Giz Düşümü – Akide Ufuk Türkelli

AKİDE UFUK TÜRKELLİ GİZ DÜŞÜMÜ (2)

Dokudum yılların hasret çözgüsünü saçlarıma
her ilmek bir gün, her ilmek yol artık bana…

dağ başında bir ev gördüm
evde büyük bir ayna
geçtim karşısına usulca
yılları yüzüme sürdüm

korunaklı damlarda akıtabiliyordu hayat
ben içimde kaynağını bilmediğim sese doğru
hep yürüdüm
damlalar bıraktım birileri için suya
güldüm; gülmemi astılar büyükçe bir salona

Yürürüm zaman zaman yankı ormanlarında
baktıkça adımı karıştırırım
eski lahitlerin mermer taşlarına
bin yıl önce öldüm belki
belki bir fetüsüm kimbilir
doğmayı bekliyorum bir annenin karnında

Durduramadığım yolculukların bedeliydim biraz
son kuruşumu da kaybettim tanrıların sofrasında
bir celladın gözlerini verdi dünya
erken hasatlarda uykular bozuyorum
kıyılan çocuk düşlerini hatırladıkça

Bir şansım daha olmayacak hayat için,
ucu keskin bir makasla ayıklıyorum günlerin beyazını
masumiyete duyduğum özlemden midir bilmem
her sabah masama taze güller koyuyorum

Saatlerden kopmuş sarkaçlar gibiyim
sallanmayı reddettim diye mi cezalandırıyor beni dünya
bir delinin koynunda bırakıyorum saçlarımı
ki merhametim yakışmıyor kendini akıllı sayana

Kuşatılıyoruz dört bir yandan
bir şehir düşüyor dizlerinin üstüne
kibirli kandiller altında yazılıyor aşkın tarihi
ve kırlangıçlar topluyoruz
kutsanmış doğum günleri hatırına

Bir giz düşümüydü hayat
yanıtlarını kendi içimizde aradığımız
hergün sonunda kaybolup
yeniden bulunmak için umutlandığımız

Dünya bir hayal
gökyüzüyse uçucu mavi
o tatlı hayaller içinde arıyoruz
ruhlarımızın kayıp eşlerini

Sırlarımı döktüm bir şafak vakti şulelenen suya
Bir atın son nefesiyim artık adıyorum kendimi rüzgara

Akide Ufuk Türkelli
08 Mart 2011..

 

 

Çember – Akide Ufuk Türkelli

AKİDE TÜRKELLİ ÇEMBER

Evimizin bahçeye açılan avlusu sanırdım hayatı
dut ağacının altına dökülmüş dutlar gibiydi
öyle tatlı ve kolay ulaşılası …
her gün uyandığımda,
koşardı çocukluğum mavilere yeşillere
hayatı yeşillerden ibaret sanırdım

İlk çamurdan yaptığım çömleğimi kırınca arkadaşım
anladım ki ;
hayatta kıskanç sarılar, kızgın morlar da var
yeşilin yanında kötü durmazlardı gerçi
gelip geçici uçucu kederlerdi
kin tutmayı bilmezdik

İlk kalp ağrımda öğrendim ben küskün siyahları
acıtabiliyordu çokça
takınca aşk pembesi gözlükleri
gölgede kalıyordu tüm siyahlar

Kavgalar gördüm,
acılı insanlar, protestolar
bükülmüş kollarda kızıl kahverengi tonlar
lacivert öfkelerle kuşatılsalarda
yorulmadan koşuyorlardı tutkuların ardından

Evimizin bahçeye açılan avlusu sanırdım hayatı
yeşillere boyanmış masumlardandım
kaybettim yaşarken birkaç rengimi
giyindim erkenden grilikleri
ama umudum var
ben bulamasam bile yeniden renk çemberimi
bir gün o çember mutlaka bulacak beni

Akide Ufuk Türkelli

kalpsiz ! – Akide Ufuk Türkelli

CENK KOYUNCU, NE GELİR

Ben. Dünyanın her güzelliğine bir parça kalbini bırakmış kadın. Her yansımada kendinden bir şeyler bulan seyyah. Doğduğunda var olan kanatlarını düşürüp kalbine takmış bir cerrah. Doğrudur doğduğumuzda her birimizin kanatlı olduğu. Doğarken bir melek gibi doğup yaşarken kirlettiğimiz yanlarımızla gömülürken yarı şeytan olduğumuz. Bu yüzden masumdur anneler. Bu yüzden günahsızdır bebekler.

