Yakasında Kâğıttan Bir Gül – Edip Cansever

EDİP CANSEVER

XII

Yakasında kâğıttan bir gül
Yana kaymış soluk kadife şapkası
Gözleri, eski gözleri
Kendinden binlerce mil uzakta
Sonuna dek açılmış bir çift gemici lambası şimdi
Sıkıcı bir kış ikindisi dışarda.

Sıkıcı bir kış ikindisi dışarda
Kirli kar bulutları, rüzgâr
Üzünçlü bir tiyatro afişi gibi lokanta
– Ah bu yalnızlık ikindileri! –
Kısacık eteğini sürekli çekiştirmekte
Ve işte
Yoksulluğuna eklenmiş bir yoksulluk daha
Beni süzüyor bir yandan da. Öyleyse
Neden olmasın, uzatsam mı ona bir sigara
Ya da
Bir içki mi göndersem masasına daha önce
– Ah bu uzaklık ikindileri! –
En iyisi kalksam yanına gitsem

Sevgiyle, sıcak, içten
Şöyle bir merhaba desem.

Edip Cansever
-İlkyaz Şikayetçileri –

Bir Şiir Yazılırken – Edip Cansever

edip-cansever-bir-c59fiir-yazilirken
 
I
 
Küpe çiçeği güneş ister
Yol ağustosun
(Birinci dizeyi bir bahçıvan söyledi
ikinci dizeyi ben)
 
Haziran bir bardaktır susayana
(İçkiliyken yazmış biri
Yukardaki notların altına)
 
Elindeki beyaz güllerle
Merdivenlerden çıkan kadın
Çerçevedir bir anlamda
Bir bildiridir
(John Cheever’in bir öyküsünden aldım
Bir cümleyi dört dize yaptım hemen)
 
O yaz hiçbir söz söylenmedi
Ve bitti her söylenmeyen
(Birinci dize Bachmann’ın Otuz Yaş öyküsünden
Altını rujla çizmiş arkadaşım
Olaysız bir olaydı ikinci dize
Gördüm bir zamanlar seviştiğim kadını
Otururken cam kenarında
Başında bir otelin akşam vakti
Kâğıt peçeteye yazmışım bunları da)
 
Yol haziranın
Yol mayısın
(Belki böyle şiirler de yazacakmışım yakında.)
 
 
II
 
Ayaklarını kirletme
diye bağırdı kadın
(Altını çizdim havadaki yankının)
 
İyi günler dedim yanımdan geçen birine
Bilmem ki ne anlamı var bunun
İyi günler dedi o da
Tütününü parmağıyla bastırarak piposunun
(şiirde tersidir bu sonsuzluğun)
 
Mevsimler uydundur içeriğine
Örneğin bir hırsız gibi sevdim bu haziranı
Bir başka hazirandan anımsadığım
Bitirilmiş bir sevda gerekçesiyle
(Bitmemiş bir şiirden aktardım bu şiire)
 
İşleniyorum dünyaya
Uçsuz bucaksız bir kumaşa işlenir gibi
(Dünya
Kapadım dönüşünden yapılmış gözlerimi.)
 
III
 
Donmuş değil, bir akarsudan koparılmıştır sadece
Bu dizeler, dedi, durup dururken
Yaklaşıp yaklaşıp itiyorum düzyazıyı
Nerdeyse durduruyordum onu (şiiri)
Billurlar gibi tıpkı, titreşen alevlerin üstünde
Saydam yoğun, dengeli.
 
Bir balık tuttu bu ara (bitirmişti sözlerini tam)
Yalnızlığın o kaygan tanrısını
Çırpınırken bulmuş kadar sevindi.
 
IV
 
Görmediğiniz bir yanı da yaşamın
Onun dile geçme tutkusu.
 
Senden mi başlasam – bilmem ki – dumanından mı
yanık otların
Sonbaharın kenarındaki
Bir çığlık gibi gelişirken gün -yazmalı gecikmeden-
Yorgun ve özür dileyerek bitecek çünkü.
 
Olağanüstü bir çakıl – cam kâsenin içinde-
Bütün biçimlerle uyumlu -yumuşak, dingin-
Yontucu olsam çakılla başlardım işe ben
Büyütmek için yalınlığı- ve abartmak için-
 
Koyuyor sözcüklerini önüme
Bir sokak feneri- yanmakta olan güpegündüz-
Ve söylenip duruyor boş arsada bir kadın
Ev yıkıldı eylül yok.
 
