Göl Kıyısında – Melih Cevdet Anday 

MELİH CEVDET ANDAY GÖL

Gün doğuyordu erken erken,
Uyuya kalmış üç martı var gölde,
Dikaçı bir üçgen yapmışlar,
Üç beyaz nokta, kımıltısız.
Bir karabatak ha bire dalıyor,
Sular aydınlandı ya, balıklar uyanır,
Bir bir yukarı çıkarlar, yüzeye.
Dört serçe havalandı yerden,
Görmemişim, bodur çama kondular.
Ortalık öyle sessiz ki, bir karga
Bağırdı, sıkılmış olacak

Melih Cevdet Anday
-Sözcükler/Toplu Şiirler-

Aşk VI – Ahmet Ada

AHMET ADA AŞK VI

zamanıdır kiraz çiçeklerinin
artık yerleşecektir bakışlarına yaz
taşı suyu denizi menekşeyi
taşıyacaktır göz pınarlarına

benim bir yanım göçük sevdadan
zamanıdır yarım sevinçleri uçurmanın
düş kurmanın sen olurken ben
midye kabuğunda

ey suskunluğumun rengi, ey yiten
çıdamın iğnesi, zamanıdır aşkı
buğday ile ölçmenin

işte kıyısındayım yine ince
sevdanın, yollar kapanmış kardan
zamanıdır yitmediğini görmenin
umudun parıltısını kara gözlerinde

Ahmet Ada
-çiçek kokan ağzı-

AÇILAN TAÇ YAPRAĞININ SESİYLE – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY AÇILAN TAÇ YAPRAKLARININ SESİYLE

Yok kimse. Dolunayın çıtırtısı
bahçede duyduğum; ya da plastik
kovayı devirdi taşlıkta kedi.
Geceyi dinlemek de bir tik:
arama günlerinden kalma. Dizini
sakatladın “kapı çalınıyor,
kapı çalınıyor” diye fırlarken
bir sabaha karşı. Ah belki de
hiç kapanmıyor insanın yaraları.
Kabını çürütür su sızdıran
saksı; bunu bil, bunu bil.
Kuyunun serinliği de, esrarın
düşü de tasarlandığı gibi değil.
Söylemem diyen söylüyor, korkuyor
korkmam diyen: Yüreğin sınırları,
bedenin sınırları. Sınayana ne güzel
kabul edene ne güzel. Deş artık
geçmişin çıbanını: Kucaklaşırken
gözlerin akasyanın salkımında,
benzerine fısılda kırılan nar
dalının acısıyla; seslen ona,
çıplak ayakla suya basan yoksulun
üşümüş rengiyle: “Utançtan ve gururdan
damarlarını kestin; gürültüyle
akıp gidiyordu güz; ama yeter, hâlâ
bileklerinden kan sızıyormuş
gibi yaşadığın. Narsis’in imgesinde
kısırlık soluyor. Kapını tıklatan
buluta dön yüzünü; buğudan flamalar
yükselten ikindiye dön. İşte bir kadının
gülümseyişi menevişleniyor birden,
bahçenin üstünde: Acıyı Öven
yenilecek; bir sabuklama kendi
şiddetini öven dil, yenilecek”. Geceyi
dinliyorsun, kucağında zamanlar
üstünde bir kitap; sayfayı çevirirken,
açılan taç yaprağının sesiyle
“yok kimse” diyorsun.

Ahmet Oktay
-Kara Bir Zamana Alınlık-

Duino Ağıtları – Rainer Maria Rilke

select

Altıncı Ağıt

İncir Ağacı, öteden beri anlam yüklüdür gözümde
senin çiçek açmaya nerdeyse hiç yer vermemen
ve tam vaktinde kesin kararlı meyveye,
övgüsüz, iletivermen en katkısız sırrını.
Eğik dalın, çeşme borusu gibi, sürer özsuyu hep
aşağı doğru ve yukarı: uyanmış uyanmamışken,
sıçrar uykusundan en tatlı başarının mutluluğuna.
Bak: kuğudaki tanrı gibi.

…Bizse geç kalırız,
âh, çiçeklenmeyle övünürüz; çoktan açığa çıkmış,
gireriz ertelenmiş özüne son meyvemizin.
Eylemin basıncı pek az kimsede öyle güçlü yükselir ki,
gece havasınca baştan çıkaran çiçeklenme ayartısı
ağızlarının gençliğine dokununca, göz kapaklarına dokununca,
parıl parıl yanan yürekleriyle hep dururlar sımsıkı:
belki ancak kahramanlarda ve erken ayrılmaya seçilenlerde-
bunların, bahçıvan Ölüm başka türlü bükmüş damarlarını.
Fırlar ileri bunlar: önünde giderler fatih gülümseyişlerinin,
usul biçimli Karnak kabartmalarındaki o
üstün gelmiş hakanın atları gibi tıpkı.

