PERİLİ KÖŞK – Gülten Akın

PERİLİ KÖŞK - Gülten Akın

Orda, o perili köşkte
senin şiirlerinle Emily
işlemeli yüksek tavan, upuzun altı pencere
kar yağıyor durmamacasına
haşin çınarlara yumuşak çamlara
arkada, çifte minareli camiin yarım silueti
gökyüzü şaşkın bir griliğin tekelinde
tül perde eski saat kulesinin
esmer gölgesiyle üstüste
utangaç, itilip kakılan
yeni üretilmiş şeyler ortasında
çarşılar, yaban giysiler, maceracı mallar
depolar sonunda dışa dönük rıhtım
gürleyen coşkulu aceleci rıhtım
nesi varsa kente boşaltmaya hazır
ve liman, gemiler uzak ülkelerden
yakın ülkelerden acı bandıralı
orda, o perili köşkte
senin şiirlerinle Emily
“bir saat beklemek uzundur
eğer sevgi hemen ardındaysa”
eğer sevgi hemen içindeyse
onu, ansıdığın en eski zamandan
taşıyıp getirdinse
orda o perili köşkte
kara bırak, sise, gölgelere
aşınmış düşlere bırak
kayıp gitmesinin günüdür sonsuza

Gülten Akın
-Sonra İşte Yaşlandım-

ALIR MAVİ ATLAR DÜŞLERE GÖTÜRÜR – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN ALIR MAVİ ATLAR DÜŞLERE GÖTÜRÜR

O camlardı mavi atlarını gökyüzünün
Ürkütüp kaçıran dal uçlarına
O atlardı en güzel yerlerinde
-Sağrılarında, yelelerinde- sabahı getiren

Onlardı okşayan atlarını gökyüzünün
Uykulu ve beyaz, uykulu ve beyaz
Düzgün ve iyi görülen her şeydi
Uyanmanın ilk serinliğinden

Ve çayla başlanırdı -Asıl güçlük bunda-
Kırmızı ve güzel sonra sıcağı getiren
Yürümeyi ve binmeyi getiren asfaltı, taşıtı
Yelin mavi atlarını ürküten.

Üstümüze çöken o kusursuz ağırlıktı
Buyurmaya buyruk tutmaya gereken ağırlık
Başımızda bir gürültü koskocaman
İsteksiz uyuyan çocuklar gibi
Saklanmaya götürülen sözcüklerden

O küt adamlardı kızgın ve yan yana
Kış atları sanki kendi karanlıklarında
Yaşamanın olumsuz kapısını bekleyen

O söylemediğimiz sözcüklerdi
Yürütüp gemilerini bilinçaltlarının
Azgın sularından düşlere iten

Tatlı saatlerdi, kurtuluştu onlar
Yemekler yenmiş çocuklar uyumuş
Gazeteler ardında dinlenilen

Isırmayan kurtlardı yılanlardı
Şuydu buydu ama gerçek başka
Bendim korkudan terleyen terleyen

Denizlerin gelir, sonra dağlarında
Olmadık bir güçle yürürüm geçerim
-Ne mi istedin al – Beyaz atınla
Sen düş, sen.

Gülten Akın
-Kestim Kara Saçlarımı-

TAŞ – Gülten Akın

SERDAR ÜNVER BÖYLE DEDİ BADEM DALI

Dar günlerde usulca seslenişe
usul bir yankı arayan
umutsuz susarsa
taş kesilir dünya da

büyürüz
silahlar ölçmese boyumuzu
büyürüz erik
büyürüz badem
büyürüz akasya
elbet büyürüz
geç olmadan, sonsuz geceye girmeden
herkes döktüğü kederi toplasa

Sezen’in sesinden fado dinlesek
hangi dala düşer güneş
çiçeği söylese
bir gün konuşmadan bile bir
anlaşsak
ölüm o pervasız zalim
senin de odanda konukken
sen neyin zalimisin?

Gülten Akın
-kuş uçsa gölge kalır-

DEDEM ÖLDÜĞÜNDE – Gülten Akın

56670179_2358482514161863_7258859957078982656_o

Dedem öldüğünde
Yüz sürerek ayaklarına
Vedalaşmıştı ninem

Annem incecik bedenine
Deli vuruşlar indiğinde
Ağzından çıkan sözcükler şunlardı
“Bağırma, duymasın kimse”

Beni eğitmek içinse
Elini kullanmadı birileri, hayır
Buna teşekkür mü etmeliyim
Bir var ki alttan almalıymışım onlara göre
Bana yöneltilene karşılık
Bir aşağda olmalıymış sözlerim

Öldü barbar de köle de, ölsün
Toprağa karıştı zalim mazlum
Sabrı örseledi öfke, aşındı kendisi de
Egemene karşı evde dışarda dünyada
Şimdi sözüm davranışım özgürce, eşit eşite
Bunu çocuklarımızdan öğrendim

Gülten Akın
-Sevda Kalıcıdır-

© Shipunova Irina

BİR SALI YOLA ÇIKIŞ – Gülten Akın 

GÜLTEN AKIN BİR YOLA ÇIKIŞ ©Dmitry Boguslavsky

Yola çıkış günü sabahıdır
Kentle hesabımız kapanmıştır
Çarşıların akrebini kovsun diye kanımızdan
Kazandibi çağını aşmış salonlar ve kahve

Erkek olsam berberlere giderdim
Yüzüm serin yüzüm beyaz yüzüm ustura
Ben ki yapıştım yalnızca, acı çekiyorum
Çocukluğumun sinekkâğıdına