Olmadı, olmayacak da
İşte… kırık taşlar gibi bir anlatım!
Üstelik teker teker düşüyorlar yere, kayboluyorlar.
 
Gün alışmadı bana
Geri verdim sözcüklerini çaresiz
Çok yalancıyım bugün, onlar da.
 
 
Edip Cansever
-Şairin Seyir Defteri-

KUMCUL – Edip Cansever

EDİP CANSEVER KUMCUL

Kum, o nisan günlerinin ufalanmış gölgeleri
Kuruyan gözlerimde kirli bir rüzgâr
Kül renkli bulutlarla bir yangın sonu
Güneşler, şeytan minareleri, yıldızlar
La beraber sayısız ayak izleri
Niye hiç kimse konuşmuyor kadar.

Öyle durgun ki nasıl, çok sıkılan bir yüzde
Hep aynı şeyi düşünmek kadar
Yaşadığınız gibidir uçsuz bucaksız
Upuzun bir kuşa benzer
Gövdesini gördüğünüz yalnız
Kıyılar, gökyüzü, büyütülmüş bardaklar.

Kımıldar ellerinizde kendi elleriniz
Bir balıkçıl tadına alçalır, bu da var
Gelir bir ölüm gibi korkusuz, sessiz
Ve gider geldiğince sesi doygunluk olan kanatlar
Gözleri gördüğü yerden bakar
Yılgınlar, yitikler, yalnızlar.

Edip Cansever
-Nerde Antigone/
Sonrası Kalır I-

HAYIR HİÇ YADIRGAMIYORUM – Edip Cansever

EDİP CANSEVER HAYIR HİÇ YADIRGAMIYORUM

Hayır hiç yadırgamıyorum
Niye yadırgayacakmışım hem
Sen bana inanırsın temmuzun ortalarıydı
Aldanacak bir şey yoktu, olmadı
Gel demek neyse, su içmek neyse
Geldimse, bir bardak su içtimse
Hepsi de aynı şeydi aşağı yukarı

İlk duydum, bir daha duymadım yağmurlar yağmadığını
Sonradan çizik çizik oldu neye baktımsa
Bir işe benziyordu tahta tezgâhta
Kirpikleri anımsatan, çocukların çizdiği güneşleri anımsatan
Kenevirden dokunmuş plaj örtülerini anımsatan
En çok da ellerin üstündeki kılcal damarları
Sözgelimi yontardım, eğip bükerdim bir geceyarısını

Ben öyle olağan şeyleri pek sevmem
İçkisiz günlerimizi anımsa
Bindiğimiz hangi kalyondu ve anlatsana
Baş yanı bir köpek balığının dişlerinden
Arkası bir mırıldanma
Bakkal çırağına benzer bir şeydi yokuş aşağı inen
İçinde yağ paketleri, peynir
Maydanozlar görünen
Elinde bir sepetle oydu
Ve işin en önemli tarafı
Sana söyelenecek her şey söylenmiş olurdu
Boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
Bir yandan yüreğim daraldıkça
Tam dediğim gibi
Bir daha karşılaşmamak
Bize özgü bir çoğulluktu

Şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
Ne bileyim ben neden
Üstelik bir sap menekşe iliştirilmiş ağzına
Gidip geliyor durmadan
Sabahla akşam arasında
Deniz ötemde
Deniz içimde
Hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
Sarılıp gövdesine sımsıkı
Bir kadın kendini doğurabilir isterse

Edip Cansever
-Sevda ile Sevgi-

YAZ VE KIŞ OTELLERİ – Edip Cansever

EDİP CANSEVER YAZ VE KIŞ OTELLERİ

Nasıl yuvarlanmışsa ağzında dili
Gök yuvarlağında kendisi

İlk adım atışıydı sanki bir kara parçasına
Eksiltti o duyguyu, bilinene benzetti.

Bir böcek son beneğini buldu arada
Kurtuldu şaşkınlığından
Dünyada bir keman teli koptuysa elbette işitildi.

Bütün bir yıl neler oldu neler geçti kimbilir
Sevdalar şurda burda
Yaz ve kış otellerinde neler birikti.

