Buz Üstüne Şiir – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN BUZ ÜSTÜNEŞİİR

Bu hava yalnız bu akşamüstünündür
Bu dal bir kere böylesine çıplak
Bir dost aynı sıcaklıkla elinizi
Yeniden yeniden tutmayacak

Falan günün filan saatinde
Bir çocuk görürsünüz resim gibi
Görürsünüz tutar öpersiniz
Bir daha mümkün mü bir daha
Bitti, kaybettiniz

Bir an uzunluğuna uzun derinliğine derin
Güzel olmasına iyice güzel
Nasıl uçtu gitti bilemezsiniz
Beni gözlerim aldatır milyonla
Sizi elleriniz

Siz bir ellerinizi bıraksanız ben yalnızlığımı
Bir sonuna kadar yaşasak
Bu şiir olmayacak şeyler için
Bu şiir buz üstüne yazıldı
Bir kere söylenip unutulacak

Gülten Akın
-Rüzgâr Saati-

Susanlar İçin İlahi – Gülten Akın

MELİSA GÜRPINAR GÜZEL ACILAR ÜLKESİ 26

Ağudan halk’olmuş bunların hepsi
Alınlarında yatay üç çift elif
Dudakları kanadını koyvermiş kırlangıç gibi
Hangi dar’da kalmışlar açılmamış
Yabancım değiller, ansıyorum
Ohri’de bir eski manastırda
Miroslav ustayı dinlerken görüyordum
Duvardaydılar
İsa kanlı çarmıhıyla ortalarında
Bir de devrimlerin, savaşların
Suçlayan fotoğraflarında
Korkan, kendi korkusundan korkan
Korkudan isyana geçecek insanın hali

Ağudan halk’olmuş bunların hepsi
Gül insana nece nece yakışırken
Ve ılık ebrusunu bağışlarken nisan
O tarihsel yükü yıkıp bazı çocuklarının omzuna
Kamu susuyorken
Hepsi hepsi birkaç ağaç birkaç çingene
Dar o dar
Gibi gelir amma
Öyle mi acaba

Onlar, ağuyla kardaş olanlar
Hep öyle
Hep alınlarında üç çifte elif
Ağızlarında o kötürüm kırlangıç
la mı kalacaklar
la mı kalacaklar

Gülten Akın
-İlahiler (1983)-

NAHİT HANIM – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN NAHİT HANIM

Kürsüsünün yüksek duruşu
nedendi? Ürksün diye mi
bir sınıf dolusu kara önlüklü çocuk
ondan çekinmezdik, örtük kapıdan
duvargeçen gibi sessiz girerdi
usulca yürürdü kürsü susardı
ufalırdı. Genişçe solurduk biz kızlar
düz ve kumral dökülürdü yüzüne saçları
ve yüzü solgun bir azizenin yüzüydü
maskeydi kimileri için değişmezdi
bilen bir ben miydim
keyifli ya da kederli

ağır mı duyardı? Yoksa dünyanın
sözleri onu yaralamasındı.
kapanır mıydı
ince bedenini eski eprimiş
önlüğüyle gizlerdi

görünmez zırhı içinden
anlattığı ne eksik ne fazla
havada kapılan üç beş sözcükle
dersin dışına çıkılmıştı

Balzac, Dostoyevski, Kafka
evinden taşırdı Silone
yüksek duvarlarla çevirili taş avluda
güneşe uzanmış kediler gibi
keyifle dünyayı seyrana çıkardım.

