Ellerin Değince Denizlerime – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER ELLERİN DEĞİNCE DENİZLERİME

kalkıp bir ağacı suluyoruz ellerinle
yağmura bakıyoruz hep yağıyor
Pirinçhan’da bir gramofon
– beni kör kuyularda…

ellerin öylece duruyor masada
kuyum ustası ellerin
bir şunu unutmuyorum
gülerdin, şenlenirdi bahçelerim

ben alıp ellerini uzaklara gideyim
ardım sıra kambur cüce
çevirin çemberini
alıp gideyim ellerini… ellerinin
tenimdeki gül döğmesini

kaç kış uyudum unuttum
karlar nasıl erirdi soğuk göllerde
paslı dilim ağulu dilim kekeme
çamaşır günleri kapı önleri sevişmeme
saatleri evlerin, bir peygamber çiçeği
ağızda yarım bir cüzle
beni ezberle diyor, beni ezberle
bir bunu unutmuyorum, bir de
parmak izlerini, ateşler içinde

kaç vurgun kaç hastalık
ölmedimse, telkari gümüş
ellerin, işlediği için
bir gül
bir daha
köklerime

bir şunu unutmuyorum
aşk en güzel yenilgi
ellerin değince denizlerime..

Çiğdem Sezer
Agora/309

Gökyüzünü Kimsem Bildim Sokağı – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER GÖKYÜZÜNÜ KİMSEM BİLDİM SOKAĞI

kırmızı kiremitlerin gölgesinde suluboya
bir resmin kimsesizliğiyle
durmaktan kapkararmış
gökyüzünü kimsem bildim sokağı
kopuk bir düğme bir çın bir bilye
boş evler küs balkonlar bulaşıcı
sessizlik hayata bahane

emanete bırakılmış eşya
hiç gitmemiş gelmemiş
budanıp yeşermemiş
gibi eksik gibi kayıp
ikiye geç bire erken
say ki kına gecesi ertesinden
gibi saklı gibi ayıp

Ölüme kıyas
göğsünde künye
gibi kapanırken gül
gökyüzünü kimsem bildim
sokağında kadınlar
aynı şarkıyla gömülür:

avcumdaki yıldızı
asacak gök kalmadı
bu bin yıl da yağmadı kar
bu bin yıl da
kırmızı kiremitlerin altında
gökyüzü kimsenin olmadı

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hâli-

YAĞMUR YAĞIYOR GİBİ – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER YAĞMUR YAĞIYOR GİBİ

nasıl unuturum bir sap menekşe
ağzının kıyısında duruyor, öylece
uyuyorsun, nasıl…………. ölüyorsun

upuzun kavaklar devrilir gibi
değil, dağ yıkılır orman tutuşur
gibi değil, bir nehir
akıyor gibi ölüyorsun.
ağzının kıyısında bir sap menekşe
gibi duruyor yaşın.

şimdi başkalarının oturduğu
evlerdeyiz, birer balkon
birer eşik olmaya
yeraltından yaralarımızla
şimdi başkalarının oturduğu
evler odalar olmaya

yaşamak ki mavi bir şal boynunda
kar üstünde ayak izlerin, gülüyorsun
sürgit bir acı bu, nasıl unuturum, yağmur
yağıyor gibi
ölüyorsun.

Çiğdem Sezer
-Varlık Şiirleri Antolojisi-

Yüzük Parmağım – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER YÜZÜK PARMAĞIM (C) Nobuhiro Suhara

kuşlardan kalma bir boşluk
adını hayat koy, uzun acısın

biz böyle içimizden iki kişi

bir dağcıymışsın ne kadar gitsen o kadar uzak
bende kar birikmiş bir zirve
unutmak kadar bir çukur sende

güz en çok teni acıtır
güz gibi bir leke gövdemizde
sana çıplaktım sen dağa dönük
pıhtı gibi düştüm kendime

bahçemdeki kâfur ağacı
kimse girmesin için büyüyor
ölümü çağırıyor siyah sesli müezzin
gökyüzü üstümüzde eskiyor

sus, cümle yetimler hatrına
ve yoksullar yoksun’lar
onca vahşi dans ediyor tepemizde

bu güz çok üşüdüm kuşlar da gitti
suskunluğu dil edindim
esmer bir çocuk büyüttüm sendendir diye

güzmüş yapraklar birikmiş
yüzük parmağım batmış kalbime
bahçem sana
dalgınlık ve kar
aramızda açılmış bir şarap
ve zalim bir rüya var

