Okyanusu Gösteren Su – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ OKYANUSU GÖSTEREN SU SON PARAGRAF

Cam tozu gibi bir yağmur yağıyordu. Yağmur değil de silme
gökyüzü kesilmiş bir ağustos güneşi, yedi rengini savura
savura dünyamıza dökülüyordu. Kentin en küçük meydanı
bile insanda iyilik duyguları uyandıran bir genişlik kazanmıştı.
Herkes kirpiklerinden sızan iki su damlasıyla bakıyordu
birbirine. Sokaklar, bahçeler, çatılar, ıslandıkça yemyeşildi.
Bu ağustos denizinde dağlar, sisten yontulmuş birer gemiydi,
herkesin içindeki yolculuğu büyüten. Bütün evler pencerelerini
açmış, gizli hülyalarına soluk aldırıyordu. Yağmur değil
bir barıştı bu. İnsanların insanlarla, insanların nesnelerle olan
ilişkisine bir incelik, bir güzellik gelmişti. Trenlerin ufka
çizdiği kara kalem keder, kapıların büyüttüğü alışkanlıklar, içini
çeken aşk, mahkeme salonlarının ceza kokan adaleti, çarşılarda
burgaçlanan yoksulluk, yaşlıların bir içsese dönen yalnızlığı,
yalan olma değerini bile yitirmiş bir siyaset, günde yirmi
dört saat kutsanan şiddet, paradan başka hiçbir değeri
olmayan adamların onur kırıcı saltanatı… Kötülük ya da keder
olarak içimizde dışımızdan bizi kuşatan ne varsa, yağmurla
birdenbire gerçekliğin dışına çıkmıştı. Doğa, yaşama sevincini
suyla sokmuş olmalıydı insanın yüreğine.

Yağmurdan mı doğmuştu, yoksa yağmurla tenimize sızan
güneşin bize bir bağışı mıydı, yaşamın yalnızca acı ve korku
olmadığını göstermek için. Darvakitlerdegeleniyihaberlere
benziyordu, insana tüm çektiklerini unutturan. Her hareketinde,
Ferhat’ın suyu getirdiği anda yaşadığı kendini aşmış bir
aşkın doyumu vardı. Şenlik ateşleri gibi gülümsüyordu. Rüzgâr
öyle gezerdi buğday tarlalarında. Saçlarında dalgalanmaya
bakarsan bir öğrenci yürüyüşünden geliyor olmalıydı. Teri
özgürlük kokuyordu ve sesinde bir halkın kalbi atıyordu.
Deniz çocuğu olduğu kesindi, yoksa neden durmadan gökyüzüne baksındı, cebinde bir tutam yosunla. Hapislerin
rüyaları kadar yakıcı, gerçek ve zengindi. Büyük ve önemli
şeylerin değilde, küçük ve değerli şeylerin altına çizgiler çeken
bir görme ustasıydı. Babaların annelerin doğrularından çok
çocukların yanlışlarına inanıyor ve seviniyordu. Yarasını öperek
öyle bir bakışı vardı ki, gözlerinde birazcık duran herkes,
bir olanaksızlığı yaşama gününe dönüştürmenin tüm gizini
öğrenebilirdi. Okyanusu gösteren bir suya benziyordu. Her
insanda gidilebilecek uzaklığı bilmek gibi bir gücü vardı. Bu
yüzden incelikli bir gülümsemeyle bakıyordu telaşımıza. Karın
tüm yönleri sildiği bir düzlükte incecik bir yol gibiydi sesi.
Ateşler içinde yatıyorduk da eli alnımıza şefkat taşıyordu. Bir
kuşun bir dala konması neyse öyle bir şeydi varlığı. Gülüşü,
sisle gün ışığının dokuduğu bir orman gibi gamzeleniyordu.
Gözyaşı bile dinginlik veriyordu insana. Birkentin akşam
saatlerinden çok sabah sokaklarına benziyordu. Konuşmuyor da,
gecikmiş bir su, sararan otların dibinden özür diler gibi
akıyordu. Bir kadın bir pencereden baksa baksa onun güzelliğine
bakardı. Ya da bir erkek bütün mutluluğunu onun gözleriyle
kundaklardı.