Ben. Dünyanın her güzelliğine çekinmeden kalbini bırakmış kadın. Bazen beyaz bir mektuba, bazen porselen bir fincana, bazen kumral bir kediye ayırmışım kalbimden bir parça. Dur! demiş bir alim sevgi bencildir. Karşılıksız sevmek sadece annelere vergidir. Çocuğun mu ki senin hayat? Suyu bitmez, güneşi batmaz, yaprağı dökmez kılan ne? Hem nedir gözlerindeki bitmeyen pırıltı… İnsansan “insan” gibi davran. Ayır kendini ağaçtan ve kuştan.

Ben, insandan daha çok seversem bir martıyı – ki bir martı bazen daha çok sevilir insandan… Daha fazla güvenirsem insan yerine ağaca, âşık olursam yarası mahrem masif bir konsola, bu sevginin bencil olmadığı bir dünya düşümdendir. Öyleyse beni insan yapmıyorsa tutkum, dilimi kesip bir bahçeye dikilmeye gönüllüyüm. Ve dedim ki o âlime; insanı eşyadan ayıran düşlerse, âlimi zalimden ayıran da bir harftir.

Ben. Dünyanın her güzelliğine kalbini savurmuş kalpsiz kadın. Geri istemiyorum kimseden kalbimin parçalarını. Bir şiire söz olurken ya da bir zarfa pul olduysa kalbim, ölümsüzlük de değildi beklentim. Her bebek cennetin çocuğudur doğduğunda. Ve anneler yorulur bir gün korumak için gerili kanatlarla dolaştığında.

Ben. Dünyanın her güzelliğine kalbini vermiş kadın. Kopan kanatlarla uçamazsın. Bacağı kırık atla koşamazsın. Bozulan bahçede çıkıp oynayamazsın. Oysa ne çok isterdim bir göl kenarında su kadar saf, gökyüzü gibi geniş, dağ kadar yüce bir ağaçla dans edebilmek bir Cohen şarkısında

Ben dünyanın her güzelliğine kalbini vermiş kadın. Boşaltınca göğüs kafesimi tüy kadar hafif kalmışım

Akide Ufuk Türkelli

TAM ORTASI… – Akide Ufuk Türkelli


“Sarnıçların suya ters döndüğü zamanlardı
Ellerine tarçın sür ve beni unutma ”

Ellerine tarçın sür ve beni unutma demiştim. Çünkü ben baharat kavanozları içinde taşıyorum ruhumu…

Bir ipek yolu tacirinden öğrenmiştim ruhu baharatla saklamayı. İnce, seyrek sakallı tacir “ uzun yolculuklara çıkmak istiyorsan şayet, ruhunu iyi sakla. İyi sakla ki bozulmasın! ” demişti bana. Bende uyarak onun bu sözüne bir miktar zencefil, biraz karanfil ve tarçın şişelerinin içine saklamıştım ruhumun gizlerini. Böylece kokuşmuş, gitgide yozlaşmış bir dünyada bozulmadan saf kalmanın yolunu öğrenmiştim kendimce. Ruhu gölgeleyecek en güzel şeydir baharatlar. Burnunuz keskin, hoş kimi zamanda yakıcı kokuyu duyar önce .Siz oyalanırken camın renginde, baharatların büyüsünde örtüyü aralamak aklınıza gelmez nedense ..

