İlkyaz Şikayetçileri – Edip Cansever

İlkyaz Şikayetçileri - Edip Cansever

II
HİÇ, ÖYLE

Bir gün demişti ablam
Sen git şurada otur.

Bir kadınla konuşuyordu. Kadın
Fesleğen saksısından ve gramofon borusundan arta kalan
Renkli bir ışık tortusuydu
Üst üste giysiler asılmış
Düşsel bir askı da denebilirdi ona.

(Ne? Nasıl?
Ama sormadı ablam
Sorabilirdi, çünkü
Düşlerde neler düşünüldüğünü
Bir başkası duyabilir.)

Konu mu? Konu ilkyazdı
Duyuyordum sözlerini işte
Sulardan
En çok da bir denizciden konuşuyorlardı
Hiç unutmadım — yıllar geçti
Belki de saatler geçti. Düşlerde
Zamanlar kısalıp
Zamanlar uzayabilir—
Hiç unutmadım
Su çünkü unutturur
Evet
Su çünkü unutturur
Konu
Konu ilkyazdı.

Unutturunca su
Yalnızlık gibi ufacık kalır her şey
Silinir ya da büsbütün.

(Ölümse büyüktür, çok büyük
Yalnızlık gibi değil
Demedi
Diyebilirdi ablam)

Güvelerin delik deşik ettiği
Yünlü bir boyun atkısı gibi gezdiriyordu kadın
Bakışlarını ablamın yüzünde
Ne diyordu? Şunları belki:

Bir çeşit tuzağımdır ben
Çakallar kurtlar gibi bağrışıyorlar içimde şimdi
Hepsi hepsi
Neden olmasın
Gök karardığı zaman azarlıyor muyuz göğü
Su uçup gittiği zaman
Kızgın güneşte
Ben de…

Yağmayan bir yağmurdu ablam
Ne geçmişteydi ne gelecekte
İki düş parçasının kesiştiği yerde
Kollarını açmış duruyordu
Hiç. öyle
Sevimsiz bir kış günüydü kadınsa
—Belki bir de düş tamircisi—
Evet
Doğrusu bu.

Kolladım yıllar yılı —düşler düşü—
Bir avcı gibi ablamı
Ölmedi ki. Konuşuyor gölgesinin ardından
Yaşıyor gerisinde kendisinin
Bütün ayrıntılardan sıyrılmış
Ağır ağır konuşan
Kadife bir örtü gibi

Edip Cansever
-İlk Yaz Şikayetçileri/
Sonrası Kalır II-

 

Uçurum – Edip Cansever

EDİP CANSEVER UÇURUM

Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş 
Votka bardağımın içine
Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından
Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum
Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında
Derinliğini orda tutan, orda harcayan
Uçsuz bucaksız bir uçurum.

Zamanla değil, bir yerde
Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum
Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten
Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını
Billurdan sarkaçlarıyla.

Kalbim, sersemliğim benim.

Edip Cansever
-Kirli Ağustos-

BAŞIM DÖNÜYOR İKİMİZDEN – Edip Cansever

BAKMALAR DENİZİ

Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin
Ön dişleriyle belli belirsiz
Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan 
Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz
Evet mi hayır mı pek anlamadan.

Ne biçim bir sestir şu bizim dalgınlığımız
Bir tayın dişinde ince taflan
Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının
Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından
Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının.

Sonra biz dağ başlarında apansız kurşunlanan
Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların.

Edip Cansever
-Nerde Antigone-

Edip Cansever (8 Ağustos 1928 – 28 Mayıs 1986) Anısına saygıyla..

EDİP CANSEVER 8 AĞUSTOS 1928 DOĞUM GÜNÜNE 8 8 16

Konyak – Edip Cansever

Bugün pazar eve kırmızılar taşıyorum
Amcamı arıyorum duvara bakıyor amcam
Duvarda ne var, ben de bakıyorum
Komşuları çağırıyorum onlar da bakıyor
Çağırsam önüne gelen duvara bakacak.

Sanki hiç birimiz duvar görmedik
En sevimli cinayetleri işliyorum
Çiviler çakıyorum, bir sivrilik uyumunda çiviler
Kutular, evler, gömlekler asıyorum üstüne
Asıyorum, asıyorum, asıyorum
Aşkın, amcamın, mavinin önünde.

Duvara bakıyorum duvarı artırıyorum böylece
O da bana bakıyor, bende ne var
Su götürmez bir gürültüyle
Gelin olmuş bir kadın tuhaflığıyla
Size anlatamam güneşi durdurarak.

Bu kaç kapılı bir konyak?