Örneğin bir paslı bıçak ilk parıltısına
Koştu koştu yenildi.

Uyunmuş bir uykuydu sezdiği onca şiir
Yazmadan yazılmadan sürekli bitirildi.

Karalar kıyı oldu aslan gibi bir denize
Her şey ki bir denizse, öyleyse
Kendine dönük parmak oracıkta kesildi.

Şu elmayı soy dediler, şu midyeyi aç ama
Şöyle
Yaz ve kış otellerinde neyin saati.

Nasıl yuvarlanmışsa ağzında dili
Şiirinin gözleri…

Edip Cansever
-Şairin Seyir Defteri-

SAAT ONDA KALKACAK VAPUR – Edip Cansever

EDİP CANSEVER SAAT ONDA KALKACAK VAPUR

Saat onda kalkacak vapur
Biliyorum biliyorum
İşte bavulum, yüreğim işte şurada
Biletimi istiyorlar, uzatıyorum
Güverteye çıkıyorum, hiç yoktan bir deniz daha
– Saat onda mı kalkacakmış vapur
– Gecikebilirmiş biraz, öyle diyorlar
Desinler, desinler
Hey kaptan! bana baksana
Ben çoktan varmışım varacağım yere
Bir Edip daha bekliyor beni eski bir otelin kapısında.

Üstümde bir sarı gömlek var, iyi ki sarı
İçimi kapatıyor bana verdikleri oda
Eşyalarımı yerleştiriyorum, öylesine ağırdan alıyorum ki bu işi
Kocaman bir serüvenden ufacık bir parçayı
Özenle sürdürüyorum sanki
Uzanıp musluğa doyasıya su içiyorum
İlk damlası şuramda, son damlası çocukluğumda
Dışarı çıkacağım, sıkıca kapatıyorum penceremi.

Neden olmasın
Üstüme pek uymayan bu yalnızlığı ben
Taşımışım bir yolcu gibi çocukluğumdan bu yana.

Her öğrenmek istediğimiz şey onu öğrenme alışkanlığımızda
Çarşıyı iyi biliyorum, meyhaneleri bir bir
Kimseler tutamaz benim bu kadehi tuttuğum gibi avucunda
Ama öğretilemez de bana bir tarlakuşunun uçuşu
Bu nehir akıyor mu, yüzüyor mu yoksa bir başına
Odamdaki gece lambası neden bu kadar soğuk
Ben öğretmedim ya
Bir pervane nasıl da öpüyor onu öğrendiği uyumla

Akşam mı, evet akşam
Her şeyi bir bir açıklama vakti
– Öyle mi, peki
Nedenini bilmiyorum Ayvalık’tayım
– Ayvalığa mı
Yeniden gösteriyorum biletimi
Hatırlıyorum da, bir arkadaşım vardı benim
Tarçından örülmüş bir suskunluktu dili
Hey kaptan! sen bilir misin, var mı hiç görmüşlüğün
Tam Ayvalık gibiydi yüzü, şimdi karşımda

Öldü.
Vardır ya her küçük şehrin bu yüzden
Soluşuyla birlikte gözyaşları da.

Önce gözleri boğulmuştu, elleri
Kupkuru dudakları en sonra
Dediler ki, içkiden öldü, yalan!
Sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran.

Saat onda kalkacakmış vapur
İster kalksın, ister kalmasın, bana ne yolculuktan.

Edip Cansever
-Sevda ile Sevgi/Sonrası Kalır II-

Gökanlam – Edip Cansever

EDİP CANSEVER GÖKANLAM

I.
Hani nerde o yalancı kadınlar
Söyleşen kapı önlerinde – kalın erik kokusu
Bembeyaz örtülerde çürümüş karanlıklar
Sızıp da köşelerden ve yağmur sularından
Dökülen taşlıklara esmer, selçukî
Onlar, o hiçbir şeyden yapılmamış adamlar.

Gecelerden sabaha usulca kanayanlar
Üşümüş, yorgun ve bütün gün adres soranlar
Hangi telefonu açsalar gökyüzü
Hangi telefonu açsalar gökyüzü
Ya da aç bir kuş sürüsü onları boşuna kollar
Çünkü onlar ki yalnız kendilerinde gömülü
Yüzlerinde dağa çıkmışların yüzü var.