Ona bu sırrı anlattığımda ise şaşırmıştı. Bir sırrı açmanın yanında, tarçın kavanozunu da dökmüştüm önünde. Paniklemiştim üstelik. Elimi kavanoza uzattığımda aynı hızla o da davranmıştı. Mavi şilte, elbisem, ellerim, ellerimiz tarçına ve kokusuna bulanmıştı. Belki şaşkınlıktan belki de uzun zamandır içinde tuttuklarını bir cümleye sığdırma hevesinden “ Her şeyin fazlası zarar ” deyiverdi dönüp yüzüme. Şaşkınlığını devralıp paniğimi örterek güldüm. Evet, doğru ya her şeyin fazlası zarardı. Peki ya az’ı… az olanı da öldürmez miydi insanı? Sustu, cevap vermedi. O, hiçbir zaman cevap vermezdi zaten.

Varlıkla yokluk, azlıkla çokluk arasında ki dengenin bozulduğu, camların aslını yansıttığı o gece, bedenimi ikiye böldüm ve dönüp ardıma seslendim ona “ İşte sana ne azı ne de fazlası. Bu, işte bu tam ortası.”

Adaletli bir seçim yapmıştım. Ya da o gece öyle olduğunu sanıyordum. Oysa ortalar aslında en kötüleri imiş. Bunu daha önceleri hiç kimse söylemişti bana. Ne babam, ne de “ uzun yolculuklar için ruhunu iyi sakla” diyen baharat taciri. Babam oldukça sevecen ama sessiz bir adamdı. Bir yazardı ve söyleyeceklerini her zaman kelimelere fısıldardı. İşte bu yüzden aslında ben, kitapların içinde kelimeleri değil de kelimelere sırrını döken babamı aramıştım yıllarca. Kelimelere asılı kalmak ne zordur bilemezsiniz. Kelimenin ardını görmek için kapısını çalmak, kabul edilmeyi beklemek, içeri girdiğinizde kaçışıp saklanan duyguları göz temasıyla yakalamaya çalışmak, çoğunlukla da kaçırmaktır gerçek duyguyu. Düpedüz akıcı anlatılan yazılarda bile siz yazarın kaç kimlik değiştirdiğini, hangi duyguda soyunduğunu, hangi duraklarda gülüp, hangi ünlemde kanadığını gerçekte bilemezsiniz. Çünkü okumaya başladığınız anda o artık yazarın değil sizin de hikâyenizdir. Ve duygu her ne kadar yazara da ait olsa sizin düşleriniz de bulaşır kelimeye her dokunduğunuzda.

Bu yüzden zordur kelimeler ve bu yüzden babam da zor bir adamdı. Ama ne sınırlı sözlerinde ne de peşinde koştuğum kelimelerinde, ortanın kötü olduğunu anlatan bir ibareye rastlamamıştım. Ben bunu yaşarken öğrendim ve şimdi kelimelerle bunu sabitliyorum. “ Ortalar kötüdür.! Araf’ tır” diyorum.

Bir yolun, ilişkinin, savaşın, aşkın, hatta bir yemeğin bile ortası kötüdür. Çünkü başlangıçta ki gibi zevk vermez, bitimine yakın hissettiğiniz huzuru ya da huzursuzluğu, doyumu ya da doyumsuzluğu yaşatmaz size. Bilinmeyendir ve sıkıcıdır. İşte bu yüzden adaletimden şüphe ettim o an. Bedenimin yarısını vererek ona, kalan yarısıyla yaşamaya çalışarak kendime haksızlık etmiştim. Tüm suç benim değildi elbet. Az’a kanaat getirseydi eğer, mesela gözlerimi ona bırakabilirdim, ya da avuç içlerimi. Ben de onun fazlası zarar düşüncesine katılıp tamamını vermemiştim hiçbir zaman. Böylece bir suçu da ortadan ikiye bölmüştük bilmeden ve yarım beden ikimize de yaramamıştı en nihayetinde ..

