ANILARINI UNUTAN YAZ – Mehmet Sadık Kırımlı

MEHMET SADIK KIRIMLI ANILARINI UNUTAN YAZ

unutulmuş evin ahşa sedirinde;

düşleri yağmalanan çocuktum, eski
bahçelerin türküleri çoktan susmuş,
çakıl taşlarıyla oynayan kıyı
kendi dünyasına kavuşmuşken kum
tanelerini de öpmeyi unutmuştum

çıplak gövdesiyle sarışın ırmak, çekip
gitmişti koynunda saklı sevdasını taşıyarak
saklı sevdanın ellerinde yasemin kokusu
göğün avucunda salkımsaçak bulut,
görememişti mahzun ışığını gözlerimin

avuçlarını incitmiş dağın acemi dağcısıyken
tırmandığım yokuşta ellerim yoktu benim. ahh siz,
ellerimi bilmezsiniz benim, ellerimi…
hepsi de küt burunlu, parmakları ince
arka ayakları topal birer cüce…kimsesiz dağın
ozanı gibi şiir yazıp
şiir söylerlerdi herkese

gölgesine sığınan duvar ve kapı ağzı
iki yorgun bakış gibi susup kalırdı karşımda öyle

ihanete uğramış hayat için şöyle
utangaç bir mevsim
bulup seçememiştim kendime. kulağım,
bir ut sesine duyulan öfkeydi; hüzündü belki de

camları döven yağmuru, ahşabı seven çamuru bol
bir dünya bırakmışlardı önüme. gecenin
mürekkep atılmış yüzünü hâlâ anımsarım

umuttu oysa
daha çocuktu, acıların koynunda
anılarını unutan yaz. çekilip gitmişti sonra
kendini kanatlı bir kuş sana beyaz
bir bulutun sırtında…

Mehmet Sadık Kırımlı
-ağacına küsen yaprak-

MIZIKA VE YAĞMUR – Engin Turgut

ENGİN TURGUT MIZIKA VE YAĞMUR
Sarışın bir göğün saatini esmer bir
ürpertiye ayarladım. Bu yüzden sinir
uçları topallar yüreğimin. Kırlangıç
katkılı bir kafiyenin peşine düştüm.

Yağmur tanesi kendini güneşe
öptürür. Ufkun ardında yakamoz
bir gece vardır. Yırtılır anıların
derisi. Bir şarap lekesi gibi matlaşır
günler. Irmak yüzlü bir kuş uzun
bacaklı sokaklara dadanır.

Ve aşk, onarımı olanaksız bir nehir
gibi durmadan kanar. Ayışığı
resitallerine gecikmeyen güneş
denizlere bırakır inceliğini.

Portakal lekesi sürgünüm. Geceler
yıldızları kemirir, ben kendimi.
Çırılçıplak bir ceviz kabuğunun
içindeyim. Mis gibi bir yangın
arasından yüreğini uzatmış kum
gözlü bir çekirgeyim. Gökyüzüne
sakız yapıştırdığım ileri geri
ıslıklarım var hayata.

Barok bir tavrın kokusu ve koşusuyla
hangi kulvarda yol aldığımı biliyorum.
Biliyorum bir gül daha sıçrar alnımın
göğünden. Dökülür umutsuzluğumun
belleği.

Ağzımda sızlıyor bir sözcük.
Kulaklarını çekiyorum mutluluğun.
Ayak oyunlarını beceremedim, yüzümün yarısını atıyorum.

Engin Turgut
-küs-

 

©Alexander Trashin

yummadan gözlerini – Sennur Sezer

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Ben sevdamı sara sara büyüttüm.
Yün bir yumaktı, güve girdi
Küçük kuşkular, para derdi, özgürlük.
Mutlu olmak özgürlüğü insanlar ölürken
Şiirler yazılırken aylaklık özgürlüğü
Bildiri yazmak yerine şiir yazmak özgürlüğü…

Ben sevdamı sara sara büyüttüm
Hadi dön geri çilenin başına
Tüm güçlülükleri yeneriz diyelim
Benim yüzüm kırışmaz
Senin saçın ağarmaz
Güller açar sevdamızdan
Çocuklar soru sormaz
Çiçekler gibi vazoda süsler gider günümüzü.

Sara sara büyüttüm sevdamı
Çöz çözebilirsen
Acılardan, yani günlük acılardan
Sorumluluklara döndür.
İşten atılmaların, dost ölümlerinin
Genç öldürümlerinin ortasında
Dişlerini sıkmadan
Öp beni
Yummadan gözlerini.

Sennur Sezer
-direnç(1977)

dize – Hilmi Yavuz

HİLMİ YAVUZ DİZE

taşırdı yaz kuşları kaygısız
solukların kabuğunu teninde
vebadan kırılmış boş kentlerinde
diz dize oturuyor bakışlarımız

son kuşların son yaprağa usulca
değip geçerken anlattığı giz
bir hüzünde konaklamış gibiyiz
diz boyu bozgunlardan çıkınca

sen ey bakışların yolgeçen hanı
çılgınlığa yazla gelen ilk konuk
adlarına deniz vuran soyluluk
dize gelir önünde güllerin en yabanı

Hilmi Yavuz
-Bakış Kuşu-

Terziler Geldiler – Turgut Uyar

AHMET UYSAL NİCE VARMIŞ NİCE YOKMUŞ @ Tuscany by Alessandro Ferretti TERZİLER GELDİLER TURGUT UYAR

Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,

“Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
piyangocular, çiçek satın alanlar,
balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını
zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar.
Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler.”

Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
Sen açardın,
Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
-kokulu yağlarla ovulup parlatılan-
nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
Toynaklarını liflerle ovardık
Senin karaya boyanırdı koşuşun
Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından
Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
Binlerce kişi,
-çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
darmadağın giysileriyle herkes
körler ve cüzzamlılar,
bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar…-
ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
senin mutlu ovanı doldurup
haykırırlardı.
Büyük sesler içinde sen, geçerdin…”

Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar
Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan
Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları
Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
Beğenip gülümsediler.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Senin eyerin ne güzeldi.
Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü
Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna
Seninle öteleri ansırdık.
Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı
Kedinin varlığı erişilmez kişilik
Güneşli bir damda
İçimizden gemiler kaldırırdın,
Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik
Bayramımızdın. Kuburlukların
bütün kişniş ve badem doluydu.
Şimdi dar dünya
Ölümün büyük hızı kesildi.”

Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler.
Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey
Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar
Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok
Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş
yerlerde kırpıntılar,

“oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar
vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar,
düğmeler, ilikler
iplik döjküntüleri, kumaş parçaları,
karanlık akşamüstleri ve sabahlar,
dükkân tabelâları, kartvizitler…”

kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok.
Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda
Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler,

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Koşuşun büyütürdü dünyayı senin!
Sen nasıl da koşardın.
Biz güneyde yatardık, sen koşardın
Hangi at güzelse ondan da güzeldin
Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi
bir karaya göğü
ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu.
Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel
ağzında,
herkesi sevinçle haykırtan.
Başın yaraşırdı düşüncemize ve
gözlerine saygıyla bakardık…”

Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler.
Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

Turgut Uyar
-Dünyanın En Güzel Arabistanı- (1994)-

© Alessandro Ferretti ..