Boşluktaki Mucize – Buket Düzgen

BUKET DÜZGEN BOŞLUKTAKİ MUÇİZE

“Bırak! demiştim, parantezler açık kalsın,
kuşlar dolsun içine!
Kolay dolmuyormuş hiçbir boşluk!..”

Hayatın üstüne ‘cuk diye oturan’ bir cevap peşindeydi herkes… Hayat hiç bir boşluğu kabul edemez gibi; bir aşağı bir yukarı yuvarlanamaz gibi; doğrular ve yanlışlar, hazırlop bilinebilirmiş gibi…

Oysa elimdeki her keskin cevap, aramaktan alıkoyuyor; boşluk olmasın derken, yol almayı durduruyordu.

Bir gün bulmuşların yüzündeki hayal kırıklığını sezdim; köşelerini bulmanın rehavetini; değişmez doğru ve yanlışlarıyla ne kadar yalnız ve sıkıcı olduklarını. Böyle olmaktan korktum. İşte bu korku, aslolanın hakiki bir soru olduğunu öğretti bana. Cevapları var diye, sormaktan vazgeçmemeyi, vazgeçmeyince hayatta bir oluşa dönebileceğini, biraz eğri büğrü olsan da, yuvarlansan da bir aşağı bir yukarı, cuk diye oturmasan da denedim ya, diyebilecektim…

İnsan kendisiyle konuşmaya çocukken başlıyor aslında; hem de çok sesli olarak. Sonra birileri giriyor araya, kendinle konuşmalar rengini yitiriyor; okullar, kuru öğretiler kendinle uzak bir mesafe koymuş arana. Ortalama bir hayat ölçeğinde kayıp birine dönüştüğünü anladığındaysa, bir kayıp ilanı veriyorsun düşlerine ve toplamaya başlıyorsun yollarda düşürdüklerini tek tek. Yaldızlar yerine sahici olan parlamaya başlıyor; biraz ürkek, biraz yalpalayarak…

Kendi sesini tekrar sana geri döndürecek bir boşluğa ihtiyaç varmış, kendini kendine çıkaracak zamanlara. Bu boşlukta başının dönmediğini kimse söyleyemez, ama ya uçmayı öğrenirsem düşü var ya!..

Buke Düzgen
-Hüznüm Çok Çalışkandı-

Bahar Saçlı Çocuk – Demet Duyuler Doğan

DEMET DUYULER DOĞAN BAHAR SAÇLI ÇOCUK

Tükenmiş umutlarla
kaybolmuşluklar zamanındayım
karanlık bir mağarada
suskun mor ve ıslak

Sen
bakışları aşk parıltılı
dili tatlı
varlığı hayatın anlamı
sevimli çocuk
gel
gel de dokun sıcacık ellerinle
Torosların ak boynuna
erisin yüreğimdeki yalnız karlar
yeşillensin göğsü yamaçların
maviş köpüklerle coşsun Seyhan

Gel bahar saçlı çocuk
gel de sokul ıssızlığa
dallarda sevinçle patlasın tomurcuklar
koklasın gül dalına konmuş şen arılar
cıvıldayan kuşlar
renkleriyle bezendikleri mutluluğa
şahit olsun kelebekler

Gel harman yüreklim
hasat gülüşlüm
gel ki özlenen sesler arasında
sen öncesinin inadına
sen sonrasının umuduyla
kurulsun düğün dernek
gümbürdesin davul zurna
al fistanlı Çukurova’da
el ele kol kola
ırgatı ağası
Türkü Kürdü
Lazı Arabı
çeksin halayı
güneşin buğday başağı sarısında
dudakları söylerken sımsıcak türküleri
pamuk beyazı umutları
gerçekleşsin apak yarınlarda
ve inansın yeniden
ben gibi mahmur kalpler
bu topraklarda
yaşamın güzel olduğuna

Demet Duyuler Doğan
-Sarı Sıcak Deli Mavi-

©İbrahim Balaban

gün kesiği – Mehmet Sadık Kırımlı

Pomegranate

gün kesiği taşır yüzlerinde
kadınlar; tarla dönüşleri
ev önleri eskiyen gülümseme
dar vaktin anlamsız sevinci
ipe dizilmiş umut köşesi…soluk
benizli bir geçmiş gibi üzüle
üzüle çöker göz kapağına insanın

rafların tozuna bulanan
mutluluk: asılı kalır öylece
yüzlerinde çocukların; yarım
kalan sevinç gibi uzun ve sessizce…
güzün elinden tutan bir esintiyle
yaralı bereli dönen
gün kesikleri
avluda…

yüzlerini açıp açıp kapatan
saksı çiçekleri; unutur ansızın
dallara tüneyen ölüm sessizliğini
alaca yüzlü geyik sürüleri… sonra
göğe uzanan geniş-uzun bir yolda
elmada diş izi bırakan günlerin
ayak sesi; ayvayla gelen
mevsimin içinde..

eylülün bir yüzü ayva
diğeri nar!
gelecek günlere doğru bakar
bir gün kesiği daha..

