DOĞA VE KADIN – Arife Kalender

89068867_3046840855326022_3275395549452304384_o

“-Anayım ben kadınım. Toprak bana benzer
bendim her gittiği yerde çayır çimen yetiren
yünden iplik, iplikten urba, yere keçe, yele yeldirme
deliyi uslandıran, yabanı evcil,
sütten yoğurt, ekinden başak derleyen,
dile sözü getiren, bebeyi konuşturan
derman sayrıya ottan, yağdan, böcekten
çamurdan çömlek, taştan duvar ören

Hayatı ben başlattım, hayat benimle sürer
kadınım ben, toprağa yabancı değildir ten
orman yangınlarında özüm yanar, kanar
damarımda ceylanların soluğu, karıncalar
kurbağaya borcumuz, yılana çiyana borç
verdikçe yer tanrı, uğuldadıkça ormanlar
nedir ki can, öteki canlılarla aynı soluk

kadınım ben, hayat benimle sürer”…

Arife Kalender
-Yedi İklim Dört Mevsim/Türkiye Destanı, 2006-

GURBET – Ahmet Telli

89095328_3049480928395348_1682446489227362304_o

II
Biz ki günde sekiz saat on saat
gürül gürülken fabrikalarda atölyelerde
batırırken öfkenin hançerini
öksürüklü çiğerlerine kentin
akşam olmaya görsün
bir bulut gibi sarıp sarmalayıp
ılıkça örtünce üstümüzü gece
birden suskunlaşıyoruz sıla türküleriyle
kendini dinleyen acemi aşık gibi
bir mahzunluk çöküyor üstümüze
Ve emziriyor sevdayı sessizlik

Sessizlik ki öfkenin bileytaşı
şiirin emzirilme saatidir

Yalayıp geçse de bir yalım
bozlak ve hoyratlarla yüreğimizi
çiğerimizi pare pare etse de hicran
bezginliğin ahlarına
bırakmıyoruz kendimizi
Bir grev arifesinde
ya da direniş günlerindeymişiz gibi
omuz omuza geliyoruz barikatlarda
çiviliyoruz gurbetin kahrını
sevgilimizin fotoğrafıyla yan yana

Bağrına ateş düşmüş bir bozkır
sevdayı emziren bir hicrandır gurbet

Ahmet Telli
-Hüznün İsyan Olur-

muhayyer – Attila İlhan

89037669_3049522605057847_3217552708026236928_o

önemli gizli boyutlarıyla yeryüzündeki yaşantımız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız
söylediklerimizle değil söylemediklerimizle varız
o gün ki ölümün perdesine yapayalnız yansırız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

bir incesaz ki süreklidir yaprak döken korularda
çılgınlıkları oluşturur en çapraşık duygularda
büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda
bazı insan içten içe düşünür hesaplar da
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

üflediği sustuğumuz tutkuların düşlerimizi çokçadır
çocukluktan çıktığımızı sanmak aslında çocukçadır
gerçi gençlik bir uçta yaşlılık bir uçtadır
birleştikleri gerçek o müthiş sonuçtadır
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

Attila İlhan
– incesaz/ tutuklunun
günlüğü-

BİR ERKEĞİN ÖZELEŞTİRİSİ – Ahmet Ümit

89200541_3049558628387578_5702789401612910592_o

Damaklarımda anamın ak sütünü
Her duyuşumda,
Işıltılı bir ırmak gibi aktığında
Kızımın saçları avuçlarımdan,
Isındığımda karımın şefkatli elleriyle,
Anımsadığımda sevdiğim kızların gözlerini
Yeryüzünün bütün kadınları geliyor aklıma
Yeryüzünün bütün kadınları gelince aklıma,
Bir burgu deliyor yüreğimi,
Uzun çizmeli bir toprak ağası
Sürüklüyor yerlerde üçüncü karısını,
Genç bir kadın pazarlanıyor
Kirli çarşafların üzerinde,
Korkuyla büyüyor kız çocukları,
Lanete bulanıyor aşk,
Ve ben bu erkek mirasını
Çifte kambur gibi taşıyarak sırtımda
Boğuluyorum boydan boya bir utanç dalgasına…

Ahmet Ümit
-Sokakların Zulası-

GECE BİR ÇAĞLAYAN – Neriman Calap

89278841_3049600961716678_1445720776773730304_o

Bir çağlayan gece
dökülüyor yüreğimin sonsuz maviliğine
zamandan süzülüp gelerek
kaçıncı yıkıntısı umudun omuzlarımda
ayrı ayrı sokaklarda adımlarımın yankısı
uzak bir istasyonda kaldı özlemler
alıp giderdi trenler çığlık çığlığa
her uyandığımda düşümden
maskelerini gördüm yalancı tanrıların
çiğneyip insan onurunu / sevgiyi hiçe sayıp
kendi gölgelerine taptılar.

Büyüdüm umuda küskün yağmurlarda
insana ulaşacak bir yoldu yürüdüğüm
ayağıma takılan her taşa attığım tekme
yüreğimde bir yerleri yaraladı
hep uzaklara esti rüzgârlarım
kovamadı en umarsız anlarım
şiirin esinini

Neriman Calap
-Akşamdı Dökülen-

BEN RUHİ BEY NASILIM – Edip Cansever

89162211_3049714935038614_1240896792904597504_n

IV

Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgâr
Denize bırakılmış çöpler gibi
Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi
Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca.

Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi

Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında
İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı
Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde
Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen
Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla
Yağmurlu bir sundurmaya
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda.

Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

(Nerdeyim
Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim
Para bozduranların az çok bildiği
Adres soranların gene bildiği
Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
Amansız bir güceniğim.)

Geri getiriyor bunları rüzgâr
Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da
İniltili, hasta bir konağı da
Çatısında baykuşların tünediği
Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda
Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp
Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği
Bir konağı ve konağın olanca görkemini
Geri getiriyor rüzgâr.

(Konaksa yandı çoktan
Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu
İyi biliyorum tertemiz bir asfalt
Ezip geçti onu
Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.)

Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı
Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı
Meyhaneler, genelevler
Pasajlar, dar sokaklar, geçitler
Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey
Ve bütün ilişkiler
Birden yerini aldı.

Ve her şey yetişti gene
Sarı bir çarşambadan
Kahverengi bir cumartesiye.

Edip Cansever
-Ben Ruhi Bey Nasılım-

Varoluşun çarıkları – Ahmet Ada

88336023_3051163891560385_1187597657510510592_o

Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.

Ahmet Ada
-Yağmur Başlamadan Eve Dönelim-

Hayattan Sessizce Geçme – Demet Duyuler Doğan

88353747_3051252908218150_2269750994571100160_o
Yüreği karanlık olanlar
güneşin pırıltısını
ayın halesini fark edemez
kulağı sağır olanlar
sevda şarkısını
aşkın çağrısını işitemez

Hey sen
bir başka bakıp
bir başka gülen
gönlünde sabır
tevekkül yüreğinde
umudun secdesine eğilen
sessizce geçse de hayat
sen hayattan sessizce geçme

Dünü özlem olan
yaşadığı güne sitemli
el olmuş kentinde
amaçsız gezgin kederli
biraz suçlu biraz korkak
yarın dilinde
çokça ağlak yaşayanlar var

Eyle duanı
geleceğe umudunu kaybetmişler üstüne
mavi ellerini uzat
kurtar kara pençelerden
güneş ışığını akıtırken ıslak kentlerine
geç kalmayan bir merhaba gibi
sesini gönder
şiirlensin dilleri

Demet Duyuler Doğan
-Kırılgan Bakışlar-

PİETA III – Yelda Karataş

89152418_3051362178207223_2511825002165174272_n

—Yüzünü insanlığa çeviren Dostoyevski için

Tek bir engizisyoncu kalmasın diye dünyada
Kimselere kal diyemedik; gidebildik sadece duramadığımız yerde
Ekmeğin dar kapısından varılıyordu özgürlüğe
Geç kalınmış devletler zamanının deli çocukları
Babaların ah’ında büyüdü anneler sağır sultan
Öyle miydi Gruşenka’nın acısı altı üstü bir orospu
İsa’yı da çarmıhtan indiren
Kalbinden başka neyle ölçülür insan

Bir katilin vicdanıyla yüzleşmeden azap nasıl çevrilir gerçeğe

Sahi kimle büyümüştük biz;
Masallar ve şiirler
Aşklar ve ihanetler
Bütün kırık güvercinlerin kanadına bağladığımız barışçıl evren
Ve bizle hâlâ alay eden bir Tanrı
Evimizin penceresi kadardı oysa her şey
Her şey inkârında sevdanın bir büyük soru
Çok sorular ötesinde Selim-i Aşk’la yürüyen o büyük intiharı
Silemedik kaç kitaptan

Sırtımızda hâlâ acısı

Yelda Karataş
-Sabır Masalı-

BÜTÜN KAPILARDAN GERİ DÖNDÜ – Şükrü Erbaş

89257080_3051546254855482_8618228676904878080_o

Yağmurlarda yürümenin ustasıydı oysa
Yaprakların dört mevsimde aldığı biçimlerin
Sorsalardı bulutların o sonsuz akışını
Gökyüzü nasıl büyür uykusuz gecelerde
En iyi yanıtı alırlardı elbette.

Ustasıydı küçük ayrıntılardan
Büyük öyküler çıkarmanın.
Bir duvar dibinde başı elleri arasında
Dudaklarını yiyen bir adamın
Çok iyi bilirdi göz çukurlarındaki gölü.

Herkesin kocaman bir ağız kesildiği
O açlık saatlerinde silinip gitmek…
Bunca bolluk içinde evlerdeki darlığın
Sürmesi sokaklarda adım adım
Söylerdi sorsalardı yalansız ve ezik.

Bol kravat ütülü pantolon kaypak gülüş
Küçücük bir paketi dişlerinde taşıyarak
Bir binadan çıkmak yüz bin kişiyle bir
Ne müthiş ayrıcalıktır, söylerdi
Park bekçilerinin bile bıktığı biri olarak.

Ve ayakları altında binlerce bıçak
Bastıkça en ince yerlerine batarak
Döndü bütün kapılardan uzun boyları kırık…
Kim bilir neler derdi açsaydı ağzını
Işıklı vitrinler önünde susan biri olarak…

Şükrü Erbaş
-Bütün Mevsimler Güz(1994)-