RÜZGÂRGÜLÜ – Ahmet Kutsi Tecer

AHMET KUTSİ TECER RÜZGARGÜLÜ

Her yandan duyarım bir gül kokusu,
Meltemle dağıtır uzak bahçeler.
Günbatısı, poyraz ve gündoğusu
Cenup rüzgârları ruhumu çeler.

Bilmem ki nerede bu gizli bahar?
Nereden bu ıtrı alıyor rüzgâr?
İklimler dışında bir iklim mi var?
Ne fecir bir şey der, ne şafak söyler.

Gün olur çağırır beni her ufuk,
Sevdalar eline başlar yolculuk,
Elinde bir rüzgârgülü, bir çocuk,
Durmadan yüzüme bakarak üfler.

Ahmet Kutsi Tecer
-Bütün Şiirleri-

Şiir,VIII – Ahmet Erhan

AHMET ERHAN ŞİİR VIII by C. Wigg

Seni, gülüşü gül olup da açan kız
Uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti
Seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
Seni, turuncu düş, seni deniz mavisi…

Eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin
Bir dalın açmamış o son tomurcuğu
Yüreğime, selamsız sabahsız girdiğin
Belli, geçerek o dikensiz yolu

Seni, yaz günleri topraktan tüten buğu
O bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra
Seni, sevincin yangını, acının külü
Gittin artık, bu şiirler kaldı bana

Gittin artık, ardında mavi bir tütsü
Saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun
Ey kara sevdalarımın göçmen kuşu
Diyemem istesem de, seni unuttum…

Ahmet Erhan
-Deniz Kızı İçin Şiirler/
Sevda Şiirleri-

Görsel: C. Wigg..

DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM – İlhan Berk

Akşama Doğru-140x215

Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve” Ad evdir.” (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise’nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye çalışacağım.

İlhan Berk
-Akşama Doğru
Toplu Şiirleri III-

yaşam sürüyor – Kemal Özer

KEMAL ÖZER YAŞAM SÜRÜYOR

Şimdi iyiden iyiye serin
balkonda gece saatleri,
soluksuz kalırdık otururken
daha on-onbeş gün önce,

Renkli ışıklarıyla eğleniyoruz,
karşımızdaki lunaparkın,
kulaklarımız bir radyodan yayılan
küçük gece müziğinde.

Daha on-onbeş gün önce
neyle çarpıştıysak sanki
boyun eğmekteyiz şimdi onun
yaşam sürüyor sözüne.

Kemal Özer
-Yaralı Karanfil/
Toplu Şiirleri-

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek – Adnan Yücel

ADNAN YÜCEL YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK 5

5
Ey aç memelerin dirençli çocukları
İşte sütü bol bir şafak
Girdi yine koynumuza çırılçıplak

İşte tarih
İşte şiddetin iğrenç yüzü
Biz başlatmamışız hiçbir savaşı
Bizimle başlatılmış bütün savaşlar
Bizimle bitirilmiş yine
Kölelik çoğaltan zaferler adına
Vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde
Gidenimiz bir daha dönmemiş geri
Yemen olmuşuz
Balkan olmuşuz
Seferberlik olmuşuz
Ve her büyük savaşın sonunda
Ölümlere karşı türkülerle durmuşuz
Hangi inancın sesidir bu
Hangi körlüğün koyun kurbanlığı
Ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda
Canı alınan kurbanlara dönmüşüz

Doğan günü kardeş bilirdik oysa
Akan suyu yoldaş bilirdik
Mutluluğa koştururduk atlarımızı
Sınırsız özlemler içinde ve suskun
Yine yollarda sessiz kalırdık
Bizi bizsiz delen Ferhad’ı alkışlar
Bizi bizsiz seven Kerem’i tanırdık
Kül olurduk aynı yangınlarda
Yine bir başımıza kimsesiz ağlardık
Öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi
Cehennem bile imdat dilerdi bizden
Cehennemi cennete yine biz bağlardık

Ne yaptıysak yetmedi sesimize
Ne söylediysek yetmedi
Karlarla silelendi nice dağlar
Kalburlarla elendi
Ey bağrımıza bastığımız deli sevda
İşte yine doğayı doldurup yüreğimize
Yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize

Bir ilkbahar gecesinin ortasında
Şimşeklerle gelen o kıştan sonra
Her şey yeniden başlıyordu yine
Senki kimliğimiz
Yaralı bir kuş değilmiş gibi
Ve bakıyormuşuz gibi
Bulutların taa üstünden
Yerin taa derinliklerine
Yeniden yükseliyordu aynı sesler
Süngerler çekilmiş gibi üstümüze

Nice yıllar geçti aradan
Her yanı bir başka deprem
Bir başka kırım içinde
Dört bir yana haberler salınarak
Öldü denildiği halde inanılmayarak
Ve gittikçe silahlaşan türkülerde
Dağlara güneş doğdurulmayarak
Nice yıllar
Her anı kutsal bir çığlık içinde