Mehmet Sadık Kırımlı
-Gün Kesiği(1999)-

NAHİT HANIM – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN NAHİT HANIM

Kürsüsünün yüksek duruşu
nedendi? Ürksün diye mi
bir sınıf dolusu kara önlüklü çocuk
ondan çekinmezdik, örtük kapıdan
duvargeçen gibi sessiz girerdi
usulca yürürdü kürsü susardı
ufalırdı. Genişçe solurduk biz kızlar
düz ve kumral dökülürdü yüzüne saçları
ve yüzü solgun bir azizenin yüzüydü
maskeydi kimileri için değişmezdi
bilen bir ben miydim
keyifli ya da kederli

ağır mı duyardı? Yoksa dünyanın
sözleri onu yaralamasındı.
kapanır mıydı
ince bedenini eski eprimiş
önlüğüyle gizlerdi

görünmez zırhı içinden
anlattığı ne eksik ne fazla
havada kapılan üç beş sözcükle
dersin dışına çıkılmıştı

Balzac, Dostoyevski, Kafka
evinden taşırdı Silone
yüksek duvarlarla çevirili taş avluda
güneşe uzanmış kediler gibi
keyifle dünyayı seyrana çıkardım.

Ekmek ve Şarap’tı, Karamazof’lardı
belki Vadideki Zambak
düşlerim artardı
kimdi küçük çaresiz bir kızı
böyle güneşle dolduran

“Rakı şişesinde balık” mıydı
söylentiler. Onlar nasıl insanlardı
akşamlar nasıldı bilmek isterdim
sanki gündüzü kaplayan gecelerdi
ders biter, o uzun leylek bacaklı
“bir garip Orhan Veli”
eski pardösüsü, yakası kalkık
gelir, alır giderdi

Onu belki bu yüzden suçladım

Gülten Akın
-Uzak Bir Kıyıda-

HAYALLERİM – Ahmet Ada

AHMET ADA HAYALLERİM

Anlaşılır bir şeydir yağmurun yağması
İstasyona, kale burçlarına, varoşlara
Bir uçumluk sevinç gibi duran merkez postanesine
Anılara, anısız mektuplara, posta kutularına
Rüzgârla konuşan çatı katlarına
Anlaşılır bir şeydir yağmururn yağması
Unutup bir başka şehirde yalnızlığı

Hallerim olmasa bize ne kalır ki
Bu şehirde ah hiçbir şey
Ne şiirlerin yalanı ne eski sevda
Yine de anlaşılır bir şeydir
Bu şehrin üstüne hayallerin yağması
Kuşlar çatılardan inerken

Püskürtme bir çiçek olmasa ne kalır ki
Bu şehrin surlarından geriye

Anlaşılır bir şeydir küskün saat kulesi
Bir kış daha yaşar düşler içinde
Sonra ondan yaz boyu uçurtmalar yaparlar
Hayallerim uçar gider rüzgârında

Kuşlar bırakıp gider bu şehri
Son kuşlardır onlar

Ahmet Ada
-Küçük Bir Anmalık-

MENZİL – Tuğrul Tanyol

MENZİL - Tuğrul Tanyol

ömrüm geçiyor önümden, bir su
damlası bir başkasına ekleniyor
ve işte nasıl büyürse bir ağaç
kıraç toprakların ortasında
taş atıldığı menzile ulaşıyor

kalbim, kendi kozasında kıpırdayan!
bir el nasıl da buruyor onu
büyüyen suda boğulan balık
ormana sırtını dönen ağaç
ağzında günün köpüğünü ısıran

bir adam gelecek günlerin yortusuna kayıyor
bir suyun başında duruyor
gömleğini çıkarıp suya daldırıyor
gömleğinin içinde yüzen geçmişini görüyor
geçmişin suyu gözlerine vuruyor

işte o iki damladan doğuyor yeniden her şey
balığın pullarında atan bir kalp gibi
yepyeni bir geceyi doğurmak için
didinen bedenlerimiz
bir ağacın dallarına tırmanır gibi hiç durmadan

bir başkasının ömrü olmalı bu, önümden geçen çocuk
bir taş gibi fırlıyor menzile

Tuğrul Tanyol
-büyü bitti-

KALMIŞTIR – Engin Turgut

ENGİN TURGUT KALMIŞTIR

Siz kederin gözlerine sığmazsınız
Yazgıdan yumuşak bir şey kalmıştır!..

Hangi kâlp bir mektuba sığmıştır
Dünya nafile, oyun dışarıda kalmıştır!..

Bu yüzleri aynalarda bulamazsınız
Kapılar kapanır, anlam sizde kalmıştır!..

O bildiğiniz sancı gelir, yalnızlığa dalarsınız
Şarkısı ıssız, kalbi kırık bir hasret kalmıştır!..

Rüzgâr böyledir, ışık ısırır, anlamazsınız
Geceden yorgun ipekten ince bir yol kalmıştır!..

Mazi böyledir, yeni hatıralar yaratırsınız
Rüyalar kemirir yazları, susmanın hançeri kalmıştır!..

