GÜNBATIMI – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY GÜNBATIMI

Günbatımı. Afyonsu vakit;
her yanda düş lekeleri,
gördün ama kurtulamadın
peşindeler ilk gençliğinden beri.
Yüzünde ve titrek
el yazında gölgelikler kadar
karabasanların da izi.
Onlardan doğdun. Ey özürlü çocuk!
Övünç kaynağın oldu hep
göğsündeki karanlık yara.

Günbatımı. Çifte saat:
hem avlunun kapısını kitliyor
pansiyoncu kadın,
hem taşlığı suluyor şafakta.

Ah! Bütün zamanları yaşamak istedin
bütün aşklarda boşalmak istedin
bütün ölümleri ölmek istedin.

Sonunda elinde kalan
sadece bir yankı:

Böyle bir günbatımında
okumuştu sana şiirlerini;
hâlâ kulağında Ahmet Muhip’in
siyahlaşmış davudi sesi:

“Ey unutuş kurtar bu gamlardan beni”.

Ahmet Oktay
-Gözüm Seyirdi Vakitten-

AYNI VE DEĞİŞKEN – Ahmet Oktay

AYNI VE DEĞİŞKEN - Ahmet Oktay

Tan vaktiydi balkona çıktığımda,
ürperdim esintisiyle denizin;
komşu bahçedeki çam mı uzanıyordu
gövdeme, ben mi sarkıyordum yüzyıllık
köklere? Geceydi belki de
saate uymuyor içimdeki zaman,
birkaç mekândayım aynı anda:
hem dipsiz bir uçuruma bakıyorum
hem dolaşıyorum bir cami avlusunda

Kanmadım, sonsuzdu açlığım.
Gittiğim kentlerden bilmeceler
ve gizler taşıdım odama;
kurguladım ve yapıbozuma uğrattım
sarayların, ören yerlerinin
mağaraların efsanelerini. Unuttum
hepsini gündelik öykülerin.

Yuvamdı kuytuluklar, daha da sindim,
fal taşı kesildim dehşet
sarınca sokakları. Görülebilecek
yine de ardımda bıraktığım birkaç
sapan izi. “Gece çağı dünyanın”
demişti Heidegger. O çağ
olgunlaştırdı siyahî harflerimi.
Doluyum tüm kıtaların anılarıyla,
ne çok aşk içimde, ne çok cinayet

Göçebe biri olayım istedim,
girdapsı öyküler
görülmedik deniz haritaları
çöl yolları okunsun
istedim kırışmış yüzümde. Yine de yerleşik
biriydim çıktığım yolculuklarda;
döneceğim günü ve yeri bildim
daha hareket ettiğim anda.

Konakladığım köy evlerinin, göçer
çadırlarının, kaçakçıların
siluetlerini yığdım odama;
söylentileri ve saymacalıkları
biriktirdim. Değişik atlaslar
seyahatnameler, tarihler
yanı başımda açılmış duruyorlar.

Kördü Homeros, Herodotos gezgin;
kim biliyor hangisinin anlattığı
savaş daha doğru, betimlediği ülke
gerçekte olduğu gibi? Atalar
ve torunlar farklı yazıp
yorumluyor öyküleri.

Yeryüzü gibi katmansı zaman da
simge ve imge fosillerine rastlıyor
bir kıtadan ötekine her insan;
fark ediyor bakarken kararan suya
yenmeyen balık ve inek
Kutsaldan söz ediyor dillerde
korkularda ve düşlerde
henüz görülmemiş.

Anlaşılıyor durulup yaşlandıkça,
zaman, şeyler ve olgular
aynı ve değişken
tefsirle şerh arasında.

Ahmet Oktay
-Hayalete Övgü-

BORÇLU ÖLECEĞİM HERKESE – Ahmet Oktay

Nerde okumuştum, bilmiyorum
kim söylemişti: ‘kimseye borcum
kimseden alacağım yok’ diye.
Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da,
ekonomik terimlerle
dillendiriliyordu özgüven.
Gerçekten hayaletlerinden
kurtulmuş biri miydi bu?
Ne teşekkür, ne şükran;
alçakgönüllülük ve bağışlama;
yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü
bir kendini beğenmişlik.

