Sabahattin Ali hakkında Nazım Hikmet’in sözleri…

NAZIMIN DÜŞÜNCELERİ HK YAZI
“Bir gün dergi redaksiyonuna kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve adının Sabahattin Ali olduğunu söyledi, hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı…”

“…Bu hikâye, orman işçilerinin yaşamı üzerineydi. Alman romantizminin etkisi altında yazılmış olmasına karşın, konu ve içerik bakımından Türk edebiyatında bir yenilik oluşturuyordu…”

“Genç adamın yetenekli bir yazar olduğu, daha ilk satırlarından anlaşılıyordu. Hikâye basıldı. Sabahattin Ali’yle tanışmamız böyle başladı…”

“…O, haftada iki üç kez redaksiyona geliyordu. O zamanlar yalnızca edebiyat tartışmaları biçiminde legal olarak ortaya konulabilen politik konuları onunla tartışıyorduk. Sabahattin Ali, çok kısa bir zamanda dergide aktif bir rol oynamaya başladı.”

“Sovyetler Birliği’ne karşı derin bir sevgi besliyordu. Sovyetler Birliği hakkında gerçeği yansıtan Türkçe ve Almanca birçok kitap okuyor, Marksist-Leninist yazılara ilgi gösteriyordu…”

“…Bu devrede Tolstoy, Çehov, Gorki ve Şolohov’un eserlerini okudu…”

“Kısa bir süre sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapishaneye düştüm…”

“…Daha sonra, Sabahattin Ali’nin Konya’da öğretmenlik yaptığını, Mustafa Kemal ve rejimi hakkında yazdığı iğneli yazılar yüzünden mahkum edilerek Sinop Hapishanesi’ne gönderildiğini öğrendim…”

“O zamanlar, Sinop Hapishanesi’nde büyük bir komünist grup yatıyordu. Sabahattin Ali ile komünistler arasında sıkı bir dostluk kurulmuştu…”

“…Sabahattin, onların halkın davası için savaşta baş eğmeyen tutumlarına, bu savaşın utkusuna karşı duydukları sarsılmaz güvene hayrandı.”

“Romanını nasıl sabırsızlıkla ve ne büyük bir güvençle beklediğimi tasavvur edemezsin. Bak konkre konuşuyorum. Hikâye ve romanda bugün sen varsın, senden sonra Kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var… Bugünkü durumda bu böyle. Bunun zorluklarını, mesuliyetlerini gayet iyi anlıyorum. Fakat sana her zaman o kadar güvendim ve güveniyorum ki, bu zorlukları yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum… Edebiyatımızın bugünkü seni öyle bir yere getirmiştir ki, rehberlik etmeye ve bunun mesuliyetlerini yüklenmeye mecbursun. Verimlisin, bu sana rehberliğinde en büyük yardımcıdır.”

Kaynak: Semih Öztürk’ün 26 Nisan 2017 tarihli, Listelist’de paylaşılan yazısı..

 

Ursula K. Le Guin (21 Ekim 1929 – 22 Ocak 2018) Anısına..

Ursula K. Le Guin

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz.
Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

“Vaadi yerine getirdik biz Anarres’te. Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz
savaşlarımız yok. Başkada pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir şeyi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşam için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi.”

Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir

Ursula K.LeGuin / Mülksüzler

 

Oscar Wilde..

OSCAR WİLDE ORUÇ ARUBA ÇEVİRİSİ

Önümde uzayıp giden, geçmişimdir.
Kendimi ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım,
dünyayı ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım,
Tanrı’yı ona farklı gözlerle bakar kılmalıyım,
Onu görmezlikten gelerek yapamam bunu,
ya da küçümseyerek, ya da yücelterek,
ya da yadsıyarak.

Onu yaşamımın,
kişiliğimin geçirdiği evrimin
kaçınılmaz bir parçası olarak kabullenmekle
tam yapılabilir bu ancak :
acısını çektiğim her şeyi
onaylamamla.

Oscar Wilde

Çeviri: Oruç Aruoba
(yürüme sf 156)
“De Profundis”/1896/97’den alınarak..

 

AŞK – Halil Cibran

HALİL CİBRAN AŞK

“Bize ‘Aşk’tan söz et,”
dedi Almitra.

Ve başını kaldırıp kalabalığa baktı,
Yolcu;
o an derin bir sessizlik çöktü insanların
üzerine.
O zaman, gür bir sesle,

“Aşk işmar ederse size, peşinden
koşun, dedi,
peşinden koşun, sarp ve sapa olsa da
yolları, onun.