Yazın paslı, yapışkan sıcaklığını yaşadığımız zamanlardı. Güllerin donandığı, zeytinlerin güneşe duacı olduğu günlerde, bir sevdayı bozulmadan saklamak da güçleşiyordu artık. Üzerine inen her gün ışığında daha parlıyor, daha da ortaya çıkıyor, ortaya çıkıp gün yüzü gördükçe bozuluyordu. Tıpkı kelimeler gibi, tıpkı babam gibi… Her konuşma çabasında, topluluğa yayılan her doğal duygusunda ruhunun bir yanının solduğunu görüyordum hep.

Yarım bir bedeni hiçbir şeyle tamamlayamazsınız, kendi yarısını arar. Göremezsiniz, tam olarak işitemezsiniz, aklınızın bir kısmını bıraktıysanız gece kalkar ararsınız. Kalpten hiç bahsetmiyorum ” kalbi delik olmak kalbi yarım olmaktan yeğdir ” .İki elimin biri yok artık, kelimelerim de yarım. Bedenimi bölmeden önce yazdığım son mısrada kaldı kağıt üstünde, üzerinde ki kırmızı tarçın lekeleri ve odaya sinmiş ruhumdan parçalarla birlikte…

Sarnıçların suya ters döndüğü zamanlardı
Dökülenleri toparla ve ruhunu iyi sakla…

Akide Ufuk Türkeli

Bozulan Bahçe ve Beyaz Karga 2 – Akide Ufuk Türkelli

En derinlerimizde yatanların mezar taşları yoktur
bunu yaz ve unutma

Ayağa kalk!
ve akla kendini beyaz karga
hangi celladın unuttuğu sustalısısın?
o cellat ki sorgusuz deşti hançerimi
döktü tanrının göğsüme açtığı göz evini

ben seni asmadım siyah kanatlarından
karanı ayrı bilmedim kendi kanımdan
kuzgun diyenler halt etsin!
sürüp kendi leşimi akbabalara
seni kaldırıp basmadım mı bağrıma?

bir derin gecede
köpek sürüleri ürürken cümle yanımda
ah ! kalemimi saklayacağım
konsolu da taşıdılar karşı kıyıya

ben bu içimin kargaşasını şimdi nereye koysam
adımla seslendi bana masif konsol
porselen fincan…
ve yekpareydi ayna
sırlı ve görkemliydi
kusurumdan dile gelince kurşun leyim
dedi ki; Sızlanma!
kibrindir çeviren som camı aynaya

gururumu kırasım geldi o an ikiye
yarısını gömüp en derine, en içe
yarısını sürsem ve çözülse leyim
ayna dönse şeffaf bir pencereye

ama öyle ya
filden bir hafızadır zedelenmiş ruh için beyin
aşk ise rasyoneldir
bense gerçeğini kaybeden
ustalaşmış ilizyonist

parlıyor gururla ayna
büyürken kontrolsüz
patlıyor ve ayrılıyor binlerce yek parçaya

ah! Revan
istasyon çocuğum benim
ruhun ruhama emanetti
ama “ anlamıyoruz” diyorlarmış şiirlerimi
çok kuzguni buluyorlarmış cümlelerimi
kara da sizsiniz kuzgunda siz diyorum onlara
ve çıkarıp koyuyorum
aynayla kestiğim ciğerimi ortaya
tam ortaya !

Şimdi ayağa kalk!
ve akla kendini beyaz karga
parlayan her şey mücevher değildir
sen sanıp çarptığın aynalarda
kanı gül sanman acizliğindir

bir elime kaderi alıp
bir elime koysam yüreğimi
ne yazık ortada kalır,
ağmaz bir yana terazi

ben bu içimin kargaşasını nereye koysam
nasıl etsem de gül dalını ayrık otlarından ayırsam

dün gece açığa almışlar yine eski limandan bir gemiyi
götürüp batırmışlar sinesinden parçalayarak sinesini
hangi öksüz kayık için ağlayacağım şimdi?
unutmuşlar lakin
batan gemi bir anneydi

bir gece istedim sadece insanlardan uzak
bir gece bir narin kelebeğe korkusuzca dokunmak

varsın patlasın fırtına
yansın gün de gece de
ıssızlık tünesin damımda
olsun,
ben yine sarılır ve yatarım öksüz bir kayıkla