Barış dedik bunca yıl
Kardeşlik dedik-sevgi dedik
Yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden
Düştük peşlerine korkusuz
Aç-susuz
Ve en dikenli yollarda yalınayak
Gelecekleri kapkara
Dilleri yumuşak
Yalanları güzel ve ak
Girdiler dünyamıza alkışlanarak

Onlar da barış dediler bizim gibi
Kardeşlik dediler-sevgi dediler
Hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı
Yalnızca gül ve güvercin dediler
Sonra sığındıkları gizli beyler
Defne dallarıyla tutuşturup ateşleri
Güvercinleri pişirmeden yediler

Toprağı çıldırtan güller söylemişti
Onurla şahlanan kitaplar
Ve kararmayan yürekler söylemişti
Gözyaşına karışırken ter
Biliyorduk ki güle hançer
Barışa hançer
Saplayan eller
Kırılmak zorunda birer birer

Hangi ışıktı o karanlık gecede
Hangi sevgi-hangi gül
Hangi barıştı onca ölümler içinde

Sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk
Barışsa sabah sözü
Patlayıp fışkıran
Leylak yüreği bir şafakla parlayan
Ne açlık-ne zulüm-ne de kan
Ancak biz kazandığımız zaman

Bir akşamüstü çekildik nöbete

Kurtardık yakamızı yalanlardan
Ve daldık kendi çocuk saflığımıza
Koltuğa alınmış bir kelleydi yaşamak
Gençtik-korkusuzduk
Ama aşksız
Ama şiirsiz
Ama kitapsızdık
Önce şairleri kovduk aramızdan
Sonra bilim adamlarını kovduk
Sonra eğitimcileri
Ve daha niceleri daha niceleri
Velhasıl hiçbir güzelliği
Bir türlü katamadık güzelliğimize
Bir at gözlüğü müydü bu
Bir bakar körlük müydü yoksa
Ki yaşamın tümünü kucaklamadan
Varmak istedik o sonsuz yaşama

Bir akşamüstü çekildik nöbete

Bütün kitaplardan bir tek söz
Bütün çiçeklerden bir tek renkle
Selamlar yolladık iş cehennemlerine
İşsizlik cehennemlerine selamlar
Gözlerimizi karşılayan güneş
Daha sermeden yüreğini dağlara
Sabahlardan haber verdik kırlara

Konduların savrulan kimsesizliğinde
Ve yanan gölgesinde fabrikaların
Bir tek söz
Bir tek renk
Ve ardında koskoca bir gelecek
Bitmedi biliyorum ve bitmeyecek
Varmak için o görkemli sonsuzluğa
Yetmedi yalnızca adını söylemek
Yürümek gerekiyordu üstüne üstüne
Yürümek

Bütün sesler silahlıydı sanki şiire
Ölüm törenlerinin
Ve anma günlerinin ötesinde
Camlarda parçalanan
Birer yağmur tanesiydi yüzler
Denizler adına çöller miydi çağrılan
Yığınlar adına yalnızlıklar mı
Ki parçalandıkça parça parça dağılan
Ve düşülen her tuzakta
Birbirinden ayrı seslerle bağırılan

Ay susmuştu sesimin şafaklarında
Ve geceler çatlamıştı hırsından

Bir mayıs sabahı karanfillerde
Onbeş haziranda bütün dillerde
Kavel’de Tariş’de yürek ellerde
Yok muydu yarını bir gören usta
Bir gören usta

Bir akşamüstü çekildik nöbete

Uğrunda can verdiğimiz canlar
Bir türlü anlayamadılar
Celâli kimdi-sekban kim
Kurtaran kimdi-kurtulan kim
Oysa bir ekmek
Bir namus vardı uğrunda ölünen
Bir de umut diye Kur’an-ı Kerim
Yalvardılar uykusuz geceler boyu
Sattılar gördüklerini satılmışlara
Dinleyen kimdi onları-anlayan kim

Bir şeyler vardı hep yarım kalan
Ve düşlerle bir türlü bağdaşmayan

Terini toprağa katan ustalar
Dünyayı ayakta tutan ustalar
Canını pazarda satan ustalar
Yok muydu yarını bir gören usta
Bir gören usta

Kavrulan ter adına yazılan şiir
Çırpınan kanatlarda kalamaz artık
Taşlaşan şafaklarda çoğalamaz
Ve yaşamın zaferinde yankılanan o ses
Sahte çığlıklarla boğulamaz artık
Aşılmamış coşkularla dağılamaz
Sen ki uzaktan tanırdın o sesi
Paris alanlarında
Şikago fabrikalarında
Kendini o sesin sıcaklığından sorardın
Adını yüreğinle yazardın karanlıklara
Bütün ışıkları ellerinle yakardın

Nerede o sınırlar aşıp yücelen ses
Yapraklardan süzülüp çoğalan ses

Ey bir sesin yankısında kalanlar
Grevi kavgasız teslim alanlar
Tokluğu çoğaltıp açlık bulanlar
Yok muydu yarını bir gören usta
Bir gören usta