Kanatlarıyla sararsa sizi, kendinizi ona
bırakın.
ona bırakın —yüreğinize saplamak için
hançer saklı olsa da kanadının altında,
aşkın.

Ve sizinle konuştuğu zaman inanın ona,
sesi, bağı bahçeyi tarumar eden kuzey
rüzgârı gibi
tarumar etse de, saçıp savursa da
rüyalarınızı.

Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar,
hem çarmıha çeker sizi;

Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür,
hem dallarınızı budar sizin.

Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır
ve okşar, gün ışığında titreyen
en körpe dallarınızı orda,
hem köklerinize kadar iner
ve çekip çıkarır, toprağa tutunan
köklerinizi.

Aşk, mısır demeti gibi toplar
kucağında sizi;
Taneleriniz çıkarmak için, harmanda
döver sizi;
Kabuğunuzdan ayırmak için,
elekten geçirir, savurur sizi;
Öğütür ak pak un oluncaya kadar,
Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar
Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi,
közlenmiş ateşine sokar,
Tanrı’nın büyük şenliği için
kutsanmış ekmek olasınız diye…

Aşk, bütün bunları yapar, yapar ki size,
kendi kalbinizin sırlarını öğrenebilesiniz.
Ve bu bilgiye,
başka sırlar da ekleyebilesiniz
Büyük Hayat’a dair, hayatın kalbine dair,
ruhuna dair, künhüne dair.
Ama, korkularınızın içinde, sadece
aşkın vaat ettiği huzuru ve hazzı arıyorsanız,
o zaman sizin için iyi olan,
çıplaklığınızı örtmeniz
ve geçip gitmeniz olacaktır,
harman yerinden, aşkın.

Geçip gitmeniz, mevsimsiz bir
başka dünyaya…

Öyle bir dünya ki, orada gülersiniz,
gülersiniz, ama
sizin kendi gülmeniz değildir
gülmeleriniz,
ağlarsınız, ağlarsınız, ama
sizin kendi gözyaşlarınız değildir,
gözünüzden akan.

Kendisinden başka bir şey vermez size
aşk,
kendisinden başka bir şey de almaz
sizden.
Aşk, ne sahip olur, ne de olunur; Aşk
yeter çünkü aşk yeter her zaman
ve herkeste kendi kendine.

Âşık olduğunuz zaman,
‘Tanrı benim içimde,’ demeyin.
‘Ben Tanrı’nın içindeyim.’ deyin

Aşkın yolunu belirleyebileceğinizi
sanmayın sakın,
çünkü buna değer görürse, çeker
götürür sizi
kendi yoluna, kendi köyüne, aşkın kendisi.
hem de ilk molada indirtip sırtınızdan,
fazla neniz var, heybenizi, hurcunuzu,
yaşınızı başınız…

Kendini var etmekten,
kendini oynamaktan başka
bir arzusu yoktur ki aşkın.
Fakat seviyor ve arzularınız olsun
istiyorsanız,
şunlar olsun, arzularınız, sizin:

Eriyip incelmek, eriyip incelmek aşktan,
ve kendi ezgizini terennüm eden
bir derecik olmak gecede!

olabildiğince yumuşamak,
olunabildiğince yumuşak kalpli olmak
ve acısını ve neşvesini keşfetmek, böyle olmanın!
Kendi aşk idrakinizle yaralanmak, ve şifa bulmak kendi derinliklerinizle!

Bilerek, isteyerek, sevinerek kanamak,
kanamak, kanamak, durmadan kan kaybetmek,
aşkın açtığında başka yaralar için
akacak kan kalmayıncaya kadar…

Sonra koltuk altlarında kanatları uç vermiş
bir kalple uyanıvermek bir tan vakti
ve bir aşk günü için daha,yürekten şükran duymak;

Öğlen vakti çekilip kabuğunun içine, derin düşüncelere dalmak
ve rüzgârlı, dalgalı düşüncelere,
aşkın esrimesi ve esritmesi üstüne

Ve gurup vakti şükranla dönmek eve;

Sonra da uyumak, baygın düşülmeyecekse,
ya da ölünmeyecekse aşktan, seve seve;
uyumak ve dirilmek daha uyanık rüyalarda,
daha gerçek, gündüzün görülenlerden;
dudaklarınızda, sevgili için dualarla, aminlerle…”

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-

Çeviri: Cahit Koytak

 

Yaşam (ki) – Oruç Aruoba

ORUÇ ARUOBA YAŞAM Kİ 22

22.

Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın : “unutulmaz bir an” denen yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,
tam kendisiyle yüzyüze geldiğin bir başka bir kişiyle
birlikte, bir şey yaşadığında (bir sevinç, bir acı…) 
—o zaman gerçekten yaşarsın.