( Bir bulgur tanesi miydi kabartıp köpürten denizleri
denizler böyle kara
denizler dehliz
denizler olmamalıydı böyle deli)

sonrasında ne kalır bizden
eski bir fotoğraf
ucu açık bir kalem
semaya nakşolmuş sözler belki…
porselen fincanıma resmettim zarif kelebeği
hasret ne uzak ne de yakın …

Ey hayat! Yargılama bizi
üvey evlatların değiliz senin
acımızı elbet gömdük içimize
yaşadık görmezden gelerek adalet sandığımızı
kusuyorsak eğer günbegün yüzüne
bil ki artık taşıyamadığımızdandır
yaşananların ağırlığını

dost bildiğim
sesi sesime değmeyen
kadife ellerinle ört toprağı
söyle kuzguna bahçedeki gülü getirsin
koysun başucuma
unuturken beni zaman denen yaş toprakta
gelip af dileyeceksiniz eğilmiş vicdanlarınızla

Ey! Beyaz karga
Ayağa kalk !
Ve de ki onlara;

Siyah gözlerinizden gömdüm sizi
Siyah gözlerimden gömün sizde beni.

Akide Ufuk Türkelli

Karşı Pencere – Akide Ufuk Türkelli

Karşılıklıydı pencerelerimiz seninle
evlerimiz sırt sırta binmiş
bi ben geldim, sizin cama sen yoktun
bi sen geldin,

benim pencerem kapalı ..
bakamadık sokaklara, insanlara bir gözle.

Benim penceremin önünden kuşlar uçtu
Sen yakalayamadın hiç
Senin pencerenden geçtiyse uzun trenler
Ben hiçbirine el sallayamadım

Görüp gülümserdik birbirimize
Işıklarımızı seyreder
var olduğumuzu bilirdik.
Dokunsan tutacak kadar yakındın elime,
aramıza giren gökyüzü kadar uzaktık birbirimize..

Fesleğenlerini nedense hep içinde sakladın
Benim çocuklarım oynardı camın önünde,
eğilip hiçbirinin başını okşamadın..

Pencerelerimizi kapattık artık karşılıklı..
Camların arkasına sakladık
yaşadığımız gizli dünyalarımızı

Sırt sırta yapsak da evlerimizi
Biz bir pencereden yakalayamadık
akıp giden hayatı…

Akide Ufuk Türkelli

Elma Ağacının Düşü – Akide Ufuk Türkelli

gittim geldim
ben gel-gitler içinde bir deliydim
şapkamı çevirdim başıma ters
aradım durdum ayakkabımın eşini
kimin ayağında rehin bıraktıydım
bilememekten öldüm
sordum,
sordum,
sordum da.
sordukça dolaştı önümde yollar uzunca
kızdım anneme bir hınçla;
“ Anne, beni neden arsızların arasında düşürdün”
bıraktım soruları kırk akıllıya
dedim ; kim attıysa o taşı oraya,
gelsin çıkarsın bu kadar kolaysa
konuşmuyorum artık insanlarla ben
bir elma ağacına geçer bundan sonra tüm nazım
çocukluğum kaldı kiremitli damlarda
kandıramam ki kendimi
ah! bir renkli akide’ye
kanmayacak kadar nasıl da büyümüşüm …
soruyor sitemle elma ağacı bana
insan neden azla yetinmez
ister hep fazlasını daima
bilsem dedim konuşur durur muydum
bir elma ağacıyla
söz feda ederim senin için dişlerimi
güvenecekse bir kırmızı elma bana

geldim gittim
ben gelgitler içinde dişsiz bir deliydim
ne ayağım çarık tuttu
ne dilim ezberleyebildi yanlışsız bir ismi
şimdilerde soruyorum
sahi anne, ben hangi elma ağacının düşüydüm