Biz yaratmadık böyle çoğul düşünmeyi
Böyle üç zamanı birden yaşayıp
Bugünden geleceği görmeyi
Biz yaratmadık
Biz yaratmadık bunca zamansız yanlışı
Döktük şaraplarımız acıydı diye
Değiştirmek istedik yalnızca
Mutlulukların çoğalmasından yana
Mor köpüklü yelesinde rüzgârların
Şafaklarla kucaklaştık her sabah
Doğayı zorlayarak düştük yollara

“Tevekkeltü tealallah” değildi sözümüz
Aşkımız vardı baharlara tutkulu
Dilimiz rüzgârın denizlerin diliydi
Soluğumuz dağların ormanları soluğu
Ve yüzümüzde güneş vardı her zaman
Hani hiçbir zaman
Hiçbir balçıkla sıvanmayan

Bir düdük çalınacak denilmişti
Bir düdük
Üfürüğü New York’ta Washington’da
Sesi kulaklarımızda bir düdük
Nice güller solacak denilmişti
Nice güller
Kökleri her yerinde dünyanın
Yaprakları bağrımızda nice güller
Ve doğacak olan gün
Daha doğmadan kararacak denilmişti
Hepsi gerçekleşti bir yıldırımla
Bir şey kaldı unutulan
Solan güllerin kökleri yine toprakta
Yine dimdik ve tomurcuğa durmakta
Belki yorgun
Belki yenik
Belki yaralı
Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

Adnan Yücel
-yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek-

Göl Kıyısında – Melih Cevdet Anday 

MELİH CEVDET ANDAY GÖL

Gün doğuyordu erken erken,
Uyuya kalmış üç martı var gölde,
Dikaçı bir üçgen yapmışlar,
Üç beyaz nokta, kımıltısız.
Bir karabatak ha bire dalıyor,
Sular aydınlandı ya, balıklar uyanır,
Bir bir yukarı çıkarlar, yüzeye.
Dört serçe havalandı yerden,
Görmemişim, bodur çama kondular.
Ortalık öyle sessiz ki, bir karga
Bağırdı, sıkılmış olacak

Melih Cevdet Anday
-Sözcükler/Toplu Şiirler-

Aşk VI – Ahmet Ada

AHMET ADA AŞK VI

zamanıdır kiraz çiçeklerinin
artık yerleşecektir bakışlarına yaz
taşı suyu denizi menekşeyi
taşıyacaktır göz pınarlarına

benim bir yanım göçük sevdadan
zamanıdır yarım sevinçleri uçurmanın
düş kurmanın sen olurken ben
midye kabuğunda

ey suskunluğumun rengi, ey yiten
çıdamın iğnesi, zamanıdır aşkı
buğday ile ölçmenin

işte kıyısındayım yine ince
sevdanın, yollar kapanmış kardan
zamanıdır yitmediğini görmenin
umudun parıltısını kara gözlerinde

Ahmet Ada
-çiçek kokan ağzı-

AÇILAN TAÇ YAPRAĞININ SESİYLE – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY AÇILAN TAÇ YAPRAKLARININ SESİYLE

Yok kimse. Dolunayın çıtırtısı
bahçede duyduğum; ya da plastik
kovayı devirdi taşlıkta kedi.
Geceyi dinlemek de bir tik:
arama günlerinden kalma. Dizini
sakatladın “kapı çalınıyor,
kapı çalınıyor” diye fırlarken
bir sabaha karşı. Ah belki de
hiç kapanmıyor insanın yaraları.
Kabını çürütür su sızdıran
saksı; bunu bil, bunu bil.
Kuyunun serinliği de, esrarın
düşü de tasarlandığı gibi değil.
Söylemem diyen söylüyor, korkuyor
korkmam diyen: Yüreğin sınırları,
bedenin sınırları. Sınayana ne güzel
kabul edene ne güzel. Deş artık
geçmişin çıbanını: Kucaklaşırken
gözlerin akasyanın salkımında,
benzerine fısılda kırılan nar
dalının acısıyla; seslen ona,
çıplak ayakla suya basan yoksulun
üşümüş rengiyle: “Utançtan ve gururdan
damarlarını kestin; gürültüyle
akıp gidiyordu güz; ama yeter, hâlâ
bileklerinden kan sızıyormuş
gibi yaşadığın. Narsis’in imgesinde
kısırlık soluyor. Kapını tıklatan
buluta dön yüzünü; buğudan flamalar
yükselten ikindiye dön. İşte bir kadının
gülümseyişi menevişleniyor birden,
bahçenin üstünde: Acıyı Öven
yenilecek; bir sabuklama kendi
şiddetini öven dil, yenilecek”. Geceyi
dinliyorsun, kucağında zamanlar
üstünde bir kitap; sayfayı çevirirken,
açılan taç yaprağının sesiyle
“yok kimse” diyorsun.

Ahmet Oktay
-Kara Bir Zamana Alınlık-