Ekmek ve Şarap’tı, Karamazof’lardı
belki Vadideki Zambak
düşlerim artardı
kimdi küçük çaresiz bir kızı
böyle güneşle dolduran

“Rakı şişesinde balık” mıydı
söylentiler. Onlar nasıl insanlardı
akşamlar nasıldı bilmek isterdim
sanki gündüzü kaplayan gecelerdi
ders biter, o uzun leylek bacaklı
“bir garip Orhan Veli”
eski pardösüsü, yakası kalkık
gelir, alır giderdi

Onu belki bu yüzden suçladım

Gülten Akın
-Uzak Bir Kıyıda-

KARŞI-TELE SIR – Gülten Akın

gultenakinicsayfa

Kendi yakınlarının yakınlığına düştüğü zaman
uyanır tohum, büyür ten
çamları hatırla
ve tin kendi yakınlarının uzağında
serpilip genişler

yatıyordu öyle, saçları karışmış, giysisi yarı üstünde
onu neden öldürdüler neden ördürdüler neden öldürdüler?
camdı, istenileni yansıttı kimilerine göre
bence dondurduğu istenmeyendi

yatıyorlardı (acaba)
dizilmişlerdi (acaba)
dizili miydiler vurulduklarında?
camdı, istenileni yansıttı
bence istenmeyen sorulardı üretilecek olan

kendi yakınlarının uzağında
çatlamaz tohum, ölür ten (öldürür ten)
onları hatırla
ve tin kendi uzaklarının yakınında
camdı, istenileni yansıttı (mı acaba)
süzülür düşsel aralıklardan
şu kadar şu kadar şu kadar
ölü olarak
orda öylecene diziliydiler

insan insan
çamları hatırla
nece uzaktaydı nece yakın
sır görünenin ardında
tohum gibi ten gibi mi gelecekler
yoksa tin süzülmekte de camlardan
insan insan
çatlatıp camları, biriktirip orman
sır görünenin ardında

Gülten Akın
-Sonra İşte Yaşlandım (1995)-

Gülten Akın (23 Ocak 1933 – 04 Kasım 2013) Anısına saygı ve özlemle..

81344905_10156766492355812_6436872537396740096_n

DÖNER AYNA – Gülten Akın

1.
Zafiyetle havlıyoruz
kendi ütopyamızı
kaygan zemin döner ayna
düzen afiyetle kusuyor
akrebini içine

2.
Kaygan yüzeey döner ayna
düzenin kustuğu
afiyetle havla kendi kendini
köpekleş köpekleş köpekleş leş

Gülten Akın
-beni sorarsan-

AVLU – Gülten Akın

270-383

Çığlık uzadı uzadı. Mapusane avlusunu dolandı. Taş ve demir yüzeylerden içerlere sızmayı başardı. Göğe ağdı. Turnaları ürküttü. Maviyi soldurdu. Zorla büyütülmüş cılız ağaçlar, albenisiz çiçekleri yokladı, uzaktaki havuza inip çıktı. Nöbetçi kulübelerine vurdu. Çatılmış tüfekleri salladı. Çavuş iplerinden çekilmiş gibi sıçrayıp, erlerine komutunu çekti. Tüfeğini kapan yürüdü. İç avludaydı kadın. Çığlık sürüyordu.

Kollarından tuttular. Yarı yürür, yarı sürüklenir, götürdüler. Çığlık ilence dönüştü. Yüksekliğini, bozmadan. “……leer. Öldürdüler oğlumu, “…… laaar, beni de öldürün..”

Hızını almıştı çığlık. Kadın sustuğunda da sürdü o.

Kadını sonradan ekleme, alçak damlı yapıya soktular. Yere yığıldı. Kollarından tutanlar birbirlerine baktılar. Kaldırsalar mı? Bıraksalar mı? Ayakta mı tutsalar, sandalye mi versinler altına? İnanılmaz şeydi. İlk kez geliyordu böyle bir şey resmiyetin başına. Yıllardır bu suskun kalabalığa, yalnızca ağlayan, gözyaşını yüreğine aktan bu kalabalığa resmiyet komut veriyordu. Resmiyet öğüt veriyordu. Resmiyet bağırıyor, azarlıyordu. Arada bir tartaklama da görevleri içinde bir görevdi.