A.U.Türkelli / 10.01.2011

Tablo : Elma Ağacı -Lois Aston Knight

Herşey – Akide Ufuk Türkelli


Bir kan pıhtısıyla başladı her şey
üflenmiş bir nefeste,
henüz kurulmamış nizami bir boşlukta başladı.
Bir kalp vuruşu,
…Bir yalnızlık kovuluşu
Ve bir “ol” adıyla başladı önce

Bir aldanmayla başladı sonrası
bir kadının sözünde,
bir adamın aşkında
yasak bir elmanın dişlenmiş her iki yanında başladı.
Ve istedi Âdem Havva’yı
istedi sonsuz cennete rağmen ..

Bir kıskançlıkla başladı her şey
insanın etinde, doğasında
bilinmeyen karmaşık kimyasında başladı.
Engelleyemedi fısıltısını hasetti kuşların,
durduramadı iç kemirici ıslıklarını
Ve vurdu Kabil Habil’i,
vurdu annesine rağmen,
vurdu babasına rağmen
damarlarında akan,
aynı kana rağmen vurdu ..

Bir ihanetle başladı her şey
iyi ve kötünün ayrımıyla
henüz anlaşılamamış anlamların karmaşıklığı ile başladı
Ve, ihaneti gördü Yahuda’nın gözlerinde İsa
gerildi çarmıha acıyla ..
gerildi insanlığına rağmen ..

Bir sevdayla başladı her şey
iki insanın gözlerinde başladı
düşlerinde arttı, çoğaldı
sığamayıp ruhlarına taştı sonrasında
bir nefes,
bir çığlık,
bir nabız atışında doğdu bütün insanlık ..
Yani bir sevda uğruna doğdu
Ve yaşadı ihanete, hasede, kavgaya rağmen yaşadı ..

Sevdi her şeyi ile dünyayı
Sevdi tüm kötülüklerine rağmen
Sevdi tüm iyiliklerine rağmen

Öylesine sevdi ki ;
Öylesine sevdi ki bu dünyayı
Sonunda ölüm olacağını bilmesine rağmen,
bir gün daha fazla,
bir gün daha, fazladan yaşamak için
umut edercesine sevdi ..

Akide Ufuk Türkelli

Su Sızdı – Akide Ufuk Türkelli

AKİDE UFUK           TÜRKELLİ                  SU SIZDI

Bazı şeyler kalır bazen yarım,
bir sözcük ,
bir fırça darbesi yada eksik bir nota gibi
bekler durur boşluk içerisinde zamanının gelmesini

bazı sokaklar vardır çıkmaz her zaman aydınlığa
her anahtar açmaz bazı kilitleri
oynanır bazen sahnede provasız oyunlar
ama her oyuncu kaldıramaz rolünün gereğini
değiştirir bazen attığın ufacık bir adım baştan sona kaderi
kaçırdığında arkasından küfrettiğin son treni,
bilmeden kaydırmış olursun belki zaman -mekan eğrisini

bazı ağızlar vardır mühürlenir
bazı sırlar vardır sadece sonsuzluğa söylenir
bazı taşlar otursa da yerine
bazıları ayağına takılır tökezletir

durursun bazen zaman içinde nefessiz
tamamlayamazsın eksik kalan cümleleri
kurur bazı fidanlar zamansızlıktan
bazı isimler lanetlenir sürekli tekrarlanmaktan

herkes göremez aynaya baktığında aslın arkasındaki gerçeği
benim gözlerim seçer hayatın kırk sekiz farklı rengini
sana sorsam zannedersin ki gökyüzü sadece mavi
bazı kararlar vardır acımasız sanılır
satranç tahtasında vezirlerin kadar
piyonların da hakkı vardır.

