HERKESİ VURAN BUMERANG – Şükrü Erbaş

“Bir kadını tanımak -bitirmek mi demeli yoksa- istiyorsanız
onunla evlenin. Kuşkusuz bir erkek için de geçerli bu,
aynı hızda olmasa da. Pırasa, çamaşır tozu, reçel, elektrik
faturası, tencere takımı ve bir yığın akrabanın girdiği yatakta
aşk ne kadar yaşarsa, o kadar sürer iyi günler hevesiniz, aşk
ayininiz, mutluluk yanlışınız. Geriye ne mi kalır, “bir bulantı
cenazesi’ne dönen örseli iki gövdeden? En iyi evlilikte bile
-iyi evlilik diye bir şeyden söz edilebilirse- ömrünüzü ipotek
altında tutan ruhsuz bir gönül borcu; aldığınız soluğu
boğazınıza düğümleyen kişiliksiz bir alışkanlık; en yakın şeyleri
bile bir uzaklığa yerleştiren kilometrelerce çekip gitme isteği…
Bir de rengini bungun uykulardan alan dizleri ve dirsekleri aşınmış
bir çift çizgili pijama; yemek kokularıyla yapış yapış terli iç
çamaşırları; ütü yerlerinden evlerin içi görülen, çizgileri ilk
günlerde kalmış dışarılıklı birer takım elbise… Ötesi, sünger
gibi insanın düşlerini emen bir büyülü dünya, bir eksikli ömür,
duvarların ardında kendini öğüten. Aşkla evliliğin ortası
yoktur.”

Akşamı gösteren gölgeler gelip gelip onun yüzünde
daralan halkalar çiziyordu. Parmaklarını usul usul topladı
suskunluğumuzdan. Dizlerinin dibinde göllenen gözleriyle bir
vazgeçiş imgesiydi. Sesi, herkesin penceresine ayrı bir öykü
anlatan bulanık bir yağmura benziyordu. Hüzünle heves
arası bir bakışla hepimizin gerçeğini ikiye bölmüştü. Herkesin
çok fazla bildiği bir şeyi yinelemenin tedirginliği ile haremini
ele güne açmanın pişmanlığı arasında bir karıncalanmayı
yaşıyordu. Evlerin içini birazcık bilen herkes, alın çizgilerinden
canındaki hızarları görürdü. Evetle hayır arasına sıkışmış bir
dağ yalnızlığıydı, bizden ova genişliği bekleyen. Kimsenin
yol tarif etmediği uzun bir yolculuktan dönmüştü de, bu
yolculuğa çıkış nedenini öğrenmek ister gibi bakıyordu
yüzümüze. Bizse, sesinin içimize saldığı kekeme karanlığa kentin
yanan ışıklarını bastırarak, bütün bu söylediklerinin, ona ve
bize, incelen vakitlerin bir oyunu olduğunu düşünüyorduk.
Hepimiz, gövdemizin bir yerlerinde harelenen öpüşlerin
harına elimizi tutarak, akşamın soğuğundan ve bu yeniğin,
aşkı nesneler karşısında küçük düşüren sözlerinden
korunmaya çalışıyorduk.

” Sevmeyi özledim biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız bir
gülüşü. Olur olmaz yerde ağzıma bir öpücüğün konmasını.
Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen
hoşgörüyü. ‘Nerede kaldın’ ayazını değil, ‘hoş geldin’ iyiliğini.
Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefonlar
arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren
uykusuzluğu. Bir gövdenin önünde diz çökmeyi. Kendimi
severek yürümeyi kalabalıkta. ‘Göğe bakma duraklarını’
özledim. Yağmuru kirpiklerden içmeyi. Yumruk kadar bir
yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. ‘Sana sevinç verdiğim
sürece ben buradayım’ zenginliğini özledim. Otobüs
terminallerinin ayrılıkla dönüş karışımı kokusunu özledim.
Otel odalarının insanı bir yaprak gibi incelten kederini. Başka
kentlere vuran rengini güneşin. Başka sokakların telaşıyla
çoğalmayı. Dünyayı yudum yudum aşka çeviren yalnızlığı…”

Alacakaranlığa karışan o muydu biz mi seçemez olmuştuk.
Her sözü yalnız kendini değil bizi de vuran bir bumerang gibi
gidip gidip dönüyordu masamıza. Gelecek düşlerimizden
yontulmuş kıymıklar batırmıştı canımıza ve yanıtımızı
beklemeden kalkmıştı. Aşkı evlilikle sınayan herkes,
adımlarının sesinden gittiği boşluğu görebilirdi.

Şükrü Erbaş
1996
-Bir Gün Ölümden Önce-

© Jean Paul Avisse