Sait Maden ..

HAYDAR ERGÜLEN YAZISI RESİM ÇEKTİRMEMEK HK

Haydar Ergülen, 19 Haziran 2013 tarihinde vefat eden Sait Maden için yazdığı “Şiir Dervişi: Sait Maden” başlıklı yazısında sanatçıyı şöyle betimler:

“Her sabah 9 vapuruyla Kadıköy’den Eminönü’ne gelen ve her akşam saat 5 vapuruyla Kadıköy’e dönen, uzun saçlarıyla, yıllardır, değiştirse de, aynısını kullandığı geniş çerçeveli kemik gözlükleriyle, çantasından çıkarıp okuduğu kitabıyla, hiç eskimeyen eski adam, eskiyeni adam. Cemal Süreya’nın ‘İspanyol Asilzadesi’ne benzettiği ‘şık derviş’. ‘Özgünlük’ anlamında yine şık, yine derviş meşrep, saçları uzun bir yolculuğa önceden hazırlanmış. O yüzden hep böyle uzun ve dervişlikten yalvaçlığa giden yolda beyazlamış gibi…” Adeta kelimelerle resim yapan Haydar Ergülen sayesinde şairin ayrıntılı bir portresi ortaya konulur.

O, fotoğrafı gerekli görmeyen biridir. Bu yönüyle ilgili olarak Refik Durbaş şunları anlatır: “Röportajlar için kazananların fotoğrafları da gereklidir elbette… Ama Sait Maden, bu tavra karşı çıkacak ve fotoğraf vermeyecektir. Varlık’ın ‘her şeyi’ Yaşar Nabi, ‘Neden?’ diye sorduğunda da yanıtı şöyle olacaktır:

‘Ben o çeviriyi yüzümün fotoğrafı ile değil, kafamın içindeki beyin ile yaptım. Onun fotoğrafını çekebilecek misiniz?

Sait Maden, bu tavrını ömrünün sonuna kadar sürdürecektir.” Nitekim bugün sanatçıyla ilgili olarak ulaşılabilecek fotoğraf sayısı çok sınırlıdır. Ancak aile albümünden yararlanılarak nadir rastlanabilecek fotoğraflara ulaşılabilir..

kaynak: Sanatçının Kendini İnşa Etmesi Bağlamında Sait Maden ve Eserleri /Meral Demiryürek – Hitit Ünivesitesi

MENEKŞEYLE BAŞLAMAK – Buket Düzgen

MOR MENEKŞELER BUKET DÜZGEN

Nasıl da aceleciler! Çekiliverdi bulutlar; köpük köpük kaçıştılar. Sevmiştim kuşlar gibi bakmayı. Leyleklerin göçüne benzetmiştim yolculuğumuzu. Daralan mavilikten aşağıya bakıyorum; kapkara lekelerle dolu upuzun bir asfalt… Tekerlekler asfaltı süpürürken oğlum uyanıyor. İşaret parmağı havalanıyor çok geçmeden, kocaman bakışları camın ardında. İçinden miğferli kafaların gözüktüğü tanklar, pervaneleri çıldırmış helikopterler dört dönüyor dışarda. Meraklı işaret parmak bir türlü aşağı inmiyor, soruyor!… Çaresiz “he-li-kop-ter” diyorum, “uç uç, helikopter, uç!” Hostes gülümsüyor yanı başımızda: “Saraybosna’ya hoş geldiniz!” Hoş mu geldik!…
…..
“Hadi,” diyor can yoldaşım, “az kaldı!” Ama bende sıkacak diş kalmadı! ” Ev güneş alıyor muymuş” diye soruyorum nefes nefese çıkarken arkasından. Geçtim evin büyüklüğünü, duvarların rengini, aradığım bir tek güneş! İçeri adım atışımızla, kocaman perdeleri kucaklıyor, ‘diğer taraflara bakmasak da olur’ diyeceğim ki, cam önüne dizilmiş mor menekşeleri görüyorum. Deli miyim bilmiyorum, Ankara ‘dan ayrılırken saksısında boynu bükük bıraktığım mor menekşem, onca yoldan sonra, elin memleketinde selamlıyor… Mesafe ne ki, gözlerim doluyor, boşalacak şimdi!…

Pencere önündeyim, bir aydınlık, büsbütün bir ferahlama yayılıyor içime! Kadife yapraklarını okşarken mırıldanıyorum: “Mor menekşeler, yeniden başlamam için!”

