TAYF – Erdal Alova

ERDAL ALOVA TAYF

Başlangıçta Kemal vardı
Ve Türkçe bin yıldıza bölündü

Kırarak geliyordu Hâşim
Merdivenini şiirin
Bakır ormanlarında

Hececiler.. Hayatın kekemeleri..

Poyrazların prensi Nazım
Derdi günü mavi güneşler ekmekti
Kıpkısır bir bozkıra

(Sesiyle kar toplayan Dıranas)

Terso bir ünlemdir gariban Orhan

Oktay Rifat ki
Katırtırnakları açan bir granitti
Denizin tuz heykeli

Metin Eloğlu
Kendini yalnız ölürken gördü
Gıcırdatıp sessiz harflerii

Cemal Süreya
İnce elçişi göçebelerin
Turunç sesli uçurum

Sonra St Can şövalyesi geldi
Denizanalarından bir bayrakla
Çarparak ahtapotunu şiirin
Türkçe’nin gök-taşına

Erdal Alova
-Bitik Kent/Sıcak Albüm-

artık ne semahları ne çocukları seyredebilirim diyen babanın şiiri – Kemal Özer

KEMAL ÖZER

Tanımak demekti semah dönmeler
tanımak demekti ayaklar altında
döne döne sınandığını dünyanın
savurmak demekti tohumda uyananı
rüzgârda bekleyeni başaklarda devşirmek

Ayaklar ayakları çoğaltırdı onlar döndükçe
eller ellerde açılıp kapanırdı
soluklar kanatlanıp uçardı göğüslerden
deyişler deyişlere değdikçe hızlanırdı
biçilenler doğrulurdu biçildikleri yerden

Daha neler öğrenecekti kimbilir
semah dönen çocuklardan bu yürek
birer kırlangıçtılar ilkyazın habercisi
her biri bir yolculuk olacaktı gökyüzü denizine
kurtulup çıksalardı yalazın öksesinden

Kemal Özer
-Temmuz İçin Yaralı Semah-

Yirmi Aşk Şiiri – Pablo Neruda

ŞÜKRÜ ERBAŞ BİR SONUCA VARAMADIM

4.
Fırtına sabahı bu
yazın bağrında.

Bulutlar ak veda mendilleri gibi gidiyor,
rüzgâr sallıyor onları yolcu elleriyle.

Sayısız yüreği rüzgârın
çırpınıyor sevdalı sessizliğimizin üstünde.

Tanrısal bir orkestra ki çınlıyor ağaçlıklarda
savaşlarla, şarkılarla dolu bir dil benzeri.

Rüzgâr, yapraklar kaldıran elitez hırsız,
kuşların çırpınan oklarına başka yön veren.

Rüzgâr ki deviriyor onları bir köpüksüz dalgaya,
ağırlıksız bir öze ve alçalan ateşlere.

Kırılıp batıyor öpüşlerinin oylumu
kapısına çarparak yaz rüzgârının.

Pablo Neruda
-Yirmi Aşk Şiiri ve
Umutsuz bir Şarkı-

Çeviri: Sait Maden

SENİN BİLDİĞİN – Afşar Timuçin

36729121_1960008697342582_1413897379802775552_o

Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Daha önce dökülmesi yaprakların
Doğrudur
Yoksa neye benzer gül dönemi kiraz zamanı

Umutsuzluk bile ne güzel bilir misin
İkide bir umudu getirir karşımıza
Ölüm büyük bir saçmalık olurdu
Işık yüzlü bebekler doğmasa

Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Sen bilirsin
Ne ben senden iyice başka biriyim
Ne bu kuşlar göklerden başka bir şey

Afşar Timuçin
-Böyle Söylenmeli Bizim
Türkümüz-

 

SEVİNCİM – Melih Cevdet Anday

MELİH CEVDET ANDAY SEVİNCİM

Seni dün gördüm pencerende
Sevincim hiç yoktan sabah ki ağrır
Ya seni, ya dün, ya pencerede.