“Suyu sevmeyen insanın, rüzgârı anlamayan, gökyüzünde
bir bulutu olmayan insanın gideceği uzaklık, olsa olsa
kendine sızan çaresizliktir. Yaşlı bir kadının hüznünü
duymazsanız, bir genç kızın saçlarında çarpan kalbini nasıl göreceksiniz? Evlere neden pencereler açıldığını düşündünüz
mü hiç? Dünya yokmuş gibi yaşamaktan büyük yoksulluk olur
mu? Güvenlik duygusu, kasım ayında bir top nergisle çalabileceğiniz bir kapınız olmasıdır; hesabını şaşırdığınız para, çelik kapılar, ömrünüzü değersiz bir nesneye dönüştüren eşyalarınız değil. Kendinize alınıp satılmaz bir armağan
verin, gidin bir sabah çayırların türküsünü dinleyin. Tarla kuşlarının şakımasını bilmezseniz, aşkınızı hangi kanatlı sözlerle gökyüzüne yazabilirsiniz? Su içerken suyu düşündünüz mü hiç; yıldızlar gecenize ne katar; güneşle birlikte neler uyanır bir kentin varoşlarında? Şarkıları bin yıldır ölümü ve ayrılığı söyleyen bir ülkede siz gerçekten özgür müsünüz? Birbirinize bu kadar benzemek canınızı sıkmıyor mu? Gelin, hazır yağmurdan bir bahaneniz varken, duvarlarınızdan izin alın bir kerecik, ağaçlar, kuşlar, gün ışığı, rüzgâr ve toprağın o büyük şölenine bir sigara içimi olsun konuk olun. Kim bilir, eşit ve özgür ilişki hakkında bir kıpırdanma olur aklınızda…”

Şükrü Erbaş
1998
-Bir Gün Ölümden Önce-

ellerin – Kemal Özer

KEMAL ÖZER ELLERİN

İlk kez baktığımda ellerine
üzgün damarlarını görmüştüm —
bir yaranın üstüne eğilip de
sağaltmak için çırpındığını yıllardır.
Süzülüp geldiklerini görmüştüm
umutsuz bir karanlığın balçığından —
o balçığa dönmek üzereydiler yine.
Görünür olmasa da o yarayı görmüştüm —
köklerinin sarktığını yılların derinliğine.

İlk kez tuttuğumda ellerini
bir kuyunun dibine iner gibi olmuştum
birlikte ağmak için yukardaki ışığa.

Kemal Özer
-Sevdalı Buluşma-

Mahsune Hanım Konağı – Bülent Güldal

BÜLENT GÜLDAL MAHSUNE HANIM KONAĞI ENDİK'te Bir RUM EVİ PENDİK Palas ( 1889 yangınından önce. )

Yanar kandilleri ilk geceden
aralanır ipek perdeleri
ürperişi başlar beklemelerin,
Bimen Şen söyler taş plakta
açışır vazoda kırmızı güller
gülşene döner buhurlu oda

İpek bir mendille siler
yaylı tamburun aynasını
yıldızları şakır kara gözlerinin
salkım kiraz kıskanır dudaklarını
sevinir döşemeler o yürüdükçe
deniz kokusu yayılır etrafa

Gözlerinin yorgun pınarından
damlalar düşer titreyen ellerine
sesiyle irkilir sonsuz karanlığın,
boş odalara savrulur düşlerinden
ölü aşklar mahsunu yalnız bir kadın
vardığını düşünür derin ummana

Anılar limanına rastgele yanaşan
palamarsız gemiler dolaşır sularında
girdaplara açılır ömrünün son mevsimi
bir gülüş, bir ses dünyalara bedeldir ya
şaha kalkmaz artık dalgalarının ucu
gül mevsimini aranır boşu boşuna
ıssız yollarda yalnız bir yolcu

Yanar kandilleri ilk geceden
aralanır ipek perdeleri
ürperişi başlar beklemelerin,
gri yağmurlara açar pencerelerini
kayan yıldızlarla söyleşir
yalnızlığın sarmalı örer beliklerini
döner kendi içine, kendi içinde
küstüm çiçeklerini sular yalnız bir kadın

Bülent Güldal
-Şakayık Şelalesi-

KIYIDA – Rabindranath Tagore

RABINDRANATH TAGOARE KIYIDA

Engin denizlerin kıyısında buluşur çocuklar,
suların üstünde, masmavi,
dipsiz, kıpırtısız göğün altında.
Dalgalar dur durak bilmeden çağıldar.
Ucu bucağı olmayan denizlerin kıyısında
bir araya gelir çocuklar,
dans eder, bağrışırlar.

Kumdan evler yaparlar kendilerine,
kavkılarla oynarlar.
Teknelerini kuru yapraklarla süsler
ve gülerek indirirler
derin ve engin denize onları.
Ucu bucağı olmayan âlemlerin
kıyısında
sürdürür çocuklar oyunlarını.

Bazıları yüzmeyi bilmez;
ağ atıp toplamayı bilmez.
Onlar kumlarla, kavkılarla oynarken,
inci avcıları dalar denize;
tüccarlar yelkenlilerle
uzak diyarlara gider gelirler,
yaşarlar, ölürler,
ama çocuklar değişmez.

Yassı çakıl taşlarını toplarlar
sonra dağıtırlar.
Gizli definelerin peşinde değildirler;
Ağ atmayı da henüz bilmezler denize.

Gülerek kabarır deniz.
Ve kumsal donuk bir gülümsemeyle
karşılık verir buna.
Ölümle yüklü dalgalar,
ninni söyleyen bir anne gibi,
anlaşılmaz türküler söyler çocuklara.

Dalgalar çocuklarla oynamak için
uzanır kıyıya,
kumsal donuk bir gülümsemeyle karşılık verir buna.

