şeyinizi vereceksiniz sonunda bir gün.

Öyleyse şimdiden verin, şimdiden verin ki,
verme mevsimi sizin olsun, mirasçılarınızın değil.

Sıkça dersiniz, ” Veririm, veririm, ama
hak edene yalnızca.”
Oysa, ne bahçenizdeki ağaçlar bunu deri
Ne de otlağa salınmış sürüleriniz, asla.

Onlar yaşayabilmek için verirler,
canlı kalmak için.
Vermekten geri durmak,
yok olmak demektir çünkü.

Kendi günlerini, gecelerini hak eden
biri,
sizin verebileceğiniz her şeyi
almaya da layıktır.

Hayat okyanusundan içmeyi hak eden
biri,
kadehini sizin dereciğinizden doldurmayı
haydi haydi hak eder, fazlasıyla hak eder.

Ve hayırseverlikle elde edilen de dahil,
hani liyakat, hangi hak ediş,
verileni almaya yetecek cesaret ve
güvende yatan
yoksulun onurlu hak edişinden daha
büyüktür?

Kim oluyorum ki ben, diye sorun
kendinize,
Kim oluyorum ki, insanlar, liyakatlerini
ve sarsılmayan gururlarını
sırf ben görebileyim diye,
benim önümde göğüslerini yarıp,
gururlarını sıyırıp atmak zorunda kalsınlar?

Her kimseniz, işte o olmayı hak etmiş
olmak için,
önce size veren el, yani vermek için bir araç
olmayı hak etmenin yollarını arayın.

Çünkü gerçekte, hayatın kendisidir
veren el de, alan el de.
kendini veren el olarak gören size
gelince, siz bir tanıksınız,
tanık, sadece.

Ve siz ey alan eller
– siz, ben, hepimiz, bütün ölümlüler –
minnet yükü almayalım sırtımıza,
almayalım ki, boyunduruk geçirmiş
olmayalım
kendi boynumuza da, verenin boynuna da.

Başınızı yukarı kaldırın
ve veren kişiyle birlikte yükselin,
kullanarak kanat yerine, atiyelerini
onun.

Çünkü borcunuz konusunda
aşırı kaygılı olmak,
cömertliğinden şüphe etmek demektir,
insanın;
bedeni, yüce gönüllü toprakla,
ruhu Tanrı’nın sınırsız cömert soluğuyla
akraba olan insanın.”

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-
Çeviri: Cahit Koytak

ÇALIŞMAK – Halil Cibran

halil-cibran-calismak

Sonra bir çiftçi,
“Bize Çalışmak’tan söz et!” dedi.

Şunları söyledi, Tanrı-Elçişi:

“Toprağa ve toprağın ruhuna
ayak uydurabilmek için çalışırsınız.

Tembel olmak, mevsimlere yabancı
kalmak demektir çünkü;
görkem ve özgüvenle dolu bir teslimiyet
içinde
Ebedi Olan’a yürüyen Hayat kafilesinden
kopmak demektir çünkü, tembellik.

Çalıştığınız zaman
bir flütsünüzdür ki siz,
o flütün yüreğinin vuruşlarıyla
saatlerin fısıltısı ezgiye dönüşür.

hanginiz dilsiz, sessiz bir kamış olmak
ister,
başka herkes, her şey uyum içinde şarkı
söylerken?

Çalışmanın bir bela olduğu,
emeğinse bir bahtsızlık olduğu söylenir
çoğu zaman.

Ama ben derim ki, çalıştığınız zaman
toprağın en zorlu, en uzak rüyasında
o rüya daha başlarken size verilen
rollerden birini oynamış oluyorsunuz.

Ve emekle başınız hoşsa,
sahici hayat sevgisiyle de hoştur başınız.

Ve hayatı emek yoluyla sevmek,
içli dışlı olmak demektir hayatla,
en derin ve gizli sırlarını bilecek kadar.

Fakat verdiği acı yüzünden
doğumun bir dert olduğunu,
beden bakımının, beslenme
zorunluluğunun da
boynunuza bir bela gibi dolandığını
söylüyorsanız,
o zaman derim ki, alnınızın terinden
başka
hiçbir şey silemez, alnınızdaki yazıyı.
Hayatın karanlık olduğunu da
söylemiştir size,
ve bitkinliğiniz içinde siz de
bu söyleneni tekrarlamışsınızdır kendi
kendinize.

Ben diyorum ki,
hayat gerçekten karanlıktır,
dürtü olmadıkça, tutku olmadıkça.

Ve diyorum ki, bütün dürtüler kördür,
tutkular kördür, bilgi olmadıkça;

Ve diyorum ki,
bütün bilgiler beyhudedir,
çaba olmadıkça, çalışma olmadıkça;

Ve diyorum ki,
bütün emekler boşunadır,
ülfet olmadıkça, sevgi olmadıkça;

Ve yine diyorum ki,
sevgiyle çalıştığınız zaman,
sizi size, sizi bir başkasına,
sizi Tanrı’ya bağlamış olursunuz.

Peki, nedir sevgiyle çalışmak?