Birebir alırsak sözcükleri
bilge Lao-Tzu’nun deyişi
uygun düşüyor bu övünmeye:
‘Önemli olan duvarları değil
odanın. Kapladığı boşluk.’
Yaşadım ve gördüm: aynasıyla
konuşanlar, yitip
gittiler aynalarıyla.

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında
‘caz müziği dinliyorum’. Keşke
yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de
diye geçirirken gözlerimi kapatıyor
biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;
kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız
ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine?
Özlemle sarılırken, kolumda
hissediyorum kabzayı.

‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,
Pasaj’da almıştım. Karlı
bir geceydi hiç unutmam’.
‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği
göğe benzeyen bir gülümsemeyle.
Şaşmışımdır hep, niye öyle az
güldüğüne filmlerinde.
Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz
hâlâ bir onluk borçluyum ona.

Sevgiyi iki kez ziyaret edebildim
Mamak Askeri Cezaevi’nde.
Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;
görüşmeciler ürkek ve kederli,
ortalıkta yığınla inzibat.
‘Göğsüm acıyor ara sıra’
demişti. ‘Şuramda bir çiçek
büyüyor sanki.’ Hiç yazmadım
sürgündeyken Adana’ya.

Sığındım Ellilerin, Altmışların
kansız anılarına. Özdemir’le evliydi;
Sıhhiye’deki evde hazırlıyorduk
yeni sayısını Mavi’nin;
yazmaya başlamamıştı daha.
Ya da Kızılay’da Büyük Sinema’nın
önündeki kalabalığın arasındaydık.
Yayılıyordu sesi Aybar’ın
dalga dalga bulvara. Sanki birazdan
Kışlık Saray’a yürüyecektik.
Nasıl borçlanmamış olurum
O’nun erken açan kanserine?

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.
Sürülecekse bu yüzden sürülecek
izim. Birkaç alacağım da
-bir fikir, bir dize, bir imge-
kalacak elbet birilerinde
ve belki onların peşine düşecek
başka birileri de.

Ahmet Oktay
-Hayalete Övgü (2001)-

YENİ GÜNE EZGİLER – Ahmet Oktay

YENİ GÜNE EZGİLER - Ahmet Oktay

VI. İNSAN SESİ BİR TANSIK

Titriyor yağmur taneciği asma
yaprağının üstünde: göz pınarında
bir damla yaş; akıp gidiyor sonra
yıldızın parıltısıyla. Sayısız
im, sayısız yöneliş: Suyun
burcunda sallanıyor alaca
bir mendil: Bulundun yitik yolcu
gecenin sonunda, karabasanın sonunda;
yorgun gövdeni bırakıyorsun
ot mindere.Bir tansık olan insan
sesi ısıtıyor avuçlarının içinde,
dikenli tellerle berelenmiş
ellerini. “Yüzünü çevirince
acı benimle konuştu” diyor korucu,
kırarken ikiye bir kibrit
çöpünü. Her nesne im, her an yöneliş:
sokulacak yer arıyor topal kedi
ikindi serinliğinde; muhtarın
oğluda onu nişanlıyor, elinde
sapan. Herkes birinin zalimi.
Yine de ısınmaya çalış güneşle
kırgın yürek: Niye belleniyor
toprak? Giz değil; düş gören
hayırdır diyor; giz değil.
Kabuk bağlıyor iyileşen
yara. Biliyor izi kapansa da
insan; şurdaydı ve günlerce
sızlamıştı. Ah taşa özgü
unutmak! Kırlangıç bulur önceki yazdan
kalma yuvasını; deli konuşur
annesinin gözleriyle, kilitlenmiş
olsa da dili. Ah ağlayış da gerekli
gülümseyiş de: Böyle uyardı
gözcüsü kanlı günlerin, incirin
dibine kurarken sofrasını; “Ancak
unutmayan anlayabilir” diye ekledi sonra:
“Samanın açtığı dehşet falını”.

Ahmet Oktay
-Kara Bir Zamana Alınlık-

Ahmet Oktay (21 Ocak 1933 – 3 Mart 2016) Anısına saygıyla..