Ucu bucağı olmayan âlemlerin kıyısında
toplanır çocuklar,
ucu bucağı olmayan
denizlerin kıyısında;
yolu olmayan gökte dolaşır durur rüzgâr
gemiler gömülüp gider sulara,
bir iz bırakmadan arkalarında.

Ölüm kol gezer çevresinde çocukların
ve çocuklar
sonu olmayan âlemlerin kıyısında
sürdürürler oyunlarını;
sonu olmayan denizlerin kıyısında
gerçekleşir
büyük buluşması, bütün çocukların.

Rabindranath Tagore
-Ayın Bitmeyen Çocukluğu-
Çeviri: Cahit Koytak

©Sally Swatland

Yağmur Kuşunun Türküsü – Bülent Güldal

49397934_291115808256363_1708916388221972194_n-tile

Her eve biraz Nazım verelim. Atlas bulutlarda harmanlanmış altın sarısından aşkın. Nasıl kafa tutulurmuş zehirli otlara, dip sularda nasıl yüzülürmüş anlaşılsın.

Karadeniz’i verelim size.’Papa XII. Pie gibi önü açık yatar: Bir eski zaman orospusudur sanki. Sarkık memeli. Huysuz. Yatalak. ‘ İlhan Berk’in penceresinde yanlış öten bir kuşum. Bilmem siz nasıl düşünürsünüz.

‘Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma’. Söylemini getirdim kapınıza Özdemir Asaf’ın. Irmakları tersine akıtmak isteyenlere duyurulur. Kavgalar en az iki kişilikse aşk bire nasıl indirgenir? Sarmalda incecik bir lifiz unutuyorsunuz.

‘Işıklarla oynamayın’ diyordu Hasan Hüseyin. Kurşun eritiyordu sağır kulaklara. Şarabını yudumlarken çevresinde pervaneydiniz. Ölümün eli değdi alnına. Arabesk dediniz. Gömütünde açan güller soruyor: Işıklar kararırken nerelerdeydiniz?

Küçük evlerin düşlerini isterseniz Behçet Necatigil verelim biraz. Karabiber, kâfuru ya da fesleğen. Hırçın sevgilerinize serpersiniz. Hayatın kenar süsüdür yorgun yaşamak. Kimseleri ilgilendirmiyor küsmeleriniz. Anlaşılmak için daha çok beklersiniz.

Sınıfta bırakılıp azarlandıkça başkaldıran ‘Adiloş Bebe’nin hakkını verelim. Çılgınla mazlum arasına hakem olsun Ahmet Arif. Dicle’nin kıvrımlarından dinleyelim harami masalını. Çıplak krallar utanır mı acaba?

Üsküp Koruluğu’nu verelim size. Şiirin öldürüldüğü meşelik ormanı. Yüreğinizde saklayın ömrünüz boyu. Dar sokaklardan sıyrılıp gökyüzüne çevirin gözlerinizi. Kul kim, efendi kim anlayacaksınız. Kimler için kurban olmuş Sabahattin Ali?

Yolcu yolun özgürlüğeyse kapını açık tut şair sözüne. Kartalın görkemine olduğu kadar yağmur kuşuna da pay ver aşkından. Ummana bakarken zerreyi anımsa. Sana ait değil mi başında dönen dünya?

Her eve biraz şair verelim. Bir kurşun gibi ağır. ‘Üvercinka’ gibi ince. Trajedyalardan süzüp hayatı otur aşkın sofrasına. Verilenle eksildiğini anlayıp almaları öğreneceksin. Yolcu yolun özgürlüğe …

Bülent Güldal
-Yağmurkuşunun Türküsü-

yazdan ev – Hilmi Yavuz

HİLMİ YAVUZ YAZDAN EV © Yusupov Alexander

yazdan ev! siz imgelemsiniz
ey kendinden sonrasının
tarihi olmayan yapı!
yazdan ev, hüzünler satrapı !
zamanı, yabanıl zamanlar
olan bir denizde sürdüğümüz
iz, bizi yazlara açılan
içleri arı sesi bir gülün
önüne çıkardı, yazdan ev,

……………siz gizemsiniz

yazdan ev! sizde eksik olan
sessiz bir söylemin
benzersiz uğultusuydu
bir bakın, göreceksiniz:
tepelerde yorgun boşluklar
açan ağaçlarla birlik olup
daha derine gömülen
yolları seyrederken, ver elini
suların battığı yer, yazdan ev,

……………siz depremsiniz

yazdan ev! acıların andı
sizde içildiydi, sular ve artemis
sizde kargışlandı; aşklardan,
kendini üreten aşklardan
kurtarılmış bir hüzündünüz
ve ordan çekip almak’çin beni
çok üzüldünüz, gelgelelim,
daha baştan biliyordum, ilk
sözümdünüz, yazdan ev,

……………siz imgelemdiniz

Hilmi Yavuz
-Gizemli Şiirler-

© Yusupov Alexander