Şaşılası bir yakınlık görülür erken ölenlerle kahraman arasında.
Süre ilgilendirmez onu. Kahramanın yükselişi varlıktır.
Hiç
durmadan ilerleyerek, girer değişmiş takım yıldızına
sürekli tehlikesinin. Onu pek az kimse bulur orada.
Oysa yazgı,
bizi karanlık karanlık gizleyen, kendinden geçip ansızın
türküler Onu taşkın dünyasının fırtınası içine.
Kimse yok onun gibi duyduğum. Birdenbire,
akan havayla gelen karanlık yankısı yarar geçer beni.

Derken nasıl gizlenesim gelir bu özleyişten: keşke âh,
keşke bir küçük oğlan olsaydım, ona yaklaşsaydım, otursaydım
dayanıp gelecekti kollara, Samson’u okusaydım: anası
önce nasıl hiçbir şey doğurmamış ve sonra doğurmuş herşeyi.

O daha senin karnındayken, ey ana, kahraman değilmiydi,
senin karnında başlamadı mı hakanca seçmesine?
Binlercesi kaynardı dölyatağında, O olmayı arzulardı,
oysa bak: kavrayıp atardı, seçerdi, elinden gelirdi bu.
Sütunları devirdiyse, senin gövdenin dünyasından
daha dar dünyaya fırlarken oldu bu: orda
seçer dururdu hep, eylerlerdi: ey kahraman anaları,
ey azgın ırmakların kaynakları Siz, yüreğin tâ
kenarından, ağlayarak, genç kızların çoktan
atıldığı vadiler: oğula sungu olmaya.
Kahraman hışımlar geçerken sevgi duraklarından,
uğrunda çarpan her yürek ancak yukarı kaldırırdı onu:
öteye döner dönmez, gülümseyişlerin bittiği yerde
dururdu, bir başkası.

Rainer Maria Rilke
-Seçilmiş Şiirler &
Duino Ağıtları-

Çeviri: A.Turan Oflazoğlu

doğunun diyalektiği – Hilmi Yavuz

HİLMİ YAVUZ DOĞUNUN DİYALEKTİĞİ

su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
yaprağı akarına bırakmak

günün yaşmağını örtünür ve bir tekke nefesi
gibi usulca açılır toprak
sesin kendini güle
ve gülün kendini sessizliğe dönüştürmesi
gibi kendi kendini yağmalayarak
odur şafağı dönüştüren ölüme

bu yağma sanki yıkık hanların
beyazından baç alınan erguvanların
üzerinde bir dağ, örneğin nurhak
olup geçmiştir
ölüm hangi denizleri gezmiştir
bilinir ama mutlak
bir büyük hasrete kolan vurarak
çıkar kalbimin önüne

bir doğudur ki o. gülerken bile bozlak
hep susmuş, evet, ve nasıl ki sevdayı
gök ekinler gibi tırpanlayarak
yeni sevdalar üretmiş, ve susmak
yeniden gök ekinler gövertmiş
gövertecek de,
gurbeti sılaya bağlayarak

su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
yaprağı akarına bırakmak

Hilmi Yavuz
-Doğu Şiirleri-

 

TASVİR – Erdal Alova

ERDAŞ ALOVA TASVİR

Gülüşün bir travertendir gecede açan
Derdini söyleyen denizi
Sevincin diline çevirmesidir taşların

Ellerin
Bir çocuğun yonttuğu daldır
Çok uzak dağlarda
On aynadır tırnakların
Taşların sesini yansıtan

Yürüyüşün kaçışındır senin
Duyulmaz bir göktürültüsünden

Durmadan değişen bir haritadır karnın

Sesin bir çıngıraktır
Evinin yolunu yitirmiş
Çocuğu çağıran

Fenerleri hiç sönmeyen bir teknedir ayakların
Sonsuz bir uykuda yüzen

Bir mağaranın kapılarıdır dudakların
Bütün ışıklara açılıp
Aklın sesiyle kapanan

Erdal Alova
-Sözcükler D. Mart-Nisan 2009-

İRFAN KIZIMA MEKTUB – Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in bugüne dek yayımlanan şiir kitaplarında yer almayan
“İrfan Kızıma Mektub” adlı şiiri Kemal Tahir’in ilk eşi Fatma İrfan’a yazılmıştır.