Giderler, gelirler ve asıl gök kıvamındalar
Her şey bu sıkıntı vakti için ve pullar
Posta mühürleri, burçlar- bir gün hiç satın almadığımız kır menekşeleri –
O limonlu votkalar, yerine asılmamış şapkalar
Sanki hiç açmayacak bir erguvanın
Yaşamsız, loş erguvanlığında
Upuzun bir yolculukta, bir tanrı kılığında
İçimizden biridir, yakın olmayan şeyleri ufalar.

Onlar, o hiçbir şeyden yapılmamış adamlar.
Üşümüş, yorgun ve bütün gün adres soranlar.

II

Durur ya masmavi otomobiller garajlarda
Biz oralarda buralarda
Hiçbir yerde tutmayan yaşanmış soğuklarda
Ne umutsuz ne değil, acıyla aynı yaşta
Dolaşır ölü bir av hayvanı gölgesi ayaklarımızda
Buruşup kıvrıldığımız, asılıp tekleştiğimiz biraz da
Evlerde, sokaklarda ve asıl çıkmazlarla düğümlü kravatlarda

Sen sıkıntı mavi ve uzun
Boşalan bardakları bir daha bir daha doldurduğumuzun

Çıkar ilkyaz, kocaman bir ilkyaz tanrısı uçurtmalarda
Çıkarız her yerimizle, sonra ki bir kadının toz alışlarında
Küflenmiş elmalarda, çürümüş tahtalarda
O bıçak paslarında, düşlerde, aynalarda
Buz tutan içimizde bembeyaz aşklarımızda

Sen sıkıntı mavi ve uzun
Boşalan bardakları bir daha bir daha doldurduğumuzun

Kalır ilk aşk, kalırız öyle yenik, savaşsız tapınaklarda
Buzullar ve ölümsüzler gibi tadılmaz sallantılarla
Sonra ki gerçek olur aşklar da unutulmakla
Güçlenir yalnızlığımız — çünkü bir gün nasılsa
Çirkindir birgörünmek, yarışmak olağanlıkta —

Sanki böyle kalmışsak ne çıkar karanlıkta
Yaşarız yaşanırsa azıcık ayrıntılarda
Sen sıkıntı mavi ve uzun
Boşalan bardakları bir daha bir daha doldurduğumuzun.

III

Sen buzul mavi, sen kaç yılın aynalı dolapları
Kırılan bardakları elbiselerin ve çocukları
Lekesiz gözleriyle ne kadar maviyse o kadar hiç konuşmadıkları
Sen buzul, sen devamlı, sen..
Yaklaş bana, kimse hiçbir yere dokunmasın
Bana sessizlik et, düğümle saçlarımı
Çözülsün bu kartopları, gece yanan fırınlar, içimin sayıları
Akıt kanımı biraz, kimse hiçbir şey söylemesin
Kimse artık hiçbir şey söylemesin
Bana yalnızlık et, birleştir yalnızları
Sen buzul, sen devamlı, sen..
Sen kaç yılın aynalı dolapları.

Kim bilir neydi biraz bir yüzü dünyadan çıkardıkları
Bir şeyi hiç sevmedikleri, sevince tekrarladıkları
Yani bir yaşam gibi yaşattıkları ölümü, korunamadıkları
Dökül artık, çözül artık ve akıt bütün kanları
Büyüt en büyük şeyi
Bize yalnızlık et, birleştir yalnızları
Yeni bir kan ol, getir en yeni anlamları
Bomboşuz, korkuyoruz da.. bunu anlatmak için şehirde bayram vardı
Öyküler vardı dergilerde, beyaz fareler, cansıkıntıları
Bir gün ki şehir yandı, şimdi hiçbir şey anlatılmasın
Artık hiçbir şey anlatılmasın
Denilsin, soğumuş ceylanların ateşten dilleri kaldı.
Sen kaldın, bir de sen ey buzul mavi
Bizi bul, bizi yarat, bize güzellik et şimdi
Bomboşuz, korkuyoruz da.. ve kemikleri bunlar gökyüzünün
Altında öyle tedirgin ilk çocukları ölümün.