—Ne bağırıyorsun kadın? diyecekti. Görevli eğer yakında olsaydı. Eğer vaktinde yetişseydi. Koşup geldi. Yere yumulmuş bir yığındı kadın.
Öfke söndü. Bir an, tutup kaldırmak, oturtmak geçti içinden.”Anadır bu,” diye yükseliyordu ki boğazından ses, resmiyet ezdi onu.
—Tutanak tutulsun. Bize hakaret etti bu kadın, çabuk.
—Emredersin (….)

Dağlar aşmış, beller aşmış, sular geçmiş bu kadın, kimbilir nerelerden, oğlunu görmeye. Beş dakika için. Yalnız beş dakika. “Nasılsın, iyi misin?” “İyiyim anam, sen nasılsın?”
“İyiyim” “Babam, bacım nasıllar?” “İyiler hepsi” “Bir isteğin var mı?”

Ancak aptal bir yazar uzatır sözü burda. Herkes bilir ki dakikalar çoktan dolmuştur. Son kez bir bakışılmadan, bir gülümseyiş yakalamadan, bir bedensel devinim izlenemeden, bitmiştir.
Olsun. Ana gelir. Üç günlük yoldan. Dağları dağları aşar, ırmakları geçer. Soluyan makinalardan garlara, otogarlara dökülür. Üst üste yığılmış yükler gibi dolar binitlere. Varır kapısına oğlunun.

Görüşler yasaklanmış da, nedense üç beş çocuğun görüşü kaldırılmamıştı. İçerde olanlar kentlerde köylerde birçok evi yakıp kül etmişti. Söylentiler sürüyordu. Zincire vurulmuşlar, dövülmüşler, üstlerine köpekler salınmış. Tekmelenmişler. Hayaları çiğnenip ezilmiş. Ana oracıkta, adının okunmasını beklerken bölük pörçük duydu bunları. Bekledi. Oğlunun adı yasaklılar içinde çıkmamıştı. Gizlice sevindi. Sonra utandı sevincinden. Ötekilerin yüzüne baktı. Yüzleri yüz olmaktan çıkmış acılı kadınlardı. Bir kez daha utandı. Sevinci yitip gitti. Orda kalanların arasından seçilip içeriye gönderilirken tedirgindi. Kızdı oğluna. “Niye herkesten ayrıldı ki? Bana kötü bakmaz mı şimdi bu analar? Hele bir,” dedi kendi kendine. “Hele bir varıp göreyim.”
Varıp gördü ki, oğlu ayakta duramıyordu. Sesi çıkmıyordu ağzından, başı sargılıydı.
—Ana, gördün işte, böyleyim, şimdi artık git, ayakta duramıyorum.
O saat anladı. Anladı ki bu ayrımın yükü oğlunun omzunda değil. Onlar onlar onlar ayırıp gösteriyorlardı bazılarını. Belki gözdağı, belki bir başka nedenle.

Şaşkın bakındı bir süre. Dışarı çıktı. Merdivenleri inmeye başladı. Dışarda öteki anaları gördü. Çatılmış silahları gördü. Köpekleri gördü. İşte o anda çığlık yüreğini, ciğerini, boğazını zorlaya zorlaya açtı. Çıkıp gitti ağzından. Bir daha, bir daha durmamacasına. Bağıran o değildi sanki. Çığlığıydı.