1938 yılında Nazım Hikmet’le birlikte tutuklananlardan bir de Kemal Tahir’dir.
Aynı davada Nazım Hikmet, toplam 28 yıl 4 ay, Kemal Tahir ise 15 yıl hapse hüküm giymiştir.

Bu ağır hapis cezalraına hüküm giyenlerin çoğu eşlerinden ayrılma yolunu seçmişlerdir.

Kemal Tahirle, 1933’te evlendiği Fatma İrfan hanım da bu olaylar sırasında boşanmıştır.

Nazım Hikmet’in Fatma İrfan’a yazdığı mektup bu ayrılma olayına ilişkindir.

Mektubun altında Kemal Tahir’in eski yazısıyla şu notu yer almaktadır:

Anlayana sivrisinek saz
Anlamayana davul zurna az
Bu da benden
Seni çok seven
Kemal Tahir

****

İRFAN KIZIMA MEKTUB – Nazım Hikmet

İki dizinin üstüne düşmüşsün kızım
yüreğin avuçlarının içindedir
ve ona korkuyla eğilen başın
kocaman ve karanlık bir çiçek biçimindedir.
Yüreğin erdi:
etin ermedi daha.
Yüreğin bir yeşil mücevherdi
yontuldu kıldan ince kalemtıraşlarla.
Fakat henüz
gençtir etin
hamdır;
bir meyus ifrite uyup
isyan edebilir
ve yalnız nefsi nefisini mihnetzede sayıp
felekte
başını alıp dağlara gidebilir.

Etin gençtir kızım
hamdır
ve ben o insanla – ki
senin etinde yüreğinde saltanat süren adamdır –
konuşup bu bahsi kaç akşamdır
bir mühim
karara geldim:
“Mektebte arka sokakların çocukları vardır,
Onlar senin yüzüne
küçük çıplak ayaklarıyla bakmaktalardır,
Sona ermek üzredir onların kederi.
Senin onlara bağlanacaktır kaderin.”

Kararım bu kadardır.
Selâm Niğdeye bizden
bakir insanlarına ve toprağına selam.
Ablan ve ben
kara gözlerinden
öperiz kızım…

Nazım…

-Sözcükler D. Mart-Nisan 2009-

 

ZAMAN FİLİZLENSİN – Aydın Boysan

AYDIN BOYSAN ZAMAN FİLİZLENSİN

Zaman yakalanmalı
Ele avuca gelmeli
Geçip gitmemeli
Kaçıp yitmemeli

Bir bakarsın var
Bir bakarsın yok
Hem var hem yok

Olur mu öyle?

Ey zaman!
Sen de dost davran
Korkutma geçip gidersen

Sen de kendini üret
Önce kök sal
Sonra filizlen

Filizlen ki
Gelecek zamanlar çiçeklensin

Umut bu yol
Yüreğimde filizlensin
Filiz de yüreklensin

Hem de minnacık filiz

Aydın Boysan
-Sözcükler D. Mart-Nisan 2007-

 

GÜN IŞIĞI – Mustafa Köz

MUSTAFA KÖZ GÜN IŞIĞI

Şuram gözlerimse bazen mavi
bir çini gibi her yerde,
güneşli bir eylül öğlesi
ya da bir akşam üzeri
tutup tutup taşıdığım bunlar ne
denizler, kırnaplar, tuzlar, arduvazlar
su sesleriyle durmadan ipince

durmadan işleyen bir yara içimizde
belki mevsimlerimiz değişti belki
gök yeni bir son yazı onarıyor
belki ağacın, ekmeğin soy onuru
kız bilekleriyle balkıyan gün ışığı
bakır bir çarmıh gibi hepimizin
öyleyse dönsün o gemi
boşaltsın dal uçlarını özgürlüğün
bir incelik ki bilinmez önü sonu.

Mustafa Köz
-Sözcükler D. Mart-Nisan 2007-

Bir Enkazdan Gelen Duyulur Duyulmaz Sesler – Süreyya Berfe

SÜREYYA BERFE

6

Ayrılık ne?
Tokat mı, dayak mı
işkence mi? yoksa
genelgeçer adıyla acı mı?
Bilmiyorum
bilenlere soruyorum
ayrılanlara
ayrılığı yaşayanlara
zırt pırt ayrılanlara
ayrıkotlarına da soruyorum
aptallık bende. Onların tabiatı bu.

Altı boşsa arama aşkı.
Nasıl geçineceğiz?
Masraflar?
Gelirin? Gelirim?
Giderler? Gidenler?

Zırvalıyorum.
Altında fazla kalmışım
bilemedim, mevsimi sapıttım.

Süreyya Berfe
-çıkrık-