KEDERLİYİM – Ayten Mutlu

AYTEN MUTLU KEDERLİYİM

kederliyim
kederi al bir ibrişim gibi nakışlıyor yüreğim

şimdi
ne günboyu penceremde cıvıldaşan serçeler
ne martı çığlıkları
ne İstanbul var
sadece
gece
ve çırılçıplak aynasından zamanın
kaçamaksız bana bakan gözlerim

anlaşıldı ey keder, sende bu gece
elma çiçekleri, gülhatmiler
ihtiyar bir yolcu gibi belleğimin
kırk yamalı bohçasında biriktirdiği
acılar sevinçler

ey göçebe ömrüm benim
gel, varalım yeni baştan
her sancıda biraz daha azalan
o çocuğa

unutulmuş o köylerden biriydi
kavuran, esrik rüzgârlarda
değirmen taşları dönerdi, havada kuşlar
taşlıydı tarlalar
buğdaylar başaksız
çocuktuk, sarı bakışlarımız
aç ve arsız
özlemlerimiz vardı, gökyüzünü
acıtacak kadar günahsız
analarımız, çarık eskisi yüzlerinde kahırlar
başlangıçsız yarınsız

yürüdüm, çakır dikenleri ayaklarımda
ayrıkotları şebboylar
umut—belirsiz bir düştü—torbamda dürüm

yürüdüm benimleydi

sundurmasında evcilik oynadığım
beyaz sıvalı evin taşlığında başlayan
cinlerin perilerin cirit attığı avlu
sofada besmeleyle oturduğumuz sofra
siyah peçeli akşam
cennet dualarıyla mırıl mırıl başlayan
o evliya uykusu

gün aşarken kırlangıç kanadında çırpınan
alaca karanlığın ala kargaşasını
yürüdüm benimleydi
alda kabuklarını çatlatan nar telâşı
kahkaha çiçekleri büyülü krizantem
buruk duygulanmalar
o uzak kasabanın balıkçı tekneleri
sıcak öğle üstleri
iniveren bulutlar
ilk gurbetliğim

dalından koparılan bir yaprak
gibi savrularak
düştüm önüne zamanın

sakız beyazlığında patiskaların
kaneviçeler
iğneucu oyalar
gençliğim
göznurundan incilenmiş bir bahar
sararmış kokusunda çeyiz sandıklarının
kilitlenmiş ağlayan

bordasında upuzun kocaman bir geminin
başladı büyük şehir
başladı, kırlangıçsız çatıların yalnızlığında
kilitli kapılara tutsak akşamlar
devşirme yakınlıklar, tarhana çorbaları
ranzaların garipsi alışkanlığı
anfilerden aşırılmış kaçamaklarda
başladı duman boğuntusu kahvehaneler
Yenikapı, Küllük, Cennet Bahçesi

cami avlularında ne kadar çoktu
şaşkın kalabalıkların acımalarında
güvercin yemleri yirmibeş kuruş
inip kalkan değneklerde satılık merhamet
kör satıcılar yorgun

maviye bulaştım, mor salkımlarına hüznün
hep yeşile çalardı bakır kaplar
çok oldu uykularımı böldüğü belirsiz sanrıların
bir yer acırdı içimde, anlayamazdım
koşardım pencerelere, kuşlara
insanlara
çekingen, ürkek
anlatamazdım

zincirlerimdi gelenekler vesaire
sıkılırdı boğazım, haykıramazdım

derin kuyularda dönerdi çıkrıklar
kör sular gülüşürdü halka halka
gül tasında gün ışırdı usuldan
tenim alazlanırdı
erkeği tanıdım yangılaşan kasıklarımda
gerildi zincirlerim
sevdayı bildim, bilemedim sevmeyi
mecrası darmadağın
kocaman bir isyandım

ne kadar çok yürüdüm
tozlu yollar geçtim, taşlı dikenli yollar
sıcak yaz gecelerinde mor menevişli sulara
bırakıvermek istedim yorgun gövdemi
saçlarım karışsın istedim rüzgârlara
umutsuzluğu tanıdım, ihaneti, aldanışı
ama hiç eğilmedi başım
ve ağardı gün şakaklarımda

alanlar geçtim ayak seslerinin gümbürtüsünde
tuzu ekmeğe katık ediyordu teneke damlar
yürüdüm, tükürüp yüzüne yaldızlı özlemlerin
yollar geçtim, taş topaç, cop süngü
kelepçe küfür
bire birbuçuk hücrelere umut kazıdım
her taşın üstüne kavgayı yazdım
her ağacın altına bir ölü gömdüm
nasıl sıkışırmış kısacık zamanlara yaşamlar
çaresizlik neymiş
gördüm

beynimde bir bir kopuyordu zincirler
ben yürüdüm

hep kanadı içimde bir yer
dört yanım kaygıydı, dört yanım keder
dört yanım Vietnam, Afrika, Filistin
dört yanım uydu, yıldız savaşı, nötron
dört yanım duvar
ne kolaydı uzanıvermek toprağa
ah, bazı anlar nasıl da yalnızdım

ama ben hep yürüdüm
ve sevdayı taşıdım kollarımda, direnci
gün geldi bildim sevmek nedir
nedir tutuşması kanın alazlanan bir yelden
nasıldır yücelmesi iki terli gövdenin
ve koptu zincirlerin en kocamanı beynimde
ve bildim insan nedir

ve bildim o giderken, keder nedir
bir atlıydı keder uçsuz bucaksız bozkırlarda
dolu dizgin zamanı kovalayan
gittikçe uzaklarda, gittikçe uzaklarda

o atlı hasretim
geçip giden gençliğim
vurulmuş genç ölülerim
o atlı binlerce yıl mapusluğa hükümlü sevdiğim
o atlı bir ömür boyu arayışım
insanca, bireysel duygularım
o atlı kopkoyu gecede
kör kandillere yazgılı halkım

bu gece
kederliyim
kederi beynimin gergefine
al bir ibrişim gibi nakışlıyor yüreğim
ninnile beni kollarında ey keder
bu gece seninleyim
Ayten Mutlu
-vaktolur (1986)-