Avludaki analar. Çığlığı alıp yerine koymaya onlar da hazır değildiler daha. Çığlık serserileşti orda. Aralarında gezindi. Çamaşır torbalarına girip çıktı. Başörtüleri, kınalı saçları, akları elledi, yoksul ayaklara süründü.
—Eyvah, nasıl gördü oğlunu kim bilir? Ya kızlar, onlar da… diye düşündü analar.
Görüş yasağı olanlar bitmiştiler. Ağızlarını bıçaklar açamazdı. Kendilerinin ki neceydi? İki ana oracıkta bayıldı. Tutup kaldırdılar. Kaldırdılar da banklara yatırdılar. Ağlıyordu çoğunluk sessiz.
Çığlık gözyaşlarına girdi, kuruttu onları. Bayılanları ayılttı. Yakalarından tutup insanları sarstı sarstı.
Görevlilerin üstüne vardı. Havlayan köpekleri sindirdi.
Sessizlik.
Tutanak yazıldı iş olsun. İş olsun imzalandı.
—İmzan var mı? dediler anaya.
—Var.
—At şuraya.
Attı. Kendine gelmişti. “Oğlum gitmiş, sönmüş oğlum. Beni de öldürün. Hiçbir şey umurumda değil.”
—Götürün bunu oğlum, yukarıya.
Yukarıya götürüldü. Kendine geldi ya, ne söyleyeceğini tasarladı merdivenleri çıkarken. Yukarda birilerinin top gibi gürleyeceğini bekliyordu. Azarlanacak, aşağılanacak.
Kapıyı açıp girdiğinde, tüfekliler çevresini sarıp, durduğunda orda, biri seslendi adıyla. Elinde tuttuğu tutanağı sallıyordu.

—Niye öyle çığlık attın, niye ilendin, niye o sözleri söyledin.
—Oğlumu orda öyle görünce. Yavrumu sıkmış ezmiş un etmişsiniz ben ne edeyim. Neyim kaldı ki korkum olsun. Aha bir canım onu da alın kurtulayım.
Yönetici tutanağı koydu masaya. Düşünceliydi. sıkkındı. Resmiyeti yanına yanaştırmayacak gibi görünüyordu.
—Getirin oğlunu, yüz yüze görüşsünler. Görsün ki oğlu ölmemiş, görsün ki bunlar yedi canlı. Bişeycikler olmaz.
—Yel alsın ağzından.
Oğlunu getirdiler. İkisine de birer sandalye verdiler. Tuttu ellerini, öptü sevdi yüzünü.
Demek, diye düşündü ana, “Demek o çığlığı salıverme tutmadan yeğmiş.” Gülümsedi.
İşi bitmişti çığlığın. Şimdilik. Usulca uçup saçağın en ucunda köşede bir yere tutundu. Asılıp kaldı orda.
Her bakan onu orda görebilir.

Gülten Akın
-42. Günün Şiirleri (1986)-

SEVGİLİ DÜNYA – Gülten Akın

SEVGİLİ DÜNYA - Gülten Akın

Dünyada Fransa diye bir ülke yokmuş da
Fransızmışım gibi dolaşıyorum
Parasızım ve kahverengiyim, elma çalıyorum 
Tutuyorlar elmayı ve beni “Pis Marok”
Belim kırık, sol elim kapalı, bacaklarım felç
Sarışın kuşu olaydım annemin
Uçamam, böyle kalamam, ölürüm
Üzülme Arianne, sevgili Arianne
Bedenim onbir aylık, ölü bir kuşun bedeni
Üç yaşında dişlerim beyaz ve kesici, üç yaşında
Babam mülteci, anneminse
Ne adı ne soyadı, ondan daha daha mülteci
Rahminde unutulunca anlamıştım bunu
Plastiktenmişim gibi davrandılar bana
Ve anneme liken, kara-fatma
Niye ilgilensinler benimle, solan bedenimle
Niye ilgilendirsin onları doyup kalktıkları sofra
Uzak Asya, Latin Amerika, Önasya, Afrika
Elma, o çaldığım elma Gardia Civil’in birinde
Çürümüş pörsümüş, ne bana ne başkasına
Suç aletiymiş, kimseye vermiyor
Kuvaförle, suyla, sabunla bezeli dünya
Parasızım ve Vietnam yapışkan saçlarımla
Kullanıp atıyorlar aldırmıyorlar ama
Radyasyon, eds, delik ozon, asit ve esrarın avcunda
Ölebilirim, sarışın kuşu olsaydım annemin
Açık kalırdı elmaya özlemden ağzım
Gardia Civil’de yüzlerce çalınmış elma
Belki siyahım, ya da soluk Hintli, belki Türkiyeli
Dünya, bir o bizim doyamadığımız
Onların doyup kalktığı dünya
Radyasyon, eds, delik ozon, asit, esrar ve çürümüşlüğün avcunda
Ermişim abdalım değil, kör değilim yalnızca
Can gözüm görüyor, geç, çok geç, hasta dünya
Aldırırlar bir gün nasıl olsa
Bir gün annelerinin tüm sarışın çocuklarına
Aldırırlar bir gün nasıl olsa
Ama aldırdıklarında
radyasyon, eds, Civil Gardia, delik ozon, çürük elma
Dünya basıp gitmiş olacak.