Buket Düzgen
-Yola Yazı-

YOLA YAZI – Buket Düzgen

89497498_135625417872839_8117466147667836928_n
ÖNSÖZ – Buket Düzgen

Hayatın hevesli çocuklarıydık; ağaçların tepesinden aşağıda dönen sıkıcı dünyaya bakarken büyüyüvermişiz. Kimimiz yürüyen tepe olmuş aşağıda, kimimiz ezilmemek için sığınağını sevmiş. Yarasını güneşe tutmanın, yüzünü aydınlığa vermenin ihtimaline tutunmuş sığınağını sevenler…

Benim sığınağım da yazı oldu, yollar geçerken!… Ne kadar uzaklaştıysam toprağımdan, kalemimle yakınlaştım yeniden. Toplandıkça yanıbaşıma anılar, ‘yaz’ dediler. Kâğıda mı yazdım, yola mı ben de bilemedim; ama bildiğim bir şey varsa, uzaklaşırken, kalemimin adımlarımı geriye döndürmesiydi. İyi geliyordu içime yolculuk ve iyi gelen ne varsa, paylaşmayı öğretti bana hayat.

Evet, Yola Yazı’lar, gerçek bir sığınak olan çocukluğun bahçesinden hayatı selamlayan; kimi zaman yolculuğun
farklı duraklarından, kimi zaman hayatın an’larından, en çok da yaramı güneşe tutma isteğimden doğdu.

Buket Düzgen
2020

Epilog – Aslı Erdoğan

Aslı Erdoğan(1)


her seferinde eksik, yarım, yanlış anlattım kendimi. Yerli yersiz, zamansız. Ya çok kuru ya da trajedinin diliyle … iskelet korkunçluğunda, boş boş çınlayan üç-beş sözcük bir araya getirdim, üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla, söylemekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum. Ya da sanki hayat aniden hikayelendirilmeyi, betimlenmeyi, gösterilmeyi talep etmişçesine, kansız metaforlar, yay gibi uzayan fiiller, gerçek biçimini arayan imgeler boşaltım geçmişin üzerine. Takatim kalmayıncaya dek. Yol yol yükselen sözcük duvarlarının arasında ağır ağır, acıyla dolandım, el yordamıyla, ay ışığınca beliren bir hayalet gibi, çağrılmadan girdim kendi hikayeme.
Artık bana bile daha az yabancı olmayan, eğreti, çatısız hikayeme…
Rüzgârlada içi oyulmuş, daha doğarken, kumlarla, yağmur suyuyla kaplanan… Orada, kat kat dizili delik deşik taşların arasında, kimsenin yanıma gelmeyeceği bir yerde bir başıma kalakaldım: Soyunuk, yitik, sonuna dek yenilmiş. Trajedilerin, suçun ve bağışlanmanın çok ötesinde, lime lime, harf harf çözüldüm yazgımdan, uğuldayan çamura karıştım. Beni kendimle buluşturacak ve ondan azat edecek sözcüğü bulamadım. Bin yılların darbeleriyle konu kanadı kırılmamış, ikiye yarılmamış, karanlıklardan çıkıp gelen, üzerinde şafağın sökebileceği bir sözcük.
…..
Aslı Erdoğan / Epilog
Kaynak: Cafrande.Org..

Sabahattin Eyüboğlu /Köy Enstitüleri Üzerine

KÖY ENSTİTÜLERİ

Bir bilimadamı Köy Enstitülerinin bir ütopya olduğu fetvasını verdi. Bu fetva hiçbir Köy Enstitüsünün semtine uğramadan, kuruculardan hiçbiriyle görüşmeden yıkıcı politikacıları bilim adına desteklemek için verilmişti.
[Oysa] birkaç yıl içinde Türkiye’nin dört bir yanında gelmez denen suları getiren, yetişmez denen bitkileri, insanları umutlar ötesinde yetiştiren, bozkırlar ortasında on binlerce ışıklı pencere açan ve —hepsinden önemlisi— bunca yılgın köy delikanlısına ülkücülük aşılamış, güven vermiş bir kuruma bir bilim adamı ütopya değil, gerçekleşmiş bir ütopya diyebilir olsa olsa.

—Sabahattin Eyüboğlu
/Köy Enstitüleri Üzerine
***