Salıdır. Kalenin dibinde pazar
On kuruşu kâğıttan el topları
Yirmi beşe düdüklü testi seyyar sinema
Ve parasızına alıştırılan küçük kızlar

Toprakta İhsani öncesi âşıklar
Garip, Yunus, Karacaoğlan
Demirden ve idrojenden geçerek
Lorka ve Brecht’le birleşmedeler

Bulunduğum katta böyle sonsuza dek
Yapışıp kalamam
Gösterdiler. Kötülerden birini seçmek
Bense yirmi yıl bıkmadan çizdim duvarları
Bir anaç çizgide derinleşerek

Yola çıkış günü sabahıdır
Dağın dağım, yurtluğun yurtluğum
Ellas beni bekle

Gülten Akın
-Deli Kızın Türküsü-

©Dmitry Boguslavsky

ÖNSÖZ GİBİ Ağır, çok ağır bir dünya / Gülten Akın

2018

1 Ocak. Yabani menekşeler açmış. Kuzey Ege’nin kente uzak, dağlara yakın kıyısında evler insansız. İki yalnız. Kış henüz; kuzey rüzgârları küçük küçük dokunup savaşmada. Şubatı martı bekliyor. Geçen yıllardan biliyorum; site yönetimi sahipsiz kedileri toplattı. İkisi kalmıştı: tekirle, beyaz……. Tekirin, sahipsiz bahçelerin birinde, ölüsünü görmüş yardımcım. Beyazsa rengi yüzünden, günden güne kirlenip kararak dolaşıyor. Penceremize çıkıyor, bizi gözlüyor. Ne görüyor? İki yaşlı insan, gazeteler, kitaplar, televizyon, bir kaç duvar resmi, torun fotoğrafları, geriye dönüşler; çoğu kez çocukluğa, gençliğe. Uyuklama, suskunluk, içe kapanma.

Öğleden sonraları yardımcımız gider. Bugün pazar, tatil yapıyor. Hava giderek soğuyor. Kapılar ve perdeler akşamüstü kapatılıyor. Ev, öteki evlere benziyor dışarıdan. Sobayı canlandırıyorum.

Gazetelerden, televizyondan kan damlıyor bir yandan. Öteden yılbaşı kutlamaları. Salt gürültü, salt mutlu gibi yapan insan (Nasıl insan?) kalabalığı. “Çok çiğ çağ” demiş Necatigil Usta. “Çok çiğ çağ” şimdi. Sevinç de eğlence de sahte, bir yüzü bu… Öteki yüzü kavgazan, kıyıcı, savaşlardan savaş beğenen. Öldüren ve ölen, aptalca!

Gece, güzel bir dinginlik başlamalı. Gün kendini değiştiriyor. Ama insan kendini değiştiremiyor. Yılların getirip yüklediği ağırlıklar var; bedende, yürekte. Susmuyor, geri çekilmiyor, dinlenmiyor bir an. Bitkin uyanıyor. Düşler bile aynı, hep aynı. Dar ve kısır yaşamdan olmalı; yaşlılık işte…

Yağmurun kamçısı altında solan, pörsüyen güller… Güneş onları değil yalnız, öteki çiçekleri, çimenleri, çamları da değiştiriyor. Doğa, dünya tüm görkemiyle ışıyor.

Sabah yürüyüşümü yaparken kış serinliğine karşın, bu mucize beni de içine alıyor. Bedenim “Hadi,” diyor, “yaşlılık da neymiş”. Aklımın bir yanı havalanıyor uçurtma gibi, öte yanı ayağını yere sıkı basmış: “Akıllı ol,” diyor, “kışı unutma.” Telefonla konuşuyoruz Ankara’daki, İstanbul’daki dostlarımla. Onlar da kışlarını akıllarında tutuyorlar ama inatları da kavi. “Yaş nedir ki!” diyor biri. “Hayata teşekkür ederim, dünyaya, doğaya teşekkür ederim; soluk alıyorum, düşünüyorum, kimi sözcükleri unutsam da anlatabiliyorum.” Bir doktor, yılların hocası, kaç can kurtarmış, ölümler de görmüş.

Herkes ölüm görüyor, yaşlandıkça sevgili ölülerin sayısı yaşayanları aşıyor. Neyse ki düşlerimiz var. Anılarımız var.

İnci’yi geçen yıl, Aysın’ı on beş gün önce yitirdim. Burada, bir bakıma çekilip uzaklaştığım köşede en yakın iki dostumdu. İnci’yle sanattan, şiirden söz ederdik; resim yapardı. Aysın… Onunla hayata, hayatımıza dair pek çok şeyi paylaşırdık.

Anadolu deyişiyle, “alacası içinde” ne çok insan var. Sahte, çok yüzlü, her ilişkisi için başka bir yüzünü takınan. Çoğunluk öyle olduğuna göre arıza bizde! Bu “arıza” sözcüğünü genç bir doktor hanım kullanıyor.

Pazartesi ve cuma günleri ikinci hayatımı yaşıyorum, dörder saat. Diyaliz, dört yıl oldu. Yeni başladığımda bir genç kız (o da diyaliz hastası) bana öğüt verdi (o on yıllıkmış) “İki hayatınız olmalı. Evdeki sıkıntı, sevinç vb ne varsa eve bırakıp çıkacaksınız. Diyalizde yaşadıklarınızsa özellikle orada kalmalı. Evde evi yaşamalısınız.”

O becermiş, genç olduğu için belki. Ben henüz beceremiyorum. Eve diyaliz sokmuyorum pek de ev hastaneye benimle geliyor. Ev değil yalnız, dışarıdaki her şey.

Ağır, çok ağır bir dünya.

Gülten Akın
Burhaniye, 2011
-beni sorarsan-