Aynı kentte yaşadığımızı biliyorum
Seni gördükçe pencerede
Hem seni, hem dün, hem pencerede.

Sevincim hiç yoktan pencerede
Bir kent ki ağrıdıkça ağrır
Hep seni, hep dün, hep pencerede.

Aynı kentte yaşadığımızı biliyorum
Sevincim ağrıdıkça pencerede

Melih Cevdet Anday
-Göçebe Denizin Üstünde-

© Karen Hollingsworth.

 

İlkyaz Şikayetçileri – Edip Cansever

İlkyaz Şikayetçileri - Edip Cansever

II
HİÇ, ÖYLE

Bir gün demişti ablam
Sen git şurada otur.

Bir kadınla konuşuyordu. Kadın
Fesleğen saksısından ve gramofon borusundan arta kalan
Renkli bir ışık tortusuydu
Üst üste giysiler asılmış
Düşsel bir askı da denebilirdi ona.

(Ne? Nasıl?
Ama sormadı ablam
Sorabilirdi, çünkü
Düşlerde neler düşünüldüğünü
Bir başkası duyabilir.)

Konu mu? Konu ilkyazdı
Duyuyordum sözlerini işte
Sulardan
En çok da bir denizciden konuşuyorlardı
Hiç unutmadım — yıllar geçti
Belki de saatler geçti. Düşlerde
Zamanlar kısalıp
Zamanlar uzayabilir—
Hiç unutmadım
Su çünkü unutturur
Evet
Su çünkü unutturur
Konu
Konu ilkyazdı.

Unutturunca su
Yalnızlık gibi ufacık kalır her şey
Silinir ya da büsbütün.

(Ölümse büyüktür, çok büyük
Yalnızlık gibi değil
Demedi
Diyebilirdi ablam)

Güvelerin delik deşik ettiği
Yünlü bir boyun atkısı gibi gezdiriyordu kadın
Bakışlarını ablamın yüzünde
Ne diyordu? Şunları belki:

Bir çeşit tuzağımdır ben
Çakallar kurtlar gibi bağrışıyorlar içimde şimdi
Hepsi hepsi
Neden olmasın
Gök karardığı zaman azarlıyor muyuz göğü
Su uçup gittiği zaman
Kızgın güneşte
Ben de…

Yağmayan bir yağmurdu ablam
Ne geçmişteydi ne gelecekte
İki düş parçasının kesiştiği yerde
Kollarını açmış duruyordu
Hiç. öyle
Sevimsiz bir kış günüydü kadınsa
—Belki bir de düş tamircisi—
Evet
Doğrusu bu.

Kolladım yıllar yılı —düşler düşü—
Bir avcı gibi ablamı
Ölmedi ki. Konuşuyor gölgesinin ardından
Yaşıyor gerisinde kendisinin
Bütün ayrıntılardan sıyrılmış
Ağır ağır konuşan
Kadife bir örtü gibi

Edip Cansever
-İlk Yaz Şikayetçileri/
Sonrası Kalır II-

 

AĞLIYAN KADIN – Ece Ayhan

ECE AYHAN AĞLIYAN KADIN

Fırtınaların sonunda akşam üstü
Her şey kayıp, güneş bile
Soluk soluk alınlarda
Rüzgâr yıkılmış mabetlerden esmekte
Artık hatıra olacak izlerle.
Ağaçların altında bir hayal
Hazin şarkısını söylüyor
Toprak, ilahlarla şarap içiyor
Bir kız geçiyor, yorgun
Deniz sakin, sakin keyfinde
Ya çocuklar? Onlar ebediyette.
Bir nehrin kıyısında ilerleyen
Işık huzmeleri boyunca
Yüzü rüzgârda, siyahlı bir kadın
Ne güzel tebessüm ediyor.
Fakat hakikatte Joconde gibi,
Belki de Joconde…
Gözyaşı dökmeksizin ağlıyor.

Ece Ayhan
1950
-“Adım Ece Ayhan Çağlar…”-