Edip Cansever
-Petrol-

ACABA – Edip Cansever

Neil Simone Tutt'Art@

Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz

Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
Acıya, büyük acıya
Ve soralım mı acaba
Ey büyük yalnızlık! insansan eğer
Bir kaya
Dalgalar yalarken onu
O bakarken kaskatı kalabalıklara
Dönelim
Ya da dönsek mi acılardan da
Ah, kalbin bulut bulut akan sesi.

Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh. belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.

Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa

Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi

Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.

Edip Cansever
-Ben Ruhi Bey Nasılım-

©Neil Simone

YONTUCU KARES – Edip Cansever

EDİP CANSEVER YONTUCU KARES

——M. Şerif Onaran’a

Nereden geliyor? Arması ne? Gördüler mi bizi?
Böyle konuştu Rodoslu Kares, yontucu
Soyu tükenmiş bir gülümseme yüzünde.

Bize ne
Biz kalan buğdayımızı döğmeyelim de ne yapalım
Sonra gider söyleşiriz kıyıda
Akşam olmadan.

(Akşammış değilmiş ne çıkar bundan
Bulunmaz ki yüzleri çok ülke dolaşmaktan)

Ver şu testiyi bana, bir yudum da ben içeyim
Hadi ver, koca ihtiyar, çoktan yanaştı kıyıya gemi
Bize mi kaldı düşünmek gündüzü geceyi
Ne güne duruyor yontucu Kares.

Kares mi? Ben söyleyeyim bari
Soyu tükenmiş kuşlarla besleniyor şimdi, balıklarla
Bulmak için acı tarihini doğanın
Pişirmek için onu kumlarla ve yontmak için,

Gidelim gidelim
İyisi mi esrikken kanırtmalı yaşamı
Yüzlerimiz ve bütün söylediklerimiz
Nasılsa tarih olacak onlara

Söyle sen, bizi yontsun yontucu Kares!

Edip Cansever
-Şairin Seyir Defteri –

İDRİS LE KONUŞMA – Edip Cansever 

EDİP CANSEVER İDRİSLE KONUŞMA

—İdris, sen ne yapıyorsun,kuşların yanında
—İdris’le konuşuyorum.

Kuşları okuyorum içimde, ağacın kuşlarını
Yeni pişmiş çilek reçeli gibi kaynayan
Dalların üzerinde..
Gemilere dadanan kuşları okuyorum bir de
Göklerde bir başına dolaşan
Görkemle
Büyük denizlerdeki yalnız kuşları
Ve okuyorum yıllardır bütün yalnızlıkları
Okuyorum da
Kuş olsun, insan olsun
Yalnızlık sevmesini bilmeyenlerin icadı
İşte
Suları fiyakayla göğüsleyen yelkovan kuşları
Geçiyorlar martıların peşi sıra
Ve küçük bir evin üst katı martı
Duvarlarından sümbüller akan
Sanki çok öpüşmelik kuşlar bunlar,çok sevişmelik
Ve seninle biz iyi ki
Sevmelerin ustasıyız, güzel şaşkınlıkların
Önce yüreklerimizi alıştırmışız buna, sonra kafalarımızı
Ki bu yüzden içimiz hiçbir zaman yoksul değil
Yoksul olmadı.

Bak
Bu kalın kalın ellerimi soruyordun, bu çürük çürük bakan gözlerimi
Dokunuyor ellerim gördüğün gibi
Anlıyor dokunduğunu benden önce
Emiyor suyu gözlerimse
Emziriyor güneşi
Ve uçsuz bucaksız bir maviliği yaratıyor onlar
Her gün
Yaratacaklar elbette
Ve sözgelimi ben
Üstünde gökyüzünün
Kum taşıyan mavnalar gibiyim

Kimi zaman kavuniçi, kimi zaman Osmanlı yeşili
Sabahtan akşama kadar seyrederim
Ve derim ki biz
Çok değerli bir yüzük taşının halkasında sıralanmışız
Ana sütü gibi bir aydınlık içinde
Yani şu yeryüzünü bir uçtan bir uca kuşatmışız
Dik tutarak gövdemizi
Umutla
Bazan da yıkılarak kendiliğimizden ya da bir kurşunla
Ve bu hızlı akışa yaşayıp ölmek deriz.

Yaşayıp ölmek, deriz, ne denir daha başka
Denir, çok şeyler denir, biliyorum
Geçecektir hayatımıza mutlaka
Çok inandığımız bir şeyin çocukluğu
Sonra gençliği, sonra oturmuşluğu
Sonra hayat hayat gibi olacaktır.

Bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa
Denizler bir fırtınalık görkemli
Bizse kendimizi insan olarak
Bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa.

Edip Cansever
-Sonrası Kalır-