YAZ YADIRGAMASI – Turgut Uyar

TURGUT UYAR YAZ YADIRGAMASI

sanıyorum bu gelen hüzünlü bir yaz olacak
öyle ki bütün akşamları hüzünlü
dutları ve karpuzları kavruk
sevgilim, dutları ve karpuzları kavruk
güneyden gelen adamların bile terlediği

ellerimin solgunluğundan anlıyorum bunu
ve zayıflığından bir bakıma
örneğin bankalar karşısında ilgisiz
silah önünde durgun
ateş tutsa irkilmiyor buna karşın
aldığı her yaprak bozarıyor parmaklarında
sana dokunduğundaki soğukluk da bundan
yankılanan sesleri bile duymuyor
deniz bir kavganın anısı ve geleceği olarak
gitgide mavileşiyor damarlarında
sevgilim işte öyle bozarıyor, al sana

doğrusu ben de yadırgarım böyle yazları
her şey sözgelişi yerli yerinde ve rüzgârın hükmü yok
bir adam kalkıp bir yerden bir yere gitse
kılı kıpırdamıyor bir ormanın
ve çalınan bir otomobilin çalışkanlığı
kelebek camı kaputu kaportası
hüzün vermiyor kimseye şimdilik
ve senin dudaklarında biriken kuruluk sevgilim
bu yazdandır

ne var ki artık çok iyi anlıyorum
şimdi aslolan mutsuzluktur
şimdilik ve daha birkaç zaman
birtakım adamların geleceği zamana kadar
ceplerinde tütün ve kavlı çakmak taşıyan

şimdi
hey gidi istanbul
hey gidi istanbulun topkapısı
şimdilik ve daha birkaç zaman
şimdilik çaresizliğin sevgilim
hüzün olarak farkedilen birikiminde

Turgut Uyar
-Toplandılar(1974)-

SEN YÜRÜRSÜN RÜZGÂR YÜRÜR – Adnan Yücel

ADNAN YÜCAL SEN ÜRÜRSÜN RÜZGÂR YÜRÜRÜ

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Sabahlar sığmaz olur gözlerine
Her adımda çözülür bir karanlık
Şafaklar çiçek sunar ellerine
Gün tutuşur
Dağlar aydınlanır
Yeniden canlanan bu yaşam
Türküler dizer saçının tellerine

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Alıp savurur beni saçların
En kalabalık alanlara götürür
Bir cellat çıkar apansız
Bir fidan yeşermeden çürür
Ve kana bulanan ırmaklar
Baştan başa geçer kentleri
Kan temizlenir cellat ölür

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Mahpuslar soluğunla umutlanır
Toprak çatlar
Gökyüzü bıçak bıçak şimşeklenir
Görkemli bir yürüyüş başlar içimde
Ve bir tan vakti
Kırılır bütün güzellik yasakları
Ağaçlar aşk açar bahçelerimde

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Dallar eğilir
Yapraklar secde eder yürüyüşüne
Sular kabarıp dalgalanır
Köpüklü başlarıyla selamlar seni
Ne tanrılar kalır önünde
Ne beyler ne krallar
Seninle yazılır en büyük destan
En güzel tarih seninle başlar

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Bir sevinç boylanır dünyada
Çocuklar korkusuz büyür
Kan boğulur susar
Dokunup geçtiğin her kuraklık
Yemyeşil bir vadiye dönüşür

Sen yürürsün rüzgâr yürür
Bizi bu deprem günlerinde
İnan ki bir şiirsiz yaşamak
Bir de sensiz savaşmak öldürür

Adnan Yücel
-acıya kurşun işlemez(1985)-

ARALIK – Ahmet Oktay

AHMET OKTAY ARALIK

Karda yürü bir akşam, üzgün, hafif, içkili
ucuz basma giyimli nice sıkıntılardan
ve hep aynı, aynı şehirden yorulur kişi
yalnız kendine çıkmayı ister her mısradan.

Parklarda yalnızlığını gezmeye götürmek
çocukça konuşmak, kestane yemek yanyana,
Bir bulutu eskiyen ölülere benzetmek
anılardan çizmek bir paketin arkasına.

Akılda yokken nelerden özlenir yolculuk?
Örneğin pencereye çarpan bir kuş kanadı,
yağmur sonrası bir sinema önü, bir çocuk
ne kadar zengin kendince düşünmenin tadı.

Bütün bunlar kedi gözü avunmalar için
bazı unutmak da güzel her günkü yüzleri,
kapalı odaların, kapalı kişilerin
bıktırır hiç ay ışığı görmemiş yerleri.

Hatırlamak için aşkları şaraplar
unutmalı ölmek ve yitirmek korkusunu.
Kapılar arkasında, gül ağacı kapılar
kadınlar yaşar gözlerinde bir göl uykusu.