Sevişmek böyledir, yaraya tuz basarsınız
Deniz de biter, size kum bana çakıl kalmıştır!..

Sonbahar böyledir işte, saçlarınızı yağmur sanırsınız
Şarabın sözleri sonsuz size gitmek kalmıştır!..

Yazlar böyledir, gecenin mürekkebine dağılırsınız
Renkler yorgun, pastel dalgın kalmıştır!..

İncelikler böyledir, sessizliğinizi bırakırsınız
Kelimeler susuz, yokluğun gölgesi kalmıştır!..

Anların muhteşem derinliğine bağlanırsınız
Elinizde kala kala hayâlleriniz kalmıştır!..

Hayat böyledir işte, düştüğü yeri acıtır
Aşk, adresinde yoktur, sesinizde veda kalmıştır!..

Engin Turgut
-Mucize Tozları-

DÖNGÜ – Oktay Rifat

OKTAY RİFAT DÖNGÜ AFŞAR TİMUÇİN DEĞİŞMELER KALMALAR

Güzel günlerle esrimiş yörüngede
Rıhtım ve aynalar o ayrı ülkede
O çam dalı, yakın deniz, ufak masa
Kesilmezse bu çalkanış, durulmazsa,
Döner, döner, ortasında Güneş Anı,
Gökleriyle döner havuz, döner yonu,
Rüzgârında uçar kâğıt, susar kalem,
Döner avuç ve el şiirdedir nemi,
Döner Aslı, döner Kerem.

Akşamsa akşam hep, yanar bulut, batı.
Kalır konduysa kumsala, uçan martı.
Yağar yağarsa dinmeden, dinen yağmur
Vurur yeşil pancur vurur bin yıl vurur,
Ayrılır maviden altın, sular, bahçe
Yıldız dolar, döner yaprak, döner gece,
Rüzgârında döner kâğıt, döner kalem,
Bu sessiz döngüden yok öyle gitmece,
Döner Aslı, döner Kerem.

Oktay Rifat
-Dağın Orda/Yeni Şiirler(1973)-

KARAADA DEFTERİ – İlhan Berk

İLHAN BERK KARAADA ©Mehmet_Kuscuoglu

I
Karaada
Kentin neresindeyim? Karları küreyorduk. Kadırgaları çekiyorduk. Sıkmıştı gök. Deniz. Otları görmeye gidiyorduk. Halikarnassos otlarını. Seni gördüm. Kalabalık çarşılar gibiydi güzelliğin. Seni yosunlar, ilkyazlar, evler, çayırlarla çırptım topladım seni. Kesildi denizden gelen sesler, Düştü adın dik burunlara. Sıcaktı hanlar.

-Rüzgâr diye bağırdı sahil kolcuları. Rüzgârı çevirip.

Deniz dibi haritalarına bakıyordum, suyun evinde. Karaada’nın oralarda.

II
Su Çocuk Çimen

Evi çıktım. Aşağılarda su biçimleniyordu. Önünden. Hazırlıyordu çılgınca kendini.
-Burdayım!

Diyordu çocuk, taş sandukasının içinde. Işımış yüzü.

Bıraktım gün döndü.

III
Göl Saatleri
Gök geçiyordu. Ağır ve aptal. Bir peygamberçiçeği pencereyi delip geçti.

Rüzgârı araladım
“Göl Saatleri”ni okuyordum.

IV
Kül
Künyesini yazıp bırakmıştı güz. Rüzgâr pörsümüş, yüzü düşmüştü atların. Geçmişti uykusuz keşişler. Çaprazlar konmuştu rüzgârlar üstüne. Onlar kımıldıyordu beyaz taşlar üstünde.
Çin’den puhu kuşları mı gelmişti?
-Gece!
Diye bağırdım.
Durup baktı bıçak satıcıları.

Bir ozanın küllerini yakmaya gelmiştim.

İlhan Berk
-Atlas(1976)-

©Mehmet Kuşçuoğlu / Karaada

hammal şakire ketenhelvacı mânileri – Attila İlhan

ATTİLA İLHAN HAMMAL ŞAKİRE KETENHALVACI MANİLERİ

konaktan taş attım denize
pasaport’a gitti yüze yüze
eş menend yok helvamıza
elvan elvan ketenhelvam
—vay kaymak vay

tırhan mı tırpan mı yanaşır
koca izmir’i sırtında taşır
bubam köylü hammalşakir
burmabıyık ketenhelvam
—vay kaymak vay

ayaklar yalın ensede hörgüç
otuz ramazan tuttu oruç
şakir’in derdi bir çift pabuç
bulut bulut ketenhelvam
—vay kaymak vay

sırmadan olsun kaytanı
silme kabara tabanı
yumurta topuk dini imanı
allah allah ketenhelvam
—vay kaymak vay

bu ahval koydukça koydu fakire
kalayı bastı kibar şiire
sıcacık beş mâni hammal şakir’e
zehir zıkkım ketenhelvam
—vay kaymak vay

Attila İlhan
-yağmur kaçağı-