Ama bu “an”ları son derece seyrek yaşarsın
(kimi insanlar —çoğunluk?—bunları hiç yaşamaz
belki); son derece de kısa… Gene de, bunların sağladığı
anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan
çölünü yeşertmeye yetecek.

Oruç Aruoba
-Yaşam (ki)-

ÜŞÜYORUM – Engin Turgut

ENGİN TURGUT ÜŞÜYORUM

Bir bilgeye sormuşlar: “Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?” “Terzimi severim” diye cevap vermiş. Soruyu soranlar şaşırmışlar. “Aman efendim,dünyada o kadar sevecek kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?” Bilge bu soruya şöyle cevap vermiş: ” Evet dostlarım, ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar beni hep aynı gözle görürler.”

İnsan üretmediği zaman sıkılmanın doruklarında bir hayal gibi dolaşır ve bir üşümek gelir saplanır şuranıza. Hiç âşık olamayanlar, aşkına karşılık bulamayanlar, aşktan hemen vazgeçenler, aşkı ıssız olanlar çabuk sıkılırlar. Her zaman sıkılırlar. Uçamayn bir kuş gibi sıkılıyorum ben de bu gittikçe çürüyen yeryüzünde. Gönderilemiş bir mektup gibi sıkılıyorum, adresini kaybetmiş,
yırtılmış bir mektup gibi kanıyor içimdeki lirik yağmur. Nereye akacağını bilmeyen kendine susamış bir dua, bir su gibi sıkılıyorum.

Rüyalarında hüzünlenen çiçeksiz bir dağ gibi sıkılıyor şu benim bile olmayan hayallerim. Loş bir şarkı dökülüyor üzerime, kendisini şair zanneden bir adam gibi sıkılıyorum. Rutubet kokan bomboş odalar gibi, cumbalı evlerden dar sokaklara dökülen sıska bir yalnızlık gibi sıkılıyorum. Gemilerin uğramadığı, balıkların çirit atmadığı bir liman gibi sessizce üşüyor ve çok sıkılıyorum.

Kendini şiir zanneden kötü bir öykü gibi fena sıkılıyorum. Dalgın bir uçurum, ateş almayan bir çalı gibi, yatağından kalkıp mutfağa gidemeyen felçli bir adam gibi sıkılıyor ve çok üşüyorum. Masalsız ve bahçesiz büyütmüşler bizi. Çabuk eskiyen kırık bir aşk gibi üşüyorum. Işıksız ve solgun bir şehir gibi kalbim. Üşüyorum bir balıkçı teknesinin üzerinde uçuşan martılar gibi. “Ben sıkıntıyım” diyen İlhan Berk kadar sıkılıyorum.

Susan ve birbirine dokunamayan hayatlar gibi, yalan söyleyen şarkılar ve şiirler gibi sıkılıyorum. Yalan söyleyen devletler ve çürüyen, gitgide eriyen, çölleşen bir dünya gibi sıkılıyorum. İşgal edilmiş ve yırtılan bir ada gibi çok üşüyorum. İçimi kemiren bir böcek gibi. Kafka gibi sıkılıyorum. Ayaklanmış bir ruh neye yarar ki içinde hayat yoksa? Bir teli kopmuş gitar gibi, bir köşede durmanın sancısıyım sanki. Kişiliğini, kimliğini, ve ruhunu kaybetmiş, kendine yabancılaşmış bir halkın içinde bir kuru gürültü gibi, sahte bir gülümseme gibi üşüyorum durmadan. Her şeyin alınır ve satılır olduğu, yokluğun ve yoksulluğun yangın kokusunu duyduğum, çocukların açlıktan ve sevgisizlikten patır patır öldüğü bu zalim çağda hep canım sıkılıyor ve çok üşüyorum.

Hiç umut kalmamış, kimse sahici değil ve yalan tarih alay ediyor bizimle yüzyıllardır. İnsanlık trajedisine dokundukça üşüyor her yanım. Gönlüm, çocuk yanım, insan yanım, isyan yanım üşüyor. Bir tek hainler ve zalimler üşümüyor. Katillerin ne canı sıkılır ne de üşürler onlar. İçimdeki mevsimler, koynumda sakladığım yaprak, içimeki serçe, içimde hüzünle sakladığım, hiç öpülmemiş, koklanmamış günahlarım üşüyor.