AHMET OKTAY RAHATLARIM

UZAKTA BİR YERDEN – Ahmet Oktay

Eski bir şarkı yankıladı bütün istasyonlar
Işıklarda kırlangıçların geçtiği bir başka gökyüzü
Garip şekiller çiziyor koruluklara
Ellerimi yağmura bıraktım

Bilirim kızardı orda pencereler
Fukara mahallelerde örneğin bir Altındağ’da bir İncesu’da
Çiçekleri suladı romantik bir kız, bir kadın yahut
Fukara aşklara, özlemlere rağmen
Kestaneciler gelip durdular köşebaşlarında
Birinden yüz gram alacaksın, az sonra ellerin ısınacak
Az sonra ağlayacak plaklardan kör tenorlar
Kemanlar ve çellolar az sonra
Gözlerinde İstanbul’dan bir sonbahar ikindisi
Bir duman yağmur gözlerinde
Bilirim seni anacaksın

Yeniden yaşıyorum batmış kıtaları evrende
Yeniden daha bir yitikim
Yeniden bir durgun suyum ki aksi yok kimselerin
Yeniden daha bir yalnızım evrende

Orda taze badem verirler meyhanelerde bu saat
Bilirim son kadeh aşkın, özgürlüğün adına içilir orda
Renkli kartpostallarda seyredilen şehirler
Büyük soluklarıya daha bir yakında gelir
Daha bir uzakta

Sokakta mutlaka şarkılar söylenecektir
her zaman her yerde duyduğumuz şarkılar
ve orda bir kız, bir çocuk, bir adam
Vahşi orman çiçekleri gibi içlerine kapanıp
Bir civan ayışığında
evrenin gün günden uyanan kalbini dinleyecek

Ellerimde uzak bir bulut tutuyorum
Ellerimde solan menekşeler
hiçbir şey avutmuyor mahzunluğumu bu akşam
her kadehte üstüme devriliyor karanlık dağlar
Üstellik sen yoksun
Üstelik başkaları var

Ahmet Oktay
-Kitaplarında Yer Almayan
Şiirleri/ söz acıda sınandı-

ARALIK – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY ARALIK

Karda yürü bir akşam, üzgün, hafif, içkili
ucuz basma giyimli nice sıkıntılardan
ve hep aynı, aynı şehirden yorulur kişi
yalnız kendine çıkmayı ister her mısradan.

Parklarda yalnızlığını gezmeye götürmek
çocukça konuşmak, kestane yemek yanyana,
Bir bulutu eskiyen ölülere benzetmek
anılardan çizmek bir paketin arkasına.

Akılda yokken nelerden özlenir yolculuk?
Örneğin pencereye çarpan bir kuş kanadı,
yağmur sonrası bir sinema önü, bir çocuk
ne kadar zengin kendince düşünmenin tadı.

Bütün bunlar kedi gözü avunmalar için
bazı unutmak da güzel her günkü yüzleri,
kapalı odaların, kapalı kişilerin
bıktırır hiç ay ışığı görmemiş yerleri.

Hatırlamak için aşkları şaraplar
unutmalı ölmek ve yitirmek korkusunu.
Kapılar arkasında, gül ağacı kapılar
kadınlar yaşar gözlerinde bir göl uykusu.

Ahmet Oktay
-Gölgeleri Kullanmak-

UZUN BİR KIŞ OLACAK – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY UZUN BİR KIŞ OLACAK

Sarı bahçeler… Dağılan bir yankı
anında açılıp kapanan bir pencereden
yağmurlu ikindi vaktine: Sedef
kakmalı duvar saati
vurur vurmaz,
kadim oluyor
her yaşanan.

Alevsi gölgeler. Ne çok iz
Geleceğin Söylenleri’ne: Ne çok im:
Unutulmuş iki bardak
kapanmış çay ocağının
tahta merdivenlerinde
ıslanmış nota sayfaları: Saint Ange
Zındanı’nın avlusu yarı karanlık,
ileniyor zulme Cavaradossi’nin sesi
Napoleon çoktan dayanmış sınıra,
aldanıyor ve unutuyor insan
Kurşun saplanır saplanmaz.

Panzerler çekiliyor mahalleden,
sokakta hâlâ yanan lâstikler. Çocuk
kesiyor ayvayı kalaylı maşrapayla,
elinin kenarında biraz kan.

– Uzun bir kış olacak herhal.

Ahmet Oktay
-Lirikler-