UZUN BİR YAZ GECESİYDİ BABAM – Arife Kalender

ARİFE KALENDER UZUN BİR YAZ GECESİYDİ BABAM

ağaçlarını ve çatılarını
karanlığında gizleyen
uzun bir yaz gecesiydi babam

biz çocuklar onun kökünden
yaprağına ışıyan su
aynı tabağın desenindeki çiçekten
umut çizen

sonra ne öğrenmişse
sonra birdenbire değişir
jandarma olurdu babam
devlet gibi tüfeği omzunda
ister duvara dayar sigarasını içer
isterse vururdu içimizdeki kuşu
tarih de öyle demişti zaten

tutsam ellerini, saçların okşasam
açılsa sonsuz ova yeşil
işaret parmağını ileriye uzatarak
ezerek gözlerimi
eksiğimi ve eteğimi yüzüme vurmasa

uyandığımda
kolları uzun, sözleri büyük devlete
ve babama alışkın boynum
salkım söğütlerin ince hüznüyle
dallarını sabah yeline uzatacak
ıssız gölgelere çekilecek içim
kızların bağışladığı babalar
yine ve yeniden
oturacak tanrıların tahtına

uzun bir yaz gecesinde
hakim, hükümdar, ve karar
dallarım kırılıyor
sesini yükseltince

Arife Kalender
-Gece Islıkları-

ZAKKUM VE YAZ – Ataol Behramoğlu

MELİSA GÜRPINAR GÜZEL ACILAR ÜLKESİ 29

Zakkum ve yaz, bayıltan kokusu akşamın
Yapışkan, zakkum tadı öpüşlerindeki
Damarlarımda akan senin kanındır sanki
Kıvamını bulduran tenimdeki tutkalın

İşte bir kez daha yaz ve zakkumlar
Parmak uçların gibi, pembe ve ipekten
Yüzün çocukluk yüzün oluyor sevişirken
İçimin en derin bir yerinde gözlerin kımıldar

Gizemli ve esrik iniyorken gece
Bir tutku ağacı büyüyor gövdemde
Dalları bütün yönlere uzanan

Yaz zakkum dudaklarıyla öperken beni
Kuşatıyor bütün benliğimi
Bir baş dönmesi, yazdan ve zakkumdan.

Ataol Behramoğlu
-Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar-

Gülüp Ağlayan Meşe Ağacı – Aziz Nesin

AZİZ N ESİN BEN BİR ÇINAR AĞACIYIM

Ben bir meşe ağacıyım
Kısa kalın tıkız tıknaz
Kökdallarım taa derinlerden içer suyunu
Akdeniz’in Karadeniz’in Ege’nin
Ağrı’dan, Binboğa’lardan, Toroslardan

Ben bir meşe ağacıyım
Dallarım uzanır yeryüzünün her yanına
Beş anakarayı solunurum
Üzünçleriye sevinçleriyle
Renkleri değişik insanlarımın üstüne
Salarım serin gölgemi
Zahirinden kirinden pasından
Arındırırım yeryüzünü
Kıpır kıpır yapraklarımdan
Pırıl pırıl sevinçler yayarım

Ben bir meşe ağacıyım
Kısa kalın tıkız tıknaz
Yüzyılların derinliklerindedir köküm kurumaz
Kuruduğum yerden yeşeririm
Yeniden filizlenirim her öldükçe

Yapraklarımın sesini duyar tüm insanlarım
Sesimi duyurur dünyaya yapraklarım
Gülen dünyayım ben
Ağlayan dünyayım ben
Siz güldükçe gülecek
Siz ağladıkça ağlayacak
Bir meşe ağacıyım
Dünya durdukça duracağım
Her ölenle ölüp her doğanla doğup
Dünyayı yaşatacağım

Aziz Nesin
-Sondan Başa(1969)-

UZAK YAZLARIN HÜZNÜ – Ahmet Uysal

AHMET UYSAL UZAK YAZLARIN HÜZN-

Ayvalık’da, o yıkık evin
tuğla duvarına dayadık sırtımızı,
puslu gecede, umutsuz bir ezgi
gibi duruyordu aramızda,
uzak yazların hüznü.

kırgın Boşnak türküleri
dolaşıyordu ıssız karanlıkta;
ürpertili rüzgârla öpüştükçe,
yitirilmiş günler geri dönüyordu
göğsünde açılan güllerden.

ve buğulu yalnızlık sözleri,
kalmış olmalıydı onlardan bize;
kırık kepenklerin sesinde,
gözlerinin boyası dökük
Meryem Ana tasvirlerinde gizli.

onlardı önümüzde yürüyen,
dar sokakta, kırlardan yeni toplanmış
otların kokusuyla süzülerek;
onlarla anımsadık yeniden,
zeytinlerin çocukları olduğumuzu.

Ahmet Uysal
-Eylül Ebruları-