Gülten Akın
-Uzak Bir Kıyıda-

PERİLİ KÖŞK – Gülten Akın

PERİLİ KÖŞK - Gülten Akın

Orda, o perili köşkte
senin şiirlerinle Emily
işlemeli yüksek tavan, upuzun altı pencere
kar yağıyor durmamacasına
haşin çınarlara yumuşak çamlara
arkada, çifte minareli camiin yarım silueti
gökyüzü şaşkın bir griliğin tekelinde
tül perde eski saat kulesinin
esmer gölgesiyle üstüste
utangaç, itilip kakılan
yeni üretilmiş şeyler ortasında
çarşılar, yaban giysiler, maceracı mallar
depolar sonunda dışa dönük rıhtım
gürleyen coşkulu aceleci rıhtım
nesi varsa kente boşaltmaya hazır
ve liman, gemiler uzak ülkelerden
yakın ülkelerden acı bandıralı
orda, o perili köşkte
senin şiirlerinle Emily
“bir saat beklemek uzundur
eğer sevgi hemen ardındaysa”
eğer sevgi hemen içindeyse
onu, ansıdığın en eski zamandan
taşıyıp getirdinse
orda o perili köşkte
kara bırak, sise, gölgelere
aşınmış düşlere bırak
kayıp gitmesinin günüdür sonsuza

Gülten Akın
-Sonra İşte Yaşlandım-

ALIR MAVİ ATLAR DÜŞLERE GÖTÜRÜR – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN ALIR MAVİ ATLAR DÜŞLERE GÖTÜRÜR

O camlardı mavi atlarını gökyüzünün
Ürkütüp kaçıran dal uçlarına
O atlardı en güzel yerlerinde
-Sağrılarında, yelelerinde- sabahı getiren

Onlardı okşayan atlarını gökyüzünün
Uykulu ve beyaz, uykulu ve beyaz
Düzgün ve iyi görülen her şeydi
Uyanmanın ilk serinliğinden

Ve çayla başlanırdı -Asıl güçlük bunda-
Kırmızı ve güzel sonra sıcağı getiren
Yürümeyi ve binmeyi getiren asfaltı, taşıtı
Yelin mavi atlarını ürküten.

Üstümüze çöken o kusursuz ağırlıktı
Buyurmaya buyruk tutmaya gereken ağırlık
Başımızda bir gürültü koskocaman
İsteksiz uyuyan çocuklar gibi
Saklanmaya götürülen sözcüklerden

O küt adamlardı kızgın ve yan yana
Kış atları sanki kendi karanlıklarında
Yaşamanın olumsuz kapısını bekleyen

O söylemediğimiz sözcüklerdi
Yürütüp gemilerini bilinçaltlarının
Azgın sularından düşlere iten

Tatlı saatlerdi, kurtuluştu onlar
Yemekler yenmiş çocuklar uyumuş
Gazeteler ardında dinlenilen

Isırmayan kurtlardı yılanlardı
Şuydu buydu ama gerçek başka
Bendim korkudan terleyen terleyen

Denizlerin gelir, sonra dağlarında
Olmadık bir güçle yürürüm geçerim
-Ne mi istedin al – Beyaz atınla
Sen düş, sen.

Gülten Akın
-Kestim Kara Saçlarımı-