ah – Attila İlhan

ATTİLA İLHAN AH

yüzünün yarısı göz kadife yansımalı
bulutlu siyah ah bulutları eflatun
o boy aynasından çıktı fransız malı
vişne asidi vardı tadında rujunun
ah sinema yıldızı filân olmalı
ağızlığı kristal son derece uzun.

bir kibrit çakıldı mı ah yağmurluklu kız
alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor
ah çocuk yüzünde gül goncası ağız
saçlarından incecik su tozu dökülüyor
sığınak gibi derin ağaçlar gibi yalnız
karartma başlamış ışıklar örtülüyor

ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu
kırkmaları morsalkım göz kapakları saydam
çok vapurun battığı bir liman orospusu
bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam
ay ışığında deniz akordeon solosu
pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam.

görkemli çadırında italyan lunaparkın
sanki zeytin düşürür yerlere gözlerini
ah tahtına kurulmuş bol sakallı bir kadın
sutyenler tutmuyor çılgın göğüslerini
kaşları ip incesi kumral kirpikleri kalın
kim görse şaşırır sakalının süslerini

tavana asılmış sosyalist saçlarından
ah sabah sabah omuzları kan içinde
işkence sonrası genç bir kadın militan
yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde
adı bile çıkmamış dudaklarından
doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde…

Attila İlhan
-böyle bir sevmek-

Patron Masaya Gelir – Edip Cansever

EDİP CANSEVER PATRON MASAYA GELİR @ Rod Clemen

Ben patronum, şöyle böyle bir adamım
Bırakın konuşayım
Bir bira içeyim konuşayım
Kim ne derse desin kadınlara düşkünüm
Ne yapayım öyleyim
Kadın dendi mi sanki ben
Vişneli bir dondurmayı durmaksızın yalarım.

Ruhi Beyi pek tanımam
Yok, hayır, belki de iyi tanırım
Neden derseniz ben herkesi iyi tanırım
İşsizim, dülgerim, boyacıyım
Herkesle bir olurum
Kişiliksiz kalırım.

Günün herhangi bir saatinde çıkar gelir
Nasılsınız Ruhi Bey, derim
O her zamanki gibi: iyiyim, iyiyim!
Şu köşedeki masa onundur
Başkası oturmuyorsa gider oturur
Şaraptan başka bir şey içmez
Bazen şarapla birayı karıştırır
Doğrusu sarhoşken hiç görmedim
Tersine çok incedir, derim ki biraz da soyludur
Nedense bulutlanır gözleri arada
O zaman kimseyi görmez
Uzaklara bakar yalnızca
Benimle konuşurken, gazetesini okurken
Ruhi Bey uzaklara bakar
Sanırsınız ki işte çok uzaklarda bir Ruhi Bey daha var
Bana öyle gelir ki durmadan geri çağırır onu
Ama durmadan
Ve alır karşısına – neden bilinmez –
Suçlu bir çocuktur da sanki o, gizli gizli azarlar.

Parası varsa verir
Yoksa hiç bir şey söylemeden çekip gider
Sonra bir cep saati vardır, arada çıkarıp bakar
Ama bilirim saatle filan işi yoktur
Zaten zamanla işi yoktur ki Ruhi Beyin
Hep aynı elbiseyi giyer
Yazın ceketini çıkarır
Kravatı ip gibidir, incedir
Ayaklarına hiç bakmadım
O kadar ilginçtir ki yüzü, ayakları bilmem var mıdır.

Bu meyhaneyi yirmi yıldır işletirim
Doğrusu Ruhi Bey gibisini hiç görmedim
Mısırçarşısı’nda baharatçı dükkânları vardır, bilirsiniz
Ruhi Beyi ben o dükkânlara benzetirim
Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir
Bu çevrede herkes onu tanır
Bana sorarsanız tanımaz
Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar
Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar
Gülmesi hüznüne
Konuşması susmasına batar.

Çok oturmaz, usulca kalkıp gider
Sıkılır da mı gider, pek anlamam
Anladığım bir şey varsa
Şu bardağı görüyorsunuz ya
Bardağa birayı boşalttığım gibi gider
Gitmeden önce biraz silikleşir
Sonra büsbütün solar
Gerçekte
Dört mevsimin karışımı gibidir Ruhi Bey.

Size bir olay anlatayım, çok kısa
Bir kış günüydü, kar yağıyordu
Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu
Kapıda Ruhi Beyi gördüm
Gözleri kıpkırmızıydı
Çiğnenmemiş karın üstünde
İki tek kokina gibi duruyordu gözleri
Beni birine gösteriyordu eliyle
Yanında kimseler yoktu
Birine yakınıyordu benden
Yanında kimseler yoktu
Bir adım daha attı
Eli bir bıçak ucu gibi sipsivriydi, uzundu
Ve nasıl olduysa oldu
Yitirdim bir anda gözden
Hani düş gördüm desem
O zaman sağ bileğim niye kanıyordu.