IV

Kimse bir şey bulmazdı bizde
Kâğıtlar, kitaplar doldururdu bizi
B harfiydik sözlüklerde: Balıkçıl
Bölünen, kesilen, katlanan matematiklerde
Saatlerde hiçbir şey göstermeyendik yalnız
Sahi hiç söz açmayandık kendimizden
“Ne desek yalan gibiydi,” doğuran bir kadının izleri vardı her yerde
Asıl iş takvimlerde.

Çevirin takvimleri, anlamı ağrı olan gözlükleri
Ekim, Kasım aylarını özellikle
Kirli kış göklerini, kaybolan şehirleri
Bir adam, güneşten bir kadın dişlerinde
Neyse ki biz eylüldük de bitmezdik resimlerde
Sırasız, dengesiz, yapraksız öyle
Hem vardık, hem de yoktuk— biz sahi nereliydik? —
Belki de T harfiydik: tutunmak, tanrı, tabure
S’lerde soluksuzduk ve solgun, savunamayan
Issızın ıpıssızla birleştiği yerde.

Kaldı ki görmüştük de bitkiler bölümünde
Bir adam dururdu öyle, altında hiçbir şey yazılı
Dururdu, kendisiydi bir çiçek gibi elinde.

V

Dokunsam okşasam eski eski şeyleri
Arduvazdan bir damı, revaklı ahşap evleri
Sabahsa, bir uzun boyunlu haziransa kent
Kent bir uzun boyunlu haziransa
Aşklar da kayıpdaysa ne yer ne içer şimdi.

Kaç eski çocuktum? Acısız bir vakit olsa
Yokuşlardan aşağı, köşebaşlarında durunca
Ey dalgaların devrilirken bıraktığı gül
Asaraktan seni asaraktan boynuma
Çarşılarda hem büyük hem biraz mavi durur
Ve öğle sıcağında ve sonsuz bir hafta sonunda
Bir uzun boyunlu haziransa kent
Kent bir uzun boylu haziransa
Sapsarı gözleriyim kuşkusuz bir vakit olsa.

VI

Dursa ki kapılardan girince süslü bir ayna mı olur
Kullanılmamış bir bıçak mı
Dursa ki bir anda bir iki yıl birden dursa
Pas üşüşür bıçağa
Ayna gizli gizli dökülür
Ben o zaman giderim, ötelerden bir şeyim
Kıyısında bir otelden fazla bir şey bulunmayan’a.

Giderim, yemindir dudaklarımda donan su
Martılar diner, deniz yaşlanır
Zıpkınını paletlerini toplar yabancı
Anlatamam bu nasıl bir gidişse
Yıllar var ki her gemi benim gittiğim yere gider en önce
Korkuya benzer bir telaştır alır yolcuları.

Mavi düz bir kâğıdın yorgunluğuyla
Kıyısında bir otelden fazla bir şey bulunmayan’a.

VII

Kurdum her türlü kaçınılmazlığın
Kentini gözkapaklarımda
Bir vakitler tutar tutar tırnaklarımı keserdim.

Bir vakitler avuçlarım yoktu, şimdi boynum yok
Hüzünle eğmek için
Herkes bir ozandır, bağışlanırım
Sulardan mı? sulardan ırmakları tutarım
Ben geçerken koyu yorgun bir şey eğilir
Tadar yüzümden
Bir güzelden bir güzele az mı sevinir
Ben sulardan ırmakları tutarım.

Varsa da aşkımın bir uzak yeri
Kırmızı bir salkım üzümle sularda ayak izleri
Ey yalnız olan gök, ey su verilmemiş bıçak!
Herkes senin ozanındır
Herkes senin ozanındır bağışlatmak için kendini.

VIII

Kaplasam her yerleri mavilerden bir soluk bilsem
Olmazsa biçip biçip denizlerden giyinsem.

Yas mıydı alacakaranlık mıydı gözümü alan
Bir de var nasıl bir ıslıkla tutturacaktım bunu
Yastı alacakaranlıktı çünkü ıslığı bozan.

Kaplasam oncayeri buna bir çare bulsam
Olmazsa kesip kesip denizlere soyunsam.

Dokuz kollu bir ahtapotum ben sığ sularımda
Kollarından birini hiç mi hiç kullanmayan
Bir çiçek kurumasıdır göz göze gelmem kendimle
Oysa ufuk olurum her aşka kollarımı uzatsam.

Geçsem de kendimi yüzerekten bir geçsem
Olmazsa bir balık sırtı gibi denizlere çizilsem.

Göğsümden içeriye bir kırık avlanırım da
Önce bir olmazı sonra bir engeli avlanırım
Sıçrar ki avım menekşeden üryaniye bir süre
Karışır coşkusuna çavlan ağızlarının.

Başıboş bir sandalım ki artık bir kıyıya varsam
Çocuğumsun ki deniz ölümsüz bir ölü olsam.

IX

Ey deniz! sen bile ıslanırsın
Ben senin sonsuzundan bir alkolik çocuğum.

Düşer ilkyaz kalır bir zeytin dalı hemen
Bir doğa sayımından değilse kendiliğinden
Ben çıkarım bir yükseklikten düşmeye
İnerim inerim bir kuğunun sağa ve sola bakma serüvenine
Ey deniz sen bile ıslanırsın ki, anla
Günlerden saatlerden bir alkolik çocuğum.

Az mı kaldım sayılır bir otelde bir yerde
İçi buz dolu bir bardakla aynı değerde
İsterim geçmek isterim az az yaşamakla bir şeyleri
Mavi bir zamandan kalmayı, mavi bir zamanı bilmeyi
Oysa ben yaşamaktan da yoğun
Bir sıra yalnızlıktan bir alkolik çocuğum.

X.

Ben büyürüm ne zaman her yerde hep deniz olan’a
Yarısı kesik inceden bir parmakla
Ondan ki yaşlısıyım durup durup sevmenin
Ondan ki çoraklarda büyüdüm bir dilim tatlı kavunla.

Seni bir çare yaptım sana özendim
Bazı şiirler yırttım yenilerini edindim.

Geçtimse bir durumdan bir başka duruma hızla
Kanla ölümle değil bir çeşit sokulganlıkla
Artık ki güçlüsüyüm bir kişiden fazla olmanın
Bir anıdır susmamsa bakınca kesik parmağıma.

Açınca gözlerimi ipe çekilmiş güneşler varsın
Mavi bir çocuksun aşkımız mavi bir ambarın ortasından bakarsın.

XI

Bana sessiz gelip mavi gitmenin
Yeryüzünün düz kâğıdı üstünde

Yaşlı bir uzaktayım, ondan da yaşlı
Ön ayakları duyulmayan bir yağmurun içinde

İşte ilk ellerimi yontuyorum, bileklerimi
Edirneli bir taşçıyım bir başka şaire göre.

XII

Tenha menha bir yerlerde dururum
Su olur dilimde aydınlığın tadı
Bir kaçak değilimse, bir kırgın hiç değilimse
Kızgın mavi bir mühürün borcuyum.

Göğün avlusunda kimler dolaşır
Göğün avlusunda kimler dolaşır
Bu ışık selinde bu ayazmada
Binlerce çocuktan biri güneş
Binlerce çocuktan biri güneş
Binlerce çocuktan biri güneş
Parasını gösterir gibi başkalarına.

Ey uyumsuz giyiniklik doğrula beni
Kızgın mavi bir mühürün borcuyum.
Edip Cansever
-Kirli Ağustos/Sonrası Kalır I-

 

Bir Sıra Dil Balığı – Edip Cansever

edip-cansever-bir-sira-dil-baligi

Gündüzleri çırakları genelevlere dadanan dükkânların
Kalmak çuvalları üstünde
Ki değişmez bir çocuklukla kayılan, eski
O herkesin bizi çağırma mevsimlerinde
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bu tozları yeni alınmış sessizlikte
Bir çift uysal bıçaktır saplanmış gövdemize
Ağrısız, dingin, paslanır ayaklarımız

Sevişmeyi öneren o ilk çağ resimlerinde.

Fulyalar. Geceleri bardaklar, uzaklar yıkanırken
Bizim olmıyan evlerde
Girsek de bizim olmıyan barlarda, müzikhollerde
Çalgılı. Yol hazırlığı. O soğuk han kapılarındaki
Hiç konuşmıyan şöförler ve donmuş gazetelerde.

Ve umut kesilir de bir gün ölümle artık
En uzun mektuplardan birkaçı çekmecelerde.