Cevapsız kalmış sorular gibi sıkılıyorum. Üşüyorum kendine kapaklanan mahcup bir aşk gibi. İçinden hayalleri çıkartılmış külden bir masal gibiyim. Bahar gelsin artık. Ve ben kelebeklerle birlikte uçsam… Mutlu olmak değil derdim. Dünyanın aşkla değişmesinden, hayatın bir lunapark neşesine dönüşmesinden başka ne isterim ki. Kış bir tokat gibi patlıyor yoksul çocukların alnında. Ne çok keder ve korku birikmiş uçurum yarası kalplerimizde. Üşüyor açılmayan kapılar. Üşüyor içimizdeki iç kanama. Yazmaya kıyamadığım cümleler, kelimeler üşüyor. Canım sıkılıyor bir ırmak gibi kendime akmaktan. ” Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar” diyor ya Edip Cansever, işte ben öyleyim: Bir boşluk neye yarar ki içine kendinizi katmayınca? Denizin kıyıya püşkürttüğü bir çakıl taşı kadar canım sıkılıyor ve çok üşüyorum.

Elimi tutar mısınız? Elimi tutar mısınız? Elimi tutar mısınız?

Engin Turgut
-hiçbir zamana sığmayan/denemeler-

 

Aşkım Bir Yağmur Damlası – Atilla Birkiye

ATİLLA BİRKİYE AŞKIM BİR YAĞMUR DAMLASI

Yaşamın birbirinden çok ve birbirinden güzel renkleri vardır.
Çoğu zaman unuttuğumuz.
Rengârenktir, genç bir kızın parmakları gibi.
Yaşamı siyah beyaz algılarız kimi zaman.
Gri bile, çeşitliliği değil, umutsuzluğun ifadesi olarak tanımlanır, küs dudaklarda.
Oysa, hayat renklidir.
Hayat aslında gençtir.
Hayat neşedir, güzelliğiyle…
Doğası böyledir; onu insan denen varlık çekilmez ve renksiz yapar.

Gecenin karanlığında, Boğaz’ın lacivert sularında bir teknenin içindeki haz, tüm dertlerimizi unutturur, o ân.
Dizeler yükselir gökyüzündeki yıldızlara doğru, bir kadına söylenmiş dizelerdir.
Yürekten söylenmiş dizelerdir, bunlar.
Ay tanıktır dizelere, zamanın akışına tanık olduğu gibi…
Zaman bir teknenin içinde, Boğaz’ın lacivert sularıyla birlikte bir kıyıdan öteki kıyıya doğru akar.

Gecenin karanlığında bile renkler, hayatın renkleri tüm güzelliğiyle tüm canlılığıyla görülür.
Renkleri görmek için, renklerin güzelliğine, estetik hazzına dalıvermek için gündüz, gece fark etmez.
Yüreğinizde duyumsadığınızda, tüm renkler, tüm karanlıklarda bile görülür…

Zaman, bazen tersine doğru yol alır, ayın tanıklığında belleklerimizde.
Eski şarkı sözlerinin, eski anıların, eski kumsalların, eski ateşlerin anımsanmasıdır bu.
Karşı kıyıda sizi bekleyen Eylül’ün sayfalarıdır, çünkü.

Lacivert sular, göründüğü gibi değildir; tersine, Eylül’ün sayfalarına doğru akar, çünkü…
Aşklarla yıkanmış, andaçların bırakıldığı kıyıda, Eylül’ün sayfaları hep vardır, çünkü…
Her ne kadar, Haziran aşkları yaşanacaksa karşı kıyıda…
Şarapla söndürülmüş ateşleri anımsa…
Ayın tanık olduğu ateşleri anımsa…
Günlerce ve gecelerce yanan ateşleri anımsa…
Aşk ateşi, Eylül’ün ateşi değil miydi yoksa?

Her ne kadar, Haziran aşkları yaşanacaksa da, zaman ayın tanıklığında lacivert suların üstünde geçmişe doğru akar.
Belki de bir umudun içinden geçip, uzak bir körfezin mehtabına ulaşıverir…
Sabahın ilk ışıkları gülümsemeye başladığında, bir şiirin dizeleri şekillenmiştir artık yüreklerde:

Aşkım, bir yağmur damlası
Gül yaprağında

Ve tüm bu olup bitenlere, renklere, anılara, ateşlere, zamana, geçmişe, umuda, gizeme, şarap ve şiire, ay tanıktır gökyüzünde tek başına.

Ay hayata tanıktır, tek başına.
Sabahın aydınlığında yıldızlar çoktan çıkmışlardır karanlık yolculuklarına.
Ancak ay, bırakmaz tanıklığı.
Ta ki en son dize yükselene kadar gökyüzüne.

Yürekten düşmüş en son dize:

Dudaklarımda hayatın solukları…

Atilla Birkiye
-yaşamın kendisidir aşk/
denemeler 1999-