Kalbinizden çekip çıkardığınız
ipliklerle
kumaş dokumanızdır, sevgiyle çalışmak.
Ve dokuduğunuz bu kumaşı da
sevgiliniz kuşanacakmış gibi
dokumanız…

Muhabetle bir ev inşa etmenizdir,
sevgiliniz oturacakmışçasına
o evin içinde.

Sevgiyle tohum ekmenizdir,
duygularınızı ekercesine,
ve neşeyle, coşkuyla hasat etmenizdir,
sevgilinize sunacakmışsınız gibi
o ürünü.

Her şeye sizin tarzınızı,
sizin sûretinizi yüklemenizdir,
onlara kendi ruhunuzdan üfleyerek.

Ve bilmenizdir,
bütün kutsanmış ruhların
sizin çevrenizde olduğunu ve sizi
gözettiğini..

Duyar gibi oluyorum sık sık,
uykuda konuşur gibi,
‘Mermeri işleyen ve taşın içinden
kendini yontup çıkaran, toprağı sürüp
işleyenden daha soyludur’
dediğinizi;

Ve yine duyar gibi oluyorum,
‘Gökkuşağını renklerine ayıran
ve o renklerle kendi ruhunun,
kendi içinin resmini yapan kişi daha
soyludur,
ayaklarımız için sandal yapandan.’
dediğinizi

Fakat ben, uykuda değil, hayır
öğlen vaktindeki uyanıklığımla derim ki
size,
rüzgâr dev meşe ağaçlarıyla daha tatlı konuşmaz,
en bodur otlarla konuştuğundan;

Ve yalnız, rüzgârın sesini,
kendi sevgisiyle,
daha tatlı bir şarkıya dönüştüren kişi
büyüktür
ağız alışkanlığıyla şarkı mırıldanandan.

Çalışma, görünür kılar sevgiyi.

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-

Çeviri: Cahit Koytak

Görsel : Yalçın Gökçebağ

KONUŞMAK – Halil Cibran

halil-cibran-konusmak-caleksey-antonov

Ve sonra bir bilgin,
“Bize Konuşmak’tan söz et!” dedi.

Şunları söyledi, Tanrı-Elçisi:

Düşünceleriniz rahatınızı bozduğu
zaman,
konuşursunuz; konuşmak istersiniz.

Ve kendi kalbinizle, kendi içinizle
artık baş başa kalamayacağınızı
hissettiğiniz zaman,
dudaklarınızla yaşarsınız.
Ve bir eğlencedir, bir oyalanmadır ses.

Konuşmalarınızın çoğunda
yarı yarıya katledilmiştir düşünce.

Çünkü, gökler için yaratılmış bir
kanatlıdır, o;
sözcüklerden tünek, yuva yahut
yemlik değil de,
kafes yapar ve o kafeste uçmasını
isterseniz ondan,
kanatlarını açsa da, parmaklıklara
çarpa çarpa
kendini paralamaya,
ölmeye zorlamış olursunuz onu.

Aranızda öyleleri var ki,
yalnız kalmak korkusuyla
geveze ahbaplar ararlar.

Yalnız kaldıkları anların sessizliği
çıplak benliklerini açığa çıkarır kendi
gözlerinde;
onlar da kaçmak isterler bu gördükleri
ve ürktükleri şeyden.

Ve öyle konuşanlar da var ki aranızda,
çok defa bilmeksizin, düşünmeksizin,
kendilerinin de anlamadıkları bir gerçeği,
bir doğruyu dile getirirler.

Ve öyleleri de var ki, gerçek
içlerindedir,
fakat onu sözcüklerle aktaramazlar,
sözcüklerle anlatamazlar.

Böylelerinin göğsünde hayatın ruhu
ritmik bir sessizlik içinde akar gider.

Yolda ya da pazar yerinde
bir dostunuza rastladığınız zaman,
bırakın içinizdeki iyi şeylerin,
güzel şeylerin ruhu
dudaklarınıza yükselsin ve dilinizi
yönetsin.

Bırakın, gönlünüzün derinlerindeki
sessizlik,
gönlünün kulağına seslensin, dostunuzun.

Bunu yaparsanız, dostunuzun ruhu,
kendi gerçeğiyle birlikte,
sizin gönlünüzün gerçeğini de
saklayacaktır,
tıpkı tadının bellekte tutulması gibi,
iyi bir şarabın,
rengi ve konduğu kadeh
unutulup gittiği zaman bile.”

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-
Çeviri: Cahit Koytak

Görsel: Alexei Antonov..

 

Kum ve Köpük’ten – Halil Cibran

halil-cibran-kum-ve-kopukten

Tuhaf değil mi,
belkemiği olmayan yaratıklar
en sert kabukların içinde
ya da altındalar.
*
Gevezeliğin en ileri derecesi
zekâ yoksulluğunun da en ileri derecesidir
Ve bir hatiple mezat tellalı arasında
çok az fark vardır.
*
Değer bilir ol ki,
ne babanın bıraktığı iyi şöhreti,
ne amcandan kalan serveti
silip süpürmek durumunda kalasın.

Değer bilir ol ki, kimse senin
ne iyi şöhretine leke sürebilsin
ne de servetini kemirebilsin,
bilgi de olsa, zekâ da olsa,
para da olsa servetin.

Halil Cibran
-Kum ve Köpük-
Çeviri: Cahit Koytak