Var mıydık? Belki… biraz
Bir sıra dil balığı kesiksiz eylemlerde.

Edip Cansever
1956
-Argos, 32 –

DALLARDAN YAPRAKLARA – Edip Cansever

edip-cansever-dallardan-yapraklardan

Ağaçlardan sızan sular
Uzakta bir gül olmaya gidiyor
Mutluluk, gülden

Ey benden sızan aşklar
Bu dünyaya kan taşıyorum ben
Ispanaklardan, menekşelerden
En aşırı, ama en aşırı şeylerden
Aşırı duygululuktan bir de
– Mutluluk nedir

Sen bak ki iyi sözler söyledikçe
Dünyaya iyi sözler söyledikçe ben
İyi sözler söylenmiş bir kadın gibi güzelleşiyor dünya
– Mutluluk nedir

Ve bak ki yüzümün şurasına
Sağıma soluma
Önüme arkama bi bak ki
Ay mı, rüzgâr mı, deniz mi
Koparılmışım topraktan
Hızlandırılmışım sudan
Kokudan renkten hülyalandırılmışım
Bir sap çiçekten uzandırılmışım da göğe
Nemden, küften, pislikten arındırılmış
Duymaktan ve düşünmekten kıvamlandırılmışım işte
– Mutluluk nedir

– Nedir mutluluk
Çam ağacındaki yürek gibi
Köpüklü sakız kokusu gibi
Dallardan yapraklardaki kılcal damarlara giden
Ve damarlardan koskoca bir ormanı öpen

İnsandan insanlığa doğru
Olsun ki usul usul
Mutluluk, bizden.

Edip Cansever
-Sonrası Kalır-

YOK MU, VAR – Edip Cansever

edp-cansever-yuok-mu-var-by-hideyuki-katagiri

Şunu aklında tut iyice
Çilekte var, altın gibi parlayan ferik elmasında var
Güneşte, gümüşte, fildişinde
Tahtada, kömürde, sütte
Suyun ateş olduğu, ateşin su olduğu yerde var
Kızımıza ördüğün yeşil atkıda bile
Beni seven ellerinde var
Bir sabah geçiyordun
“Bir sabah geçiyordun” ne demek
Nasıl, niçin, nereden
Bil ki böyle bir eksiklikte var
Dilini acı yapan tütün kırıntısında
Örneğin bir yolculukta, katran gibi çaylar içtiğin
Kirazlar, bavullar, akasyalar sevdiğin
Her türlü virajlarda
Ağaççileği gibi, ince çekirdekli
Dile, dişe, damağa yayılan
Akide olan gözlerinde
Gözbebeklerinde yeşim
Yakut olan, zümrüt olan damarlarında
Özleminde günbatımı
Yok mu, var.

Nasıl var hem de
Var içimizde bizi eksiltmeden
Dışarıda var
Oranda, orantıda, dengede
Bir hüzün bile sinmemiş plastik çiçeklerde
Gene var
Yüzünü yıkadın mı, iyi
Sildin kuruladın mı
Çıktın mı sokağa
Yalnız su aramaya gidilen yollarda
İnce bir bardak gibi gövdelensin diye susuzluk
Orda var.

Ayakların değsin de suya
Sözgelimi herhangi bir haziranda
Haziranın köylü yüzünde
Çizgili mintanında
Denizlere uçan aklında
Değsin de suya ayakların
Sudan üşüyen parmaklarını çekerken
Tam orada
Kapıyı ardımdan kapadığında
Bilmez olur muyum hiç
İçerde kalan yüzünde, telâşlı
Olmaz olur mu, var.

Yalnızlık gibi, ama yalnızlık değil
Bildiğin, çok iyi bildiğin bir şeyin
Uzağında kalmak duygusu belki
İyi ya, var
Hani sayıldığını duyar ya pencereler, tıpkı
Göz görmez, ama bakıldığını duyar ya insan
Hani ardında seni izleyen birisi
Tanımazsın da sezersin birden izlendiğini
Niçin mi
Tam niçin dediğin zaman var.

Bilir miydik, sever miydik, inanır mıydık
O olmasaydı hiç
Ama bugün, şimdilik
Yenik düşmeden hiç de
Var, diyoruz sadece, çünkü var.

Edip Cansever
-Sonrası Kalır-