Edip Cansever
-Ben Ruhi Bey Nasılım(1976)-

Hayat Avlusunda Bir Gece – Demet Duyuler Doğan

ÇITLIK, ÇİTLENBİK DEMET DUYULER DOĞAN HAYAT AVLUSUNDA BİR GECE

Bir kök nazlı hanımeli
meltemin narin esintisiyle
şu karmaşık hayatın avlusuna
gönülçelen kokusunu yayar

Gülümser yaprakları arasından
başdöndürücü yasemen
dokunurum usulca
bir çıtırtılık ateş düşer
kendi başına buyruk

Körpe bir ses
çitlerinden taşmış
alımlı çıtlıklar tanık
dostlar aşka yakın

Düşüşlerden
uçarı gülüşlerden bir tını kalır
uzakta şarkısız çiçeksiz
dolaşır sevdalar

Kıpırtılı çimenler arasında
öylesine yazılmış
birkaç yoksul dize
yoklukların ayazında
içimizi ısıtır okudukça

Demet Duyuler Doğan
-Sarı Sıcak Deli Mavi-

BİR BİR AKLIMA GELİYOR SEVDİKLERİM – Nihat Behram

NİHAT BEHRAM BİR BİR AKLIMA GELİYOR SEVDİKLERİM

Kışsa, saçlarından karla geçişini rüzgârın,
saydam gökyüzünü, çatıları;
yazsa, feryat figan söküşünü şafağın,
akşamın tenden ateşi yüzüşünü,
boynunu, damağını sevgilim;
güzse, öterek pencereye gelişini bir kuşun,
kayaları, rengini kızılcığın,
dizlerini, bileklerini bir de;
baharsa, çiçeğin eğdiği daldaki ağırlığı,
yuvadaki kuşu severim;
sonra yavrusuyla karacanın, kekliğiyle,
bebeğiyle, fidanıyla
baharı ilk yaşayan canlı hiç sevilmez mi?

Yolu yordamı olur mu aşkın;
kendi başına buyruk öpüşleri severim,
bir de söğüt dalları gibi örtüşünü üstümüzü gecenin;
sonra altında sevgilim
balkıyan mercan hiç sevilmez mi?

Mertliği severim insanda;
sevinçte, umutta, amaçta diretmeyi,
düşse de eğilmeyen savaşçıyı severim;
buzula ve
kaynar suya alışkın gözlerini sevgilim;
ince hüneri sarp yollarda;
şefkati, merhameti;
ışımayı severim halkların hâlâ karanlık ormanında;
sonra fabrika duvarlarını dostlarla
afişlemek hiç sevilmez mi?

Az buz zaman değil ki
yüreğin iki vuruşu arasındaki an;
gürz gibi dövüşünü severim damarların gövdeyi;
kelebekten taze ellerini sevgilim,
bağrındaki kınayı;
sonra bir şiirin dibinde yatan
güneşli hülyalar hiç sevilmez mi?

Civcivleri,
yumşacık burnuyla oynamayı eniğin,
tayların sıçrayışlarını,
şüphesini tavşancıkların,
kıvılcımı,
ölümü göze alabilmeyi bir de;
yanağında yuvarlanan tadı sevgilim,
gözlerini sevinçle yumuşunu avcumda;
sonra, şurada bir üzüm salkımında çıkan
uçuçböceği hiç sevilmez mi?

Denizde köpüğün ışığa geçişini severim birbirine değince;
ırmakta çakılın kayayı eritişini,
göğü emişini ormanın,
kayada kartal
narda bülbül izlerini severim;
bir de hasretin sevgilim
boyunlarda dişle dindirilişini,
sevgiyi,
sevindirmeyi,
gülerken titreyen kirpikleri;
sonra, bir çocuğun
ağrıdan kurtuluşu hiç sevilmez mi?

Gül aşısını babamın ellerinde,
anamda içlenmeyi,
bağlılığı kardeşlerimde,
bir de seçkinleşip şiir olan kelimeyi Ataol’da;
harçlığıyla halka koşan dostları,
merakla eğilmeyi hayata,
onuru,
direnmeyi;
gömleğimi kokunla sarışını sevgilim,
ortak oluşunu severim kirazıma;
sonra, bir resimde ansızın
dalgınlaşmak hiç sevilmez mi?

Yavrulama aylarında hırçınlaşan uysalllığı severim;
serçeyi,güvercini,
hayatı kıskanışı düşmandan,
pençeyi,
diklenişi,
yılmamayı savaş günlerinde,
volta vurup dertleşmeyi;
soruşunu severim sevgilim
hayatla yarışmayı;
sonra, ayrılık günlerinde
yârin tasaları hiç sevilmez mi?

Koşmayı severim en çok körpe yoncalar arasında
yaşadığımı duyarak
söyleşe şakalaşa sevdiklerimle…

Nihat Behram
1973
-Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar-