NE OLDU? – Ziya Osman Saba

ZİYA OSMAN SABA

Odamız kararırken indirdiğin perdeler,
-Çarşının gittikçe artarken gürültüsü-
Gelip kenarına oturduğun minder,
Genç kızken işlediğin masa örtüsü,
Yeşil abajurlu lambamız,
Küçük sobamız,
Anlatsanız,
Ne oldu o geceler, eski akşamlarımız?
Beyaz elbiseler giydiğin zamanlar…
Niçin yazmadık bir yere satır satır,
Duvarlar! Ne oldu konuştuklarımız?
Yüzünün pembelliği, saçlarının örgüsü.
Ben diyeyim: kış şarkısı; sen de: yaz türküsü.
Ne ettik ömrümüzü!…

Ziya Osman Saba
1944
-Cümlemiz/
Bütün Şiirleri-

ne sen kalırsın ne hüzün – Sohrab Sepehri

SOHRAB SEPEHRİ NE GÜN KALIR NE HÜZÜN rorszag NEHİR VE KÖPRÜ

ne sen kalırsın ne hüzün
ne de bu yörenin halkı kalır
bir ırmak kıyısındaki kaygılı baloncuğa
ve geçip giden o şen anlara yemin olsun ki
hüzün de gidecek
öyle ki sadece bir anı kalacak…

anlar çıplaktır
kendi anlarının sen tenine
hüzün elbisesi giydirme sakın
sen değil aynaya, ayna sana dalmıştır
sen gülersen şayet o da gülecek
hıçkırırsan şayet
ah ki dünya aynası neler eyleyecek!

dünün dolabı doldu taştı hasretle, hüzünle… yazık!
yarının yükleri hep keşke, keşke
bu anın kabı boştur ama
göğsün alanı kimi ağırlayacak
gam varınca yoldan, bu göğsün kapısını açma ona
Tanrıya sadece boyun damarı kadar bir yol var
Tanrı varken hüzne bu evin vaadini verme asla

Sohrab Sepehri
-Yalnızlığımın Çinisi-
Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Dul Sızı – Demet Duyuler Doğan

DEMET DUYULER DOĞAN DUL SIZI

Masada bin bir çeşit meze
ızgara balık boğma rakı
karşıda hülyalı maviler kuşanmış deniz
güneşsiz ve esintisiz
kurşuni bir sitemle başlatır ağlamalarını
yüreğimin en kuytu yerlerine
vurur yalnızlık şarkıları

Oturur denizle gece arasına
adını bilmediğim
aşkla kör
bir yolcu
nefes kesen
ölümün en güzel tadında
avuç avuç içer mehtabı

Uzatmalı günlerden geçerek
kırık çıkık yazgımda duran
sen burada değilsin ki
göksel bir deniz kadar mavi
açamam yüzümün duvağını

İçimi mülk edinmiş dul sızı
lanetsiz sözcüklerle bulanır
mey ile ney arasında
durulur birden adını söyleyerek

Gel/sen
bir yudum alsan kadehimden
aşkın biz halinde
yağmurları gözlerimden

Bir öpsen
kim bilir
kaç yıldız düşer sevincimden

Demet Duyuler Doğan
-Sarı Sıcak Deli Mavi-

GECEDE – Ahmet Günbaş

AHMET GÜNBAŞ GECEDE ASLI DURAK SESİNDE GÜLLER
I.
Gecede ıslıklardı birbirleriyle yarışan
Kuşanıp bıçkınlığını genç ömrümüzün
Öfkesiyle dalgın bir suyu uyandıran
Çılgın aşıklar gibi aykırı zamanlarda
Güvenip isli fenerine kör bir limandan
Kaptansız kılavuzsuz yekpare açılan

Gecede ıslıklardı / Sarsak düşlerimizin
Kaypak ve kaygan çulunu yırtan eşkıya
Kaldırıp masalardan süzgün bir kederi
Pervasız taşıyan meçhul bir acıya

Gecede ıslıklardı dellenen çocuk halleri
Mayıslarda çoğalan eylüllerde ağlayan

II.
Gecede aşıklardı yüzüstü bırakılmış
Koşarken yürek közleyen ateşlere
Sanki dur durak bilmez doru atlardık
Kimdi bize o bahçelerden el sallayan
İsimsiz her ayrılığa bir gül fırlattık