bazı insanlar uzanıp koparamaz dalın ucundaki meyveyi
bazıları sabırsızdır,
uçurmaya çalışırlar kanatları olmayan serçeyi
bazıları inançsızdır anlayamaz hayatın tesadüflerini
bazıları paylaşmayı bilmez
örtüp saklarlar kendilerini

bazı çocuklar büyüyemez hiç
bazı yüzler vardır karanlık
bazı kapılar kalır kilitli
sen aksini düşünsen de
her kölenin yoktur aslında efendisi..

bazı ruhlar kalır sahipsiz
bazı çağlar kapanır
bazı kentler yıkılır
su sızar daima bulduğu ilk çatlaktan içeri
ve ne kadar istersen iste
hak edebildiğin kadar yaşarsın kendi cennetini

Akide Ufuk Türkelli
03.02.2010

bir kör ve bir pusula…. – Akide Ufuk Türkelli

 

 


Hayatın bir pusulası var mı Ahmet ?
Yönleri pek seçemem ki ben
yön körlüğü oluştu bende sonradan.
Koklayarak buluyorum artık kuzeyi de güneyi de
Kuzey çürük kokuyor çokca, keskin bir amonyak kokusu yakıyor insanın genzini
Güneyi ise lodosun getirdiği taze çiçek kokularından biliyorum…
Gülme … .gülme, doğru söylüyorum Ahmet
Doğuyu aramıyorum mesela hiç,evimin doğusunda kırlangıçlar yuva yapmış
seslerini duyduysam yönümü doğuya çevirmişim garanti
her gün güneşe dua etmem bundan.

Körmüyüm ? Körüm ya Ahmet
yıllardır boşa baktı gözlerim hep
baka baka körleşti artık görmüyorlar hayatı
ama … ama sana birşey söyleyeyim mi Ahmet
bazen seviniyorum kör olduğuma,
hani körlerin başka duyuları daha bir gelişir ya
hani vücut eksik yönü hissettirmemek için daha bir çalışır, daha bir çırpınır ya
işte o çırpıntıyı gözlerin varken hissedemezsin Ahmet
körsen; daha güzel duyarsın kokuları, daha çok hissedersin güneşin yaktığını
daha esaslı yaşarsın hayatı.

İnanmıyormusun bana,
kapa gözlerini Ahmet kapa…
Hissettin mi ? az önce başımızın üstünden uçan martıyı, ne kadar yakındı söylesene
Çek burnundan deniz kokusunu içine iyice çek…
Yemin edeceksin Ahmet, denizi böyle güzel görmedin daha önce…
Oysa…denize ne kadar çok baktın hayatın boyunca
dokundun, ıslandın, maviliğine daldın defalarca.
Ama , yemin et Ahmet yemin et …
bilmedin ki sen denizi hiç..
deniz olmadın ki Ahmet!

Deniz olmadan nasıl bilebilirsin ki denizi, ağaç olmadan ağacı
ben diyorsun, insanım !
yaşıyorum etimle kemiğimle …
yaşamıyorsun Ahmet yaşamıyorsun maalesef.
Çokluklara sahip olmak köreltti seni biliyorum.
Tek kolun olsaydı mesela, daha çok severdin diğer kolunu eminim
Yani Ahmet, gözlerim var diye sevinme
dünya yalan söyler çoğu zaman herkese
ve duyduğunsa sadece kendi sesinin yankısıdır nedense

Yabancı gibi bakma öyle yüzüme, yabancıyız biz elbet
Sen duruyordun bu vapurun ucunda ben geldim senin yanına
bakma öylece Ahmet …. görmeye çalış beni
ben senin ipucunum bu hayatta.

İşte şimdi tekrar soruyorum sana
Hayatın bir pusulası var mı Ahmet ?
hayır …hayır şimdi istemiyorum yanıtını
neyi aradığını bilmesin önce,
neyi aradığını bilmek için yokluğunu hissetmelisin.
kırık bir kol gibi, eksik bir parça gibi yaşamalısın hayatı
nefes almamalısın belki bi müddet
kaybet Ahmet kaybet ….

bulmak istiyorsan önce kaybettiğini kaybet

Akide Ufuk TÜRKELLİ
20 Şubat 2010