Ahmet Oktay
-Gölgeleri Kullanmak-

YENİ BİR ŞARKIYA – Ataol Behramoğlu

ATAOL BEHRAMOĞOLU YENİ BİR ŞARKIYA

Sesimi tartıyorum başlamak için yeni bir şarkıya
Kendime yeni şairler arıyorum şimdi, canım sıkılınca çekip
gidiyorum
Ölgün ışıkların yandığı kahvelerin önünden derin bir iç
daraltısıyla geçtim
Sevgilim beni durakta bekleyecekti, ama gelmeyeceğini
biliyorum
Sonbahar serin kanatlarını gerdi şehrin üzerine
Umutlar, umutlar akıp gidiyor nehirler gibi
Nedir bu işin aslı astarı, nedir bu hayat dediğimiz şey
O beyaz kuleli şehre gidince ne olacak sanki
Diyelim ki saçlarına kurdeleler takmış sarışın bir sevgilim
olsun orada
Ve diyelim ki onun bir protestan papazı olan babasıyla
Tevrattaki hikâyeler üzerine oturup konuşalım
Diyelim ki akşamdır, güneş karşı tepenin üzerinden
Küçük, pembe kiremitli evlere altın ışıklarını saçmadadır
Ne değişecek, hayatımız sürüp gitmeyecek mi
Hep aynı şeyler konuşulmayacak mı aynı yerlerde
Burnunda çiller olan o kız da bir papazın kızı değil miydi
Ve Bursa’da bir akşamüstü kokladığı nergisin sarı tozları
çilli burnuna bulaştığında
Onu sevdiğimi söylemiştim, güneş çatlayacak kadar büyüktü
Ve kalbim çatlayacak kadar sancıyordu birtakım anlatılmaz
duygularla

Gecenin bir sonu yoktur her gece bir gündüze ulansa da
Ve aşkın sonu yoktur her aşk bir başka aşka ulansa da
Dağıtır giderim şarkılarımı birtakım dağ yollarında
Ömrüm bulanıklaşır, sadece belli belirsiz bir hüzün
Bazen eski bir dost kılığında karşımıza çıkar bir caddede
Oturur içeriz, ama eski tadı kalmamıştır rakıların
Hüzün o eski hüzün değildir, şimdi tatsız bir başağrısı taşır
yedeğinde
Ey benim gençliğim, sen var mısın yok musun
Geçtiğimiz odalara bedenlerimizden sisli bir iz bırakarak
Taşıyıp durduğumuz şey nedir, nedir hiç bitmeyecek olan
Durmadan durmadan anlatmak istediğim hayat
Alıp götürür beni parklara, karanlık kütüphanelere
Ve ben küçük adamlarla şarkılarını paylaşmayı severim
Bilirim nedir bir akşamüstü insanları ısıtan şey
Bilirim nedir ormanın serin karanlığında
Asi maden işçileri birbirine sokulmuş dinlerken
Bir kayanın üstünden yiğitçe haykıran o önderi
Nedir onları ısıtan şey ve bir güz günü ceket giymenin
sevinci…

Geçmiş günleri hatırlamanın bir yararı var mı
Acıları deşmenin bir yararı var mı
Desem ki gökyüzü alabildiğine genişti
Çanlar çalıyordu ve biz
-Şimdi kim bilir nerede neler düşünmekte olan-
O gençlik arkadaşıyla şaraplar içiyorduk
Şişelerin biri gidip biri gelmişti
Ve karanlık bir tramvayla dönerken düşündüklerimi
Burada tekrar hatırlamanın bir yararı var mı
İnsanın içini yakan acılar vardır, aşkın ve özlemin acısı
böyledir
Dağınık kalbimi ne kadar toplamak istesem nafile
O ihtilallerin ve gözyaşlarının arefesindedir
Kederliyim, binlerce sebep var kederli olmama
Ölgün ışıkların yandığı kahvelerin önünden derin bir iç
daraltısıyla geçtim
Bu gece on bir buçuk otobüsüyle İstanbul’a mı gitsem
İntihar mı etsem, bir toplum polisi mi
öldürsem yoksa…

Ataol Behramoğlu
1970
-Yolculuk, Özlem, Cesaret
ve Kavga Şiirleri-

Seyir Defteri – Ahmet Ada

AHMET ADA SEYİR DEFTERİ

Bahar mı gecikti kuşlar mı
Eyvah! Gül imecesinde talan
Yüreğimde dinmeyen bir telaş
Kuşkuyla yaralı mayıs günleri

Ne bahar gecikiyor ne kuşlar
Bir tabur dizisi, genç, diri
Korkuyla izliyor yalıların
Nazenin kafesli pencereleri

Rengini veriyor günbatısından
Sardunyaların ateşten kırmızısı
Özlem mi kanayan ayrılık mı
Gurbet yüklü trenlerden sızarak

Yağmur tadında şimdi
Özlediğim kent: Adana
İstasyon yolunda faytonlar
Dolup boşalıyor hovardası külhanıyla
Yazlık sinemalar

Sevgi abla otel odasında
İyimser hüznünü katıyor romanına
Şeker kamışı satan çocukların
Yağmurdaki ayak izlerini,
Bir çentik açarken yüreğine
Tasalar unutuşlar acılar

Ahmet Ada
-Sözcükler Denizi(2009)-

doğunun geçitleri – Hilmi Yavuz

HİLMİ YAVUZ DOĞUNUN GEÇİTLERİ Sabri_KAVUNCU_ZIGANA_GUN_BATIMI2702

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece imâ ile geçtik

‘yol verin sevdaya’
gördük ve yol verdik
acıdan kalkıp acıya
varan bir yol gibi
kendini göstere göstere
bir cihannümâ ile geçtik

ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
dağdır, kızılca kopup
ve döne döne düştü
döner dağdan sonbahar
hüzne geçit yok, ziganalar
ve kop’tan bu dönüşleri
bir semâ ile geçtik

âteştir eski geceler
‘tut ve yan, tut ve yan
kül ol, gülümüzden’
şairler akşamdır, âteşgedeler
ve biz kendi külümüzden
bir hümâ ile geçtik

bir hayâl olmadadır göl şimdi
göründü elele göl ve giz
gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
yerde kayboldu nergis
ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
bir rüyâ ile geçtik

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece imâ ile geçtik

Hilmi Yavuz
-Doğu Şiirleri (1977)-

©Sabri Kavuncu/ Ziganalarda Gün Batımı