Gecede aşıklardı esirgedik son bir şiiri
Biberledik dilini kösnül şarkıların
Sürgülendi içimizdeki o azgın serseri
Ertelendik gelmez baharlara kaldık

III.
Gecede çığlıklardı enkazı gök gürültüsü
Susturuldukça püsküren yanardağ ağzı
Yumak yumak yalanlarla kirletilmiş
Bir kent ki anne telaşıyla kaygılı
Ve yasak bir pankart gibi gerilmiş

Gecede çığlıklardı öksede kuşlar sürüsü
Öyküleri fotoğraf arkalıklarında yazılı

Ahmet Günbaş
-Göçkün(1997)-

KÜLDEN SIĞINAKLAR – Arife Kalender

ARİFE KALENDER KÜLDEN SIĞINAKLAR

giyinmiş görünürüz
gölgelerimiz üryan çarpışır
hüzün titrer yalnızlığımız

her yerde parmak işareti – sus
gün usulca çatılara konarken
biz yaşamak korkulu insanlarız

nemlenir şehir, çöker sis
kılık değiştirir devlerle cinler
görsek kaçar, sevsek tapınırız

mağara çıkışı mıydı, site kapıları mı
yorganların altında yadırganan döşekler
biraz uyuyup sıkça uyandığımız

uyduk, uyruğumuz sayıldı
oyunlar oynandı, mühür yerinde
bir fotoğrafta tırnak yiyen çocukluğumuz

o çarkı elleme, zemberekler boşalsın
görmüyor musun, her taraf kül
kül de yakar, külde köz umudumuz

sorusuz geçerken yollarından bu kentin
dizilere dizildi gözlerimiz
delirsin şimdi nice zaptın ellerinde usumuz

Arife Kalender
-delibal-

İncir Ağaçları – Süreyya Berfe

SÜREYYA BERFE İNCİR AĞAÇLARI

Sevinen
zafer muştusu olup yükselen güneş
soğumuş
sönüyor
atmışlar kanlı bir kuyuya…

Ben hangi şiiri yazacaktım?

Daha dün
yatağını bulmuş bir dereydim
bazen çağlıyor
doymuyordum kendi kaynağımla.
Büyük sulara kavuşmaktı dileğim
geniş topraklara…
Nerde dinledim?
“Oğul bu muydu sadıklığın
Vala yedirdin kurda beni”.

Ne zaman anladım bu uzun havayı?

Sarıldı dört bir yanım incir ağaçlarıyla.
Uç verdi kurumaya yüz tutmuş çıbanlar.
Toprakta kaldı ilkyazın körpe çığlığı.
Oğlum beni adam yerine koyacak mı?

Kalktı dünyanın bir ucundan
nişan aldı halkıma, suçsuzluğa.
Bütün türküler ölümü söyledi
yurdumun yarasından doğan şehitleri.

Kimleri gördüm, kimleri göremedim?
Ne gitti ne kaldı?
“Kuş uçtu yavru kaldı”
kayalardan her şafak vakti
yuvarlandı kalbim.

Göründüğümden genç miyim yaşlı mı?

Dallarda kanadı kırık bir yavru çırpınıyor
kıyımların kapısını aralayan
yorgun bir haberci.
Onu dinliyorum.
Karanlık
güneş kara, gök kara.
Babaların boynu bükük sabrını.
Kardeşlerin sevgililerin yeri var
gönlümüz, yolumuz kadar yüce.

Oğullar…

Her gün konuşacağız onları
başakla harman arasında
ateşle çelik arasında
anayla çocuk arasında…

Nelere gülüyor nelere ağlıyorum?

Söyleyin kederle dolu kondular
yaslı köy evleri
silinmiş mi parçalanmış mı gömleklerdeki izler?
Yeryüzü mekikleri
savrulan güzel günler
umudun sütünü emen yarınlar silinmiş mi?
Dilimin ucunda söylemek istediklerim
ne sağ ne ölü.

Bu kadar yükü yaşıyabilecek miyim?

Halkım!
Soluklarımız kıvılcıma dönüşecek
kanlarımızın süzüldüğü imbikten damlayacak…

Daracık bir dünya
küçük bir pencere:
Oradan boy atacak gelecek bahar.
Sarmaşık kollu inancım
seni çalamayacaklar yere.

Süreyya Berfe
-Savrulan(1971)-