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hali-

ONCA HAYAT ARAMIZDA – Çiğdem Sezer

ONCA HAYAT VAR ARAMIZDA ÇİĞDEM SEZER

~~upuzun cümlem adın olsun…

kendine yeni bir beden
uluyarak uzak şehirlerin ışıltısına
demek kolaydır
onca hayat aramızda

iç içe sözcükler
geçmişti acısı kendinden sorulur
yaralı kurt gibiydin
uludun bir çeşmenin gürül gürül ağzıyla

ateşti ezberi çocukların
cehennem bir göl adıydı ölümle mayalandı
bir etek hışırtısı bir terlik şıkırtısı
bir tren geceyarısı doğudan
çiğneyerek ölülerimizi bıçkın bıyıklı terli
söylenmemiş sözlerin sökülüp gitmesi gibi
söküldün zamanın ağır tozuyla

balkona çıktın göğü toparladın
bir çay içimi döndü dünya
bir çiçek ağzını rüzgâra verdi
toprak toprağa…
iki beden bir çay içimi
birbirinin içinden geçti
geçtin etine saplanmış cam kırıklarıyla

günlerden üzgün cuma
canı sıkkın pazartesi
filesinde ekmek gazete ve bir baba
suskun pazar konuşkan çarşamba
kendine yeni bir yüz
yeni bir ayna…
kırıl ve toparla

bırak ulusun içindeki kurt
bir kemik toprağa düşsün de çürümesin
kendine yeni bir beden
demek kolaydır
çekilmemiş bir fotoğraf aramızda

upuzun cümlem adın olsun
tende buğu canda ateş gözde fer
eskidendi elleri değdikçe başın döner
aşk’tı; adındı, ülkeni bir uçtan bir uca…
şimdi uluyan bir kurt içinde

demek kolaydır
onca hayat aramızda

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hâli-

Zirve – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER ZİRVE

bizden olma değil biz hatırlanmaktan
yıpranmış minder yüzleri gibiyiz aşka.
nohut oda bakla sofa: ” mesut insanlar fotoğrafhanesi”

şimşek çarpsın ki bu fotoğraftan çıkmayacağım
camlar kırılsın ki duvarlarıma alışacağım
narım çatlsasın ki içime akacağım

ve hayatın huzurunda tam üç kez
hayal arzuyu emzirmeyecek
hayal arzuyu
hayal
bile edemeyecek hayat çarpsın ki
sütbeyaz tepeler gibi omuzları aşkın
karagecede kendine yer edinemeyecek

bir ses bir kapıyı açıyor:
“kaybolmuş güzellik misafirhanesi”
sustukça geniş dokundukça ferah
aşkmış, sümerlerden çıkmış sonra maveraünnehir
çünkü aşk zirvedir
çünkü aşk zirvedir

annem ölüm görsün ki
cam ustası ateşi içime üflesin ki
ağrı’nın karı üzerime erisin ki

mucizelere inanmayacağım
çivilerime alışacağım
kusurlarımdan utanacağım

ama maveraünnehir
aklımı çeliyor
ve süt beyaz omuzları aşkın
arzuyu emziriyor

çünkü aşk zirvedir
çünkü aşk zirvedir

ölüme giden her dağcı bunu bilir.

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hâli-

Anahtar – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER ANAHTAR

sırtına dünyayı giyinmiş
mantosu som acı’dan
çarpar durur ha babam duvar
gözleri ama nasıl tam şimdi
kalkıp gidecekmiş gibi kuşlar

kadın kanat sesini içine yerleştirdi

hoh’lasa ısınacak
kalbinin kristali

iması yok imlası bozuk
surnameler kadim hikâyeler
evvel eski sözler iç ceplerinde
…iki kopuk düğme
…değdikçe avuç içlerine

ben değilim ben değilim evvel gittim evinizden
geceydi içimdeydim görünmedim kimselere

nakkaşlar girdi çıktı
hattatlar ve cümle kitaplar
açılmadım kimselere and olsun
bir adam kilidimi taktı
bir çocuk anahtarımı aldı
biri kız’dı kalmaklar gibi baktı

and olsun yangını ben değil bulutlar çıkardı

unutmalar gibi açık pencerelerden
girmiş bulutlar
tam ortasına kurulu sofraların
bir gökyüzü bıraktı

sonra yağmur sonra kuşlar
kelimeler gibi ağaçlar
yangından ilk önce kim
kurtarılacaktı?

kadın mantosunu çıkardı

som acı’dan altın anahtar gibi kaldı

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hâli-

 

Sümbülteber – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER SÜMBÜLTEBER

bunu yoksul günler için…

çektim perdeleri, karanlığı törpüledim
siyah beyaz bir film, bir kadın
adı sümbülteber
koynunda kaçak tütün kokusu
yatağında geceden kalma izler
gökyüzü yastığının altında
bedeninde yıldızlar ve daha neler

geldim bir bahaneden çıktım bir ihtimale
dünyanın taç giyme günüydü, şaştım
ve ziller zurnalar ve defne
kral kim, soytarı nerde?

dünya kaygan bir yerdi
sümbülteber bahane

çektim kapıları, duvarları yokladım
kan izi kin izi diş izi
bir ip boğazımda uzadıkça uzadı

burası dünya, tekin bir yer değildir
çekip gitmekle gitmemek arası
kalmanın binbir yaması söküğü ve oyuğu
ve kanlı bir bulutu
giyip çıkarmaması
burası dünya, acının ucuna bucağına
varmanın yol haritası

minneti yok sağ gözüne, bir kadın, adı sümbülteber
sol gözünde menevişler ve daha neler
( bu sana bakmaklığım
binbir geceden kalma
bunu yoksul günler için…
unutma!)
ah kalbim, beter ol, beter ol, beter…

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hali-

Eriyik – Çiğdem Sezer

ÇİĞDEM SEZER ERİYİK

1.
dışarısı soğuktu
içime açıldım
bir ten, bir daha
böyle böyle dönüştüm
bıraktığın boşluğa

geçecek dediler
ölüdür gömülecek
yastır bitecek
bir kez ölen
bir daha acı veremeyecek

ben seni ölürkenki
ben seni giderkenki
acıyı besledim
bildim, doğurduğunu insan
asla gömemeyecek

2.
dünya
ağır ve ağrılı
bir hatıra
batıyor etime
derine daha derine…
sevmekse, dünya yaraya dönüşünceye

3.
dünya soğuktu
yeryüzü oyuğunda
başıboş buz kütlesi
içinde ölüsünü gezdirenin
olmuyor dışında kimsesi

bende açtığın yara
sende kanasın istedim
istedim bıçağın ucu
sana da değsin, senin de tenin
kalmalarda çürüsün
öfkeyse öfke, seni
körkuyulara atacak denli
sevdim

4.
ayağımdaki taşla
düştüm buraya
dedim sabırdır taştan murat
vurdukça kıyıya dalga
ben kırıldım
su kırıldı
kuyum dolmadı
kuyum dolmadı

dağ olsa susmaya
kum olsa ayrışmaya
denizdi;
ne gitmeye
ne kalmaya
üzüm de mi böyle acır
kan olup testiden sızmaya

5.
eski bir zaman taşı
çınlıyor ceplerinde
sen gidiyorsun ve şehir
ejderha kaftanıyla
yürüyor sur diplerinde

ben o taşı
göğsümdeki çivi izi
ve bin yılın elleriyle
okşamıştım
ben o taşı sevgilim
canımdan koparmıştım

olur da bir boşluk
bir boşluğa denk düşer
yeryüzü bedeninde zonklarsa
taşımı ellerinde bul istedim

kinse kin,
senin de ırmağında kanlı bir gelin
duvağını bırakıp gitsin diledim

6.
Boş bir kubbede çınlıyorum
bir kez dışıma çıkan
bir daha sığmıyor bana
denizini yitirmiş kara lanetiyle
çarpıp duruyorum yeryüzü duvarlarına

bu gezegende hayat var mı bilmiyorum
kimse kimsenin şifresini çözemiyor
kimse kimsenin oyuğuna giremiyor
gökyüzü aşağıda kalmış, görünmüyor
bu gezegende hayat var mı?
kimse bilmiyor

bense hâla seni seviyorum

7.
bense hâlâ seni seviyorum
bu gezegende hayat var
diyebilmenin biricik yolu buymuş
gibi geliyor
başka dil bilmiyorum
bu yüzden bir yara gibi seni
kendimde gezdiriyorum

yara taşa dönüşüyor
taşımı elliyorum
taşımı elliyorum
çıkıp içimden
taşımı seyrediyorum

8.
uzağından geçen tren
geceyi titrettiğinde
ayışığı bir dağın
içine eridiğinde, dünya
kızgın bir eriyik gibi
damlarken oyuğuna

sen bende ölmeye devam edeceksin sevgilim

benden söktüğün taş
bir daha geri gelmeyecek

yeryüzü bunu bilecek
sen bilmeyeceksin
sen bilmeyeceksin

Çiğdem Sezer
-denizden geçme hâli-