AYNI ÖLMÜYOR HERKES – Murathan Mungan

MURATHAN MUNGAN AYNI ÖLMÜYOR HERKES

Aynı ölmüyor herkes
Kimi azala azala

Ağaç geleneği temsil ediyor
Oysa hızlı trenler ölçüyor hayatı
Gecikme bağışlamayan adımlar
Çürük terazilerde ağır çekiyor
Başkalarına benzemenin karanlık imkânları
tartıyor içimizi
kendini kemirirken başarıyla işaretli yollar, yokuşlara sunulan fırsat
Alçak denklem trapezde genleşiyor
Kanına düşen demir, yüklenen adrenalin, kaçınılmaz adres
Zaman bütün başlangıçları eskitiyor
aynı kalmıyor kimse aynı düşünmüyor

Kendini bulmak dünyanın her yerinde zaman alırken
Cunta günlerine verilmiş gençlik
Hayat geri istiyor

Özgürlük dediğin öksüzlüğe kalıyorsun
debisi yüksek nehirler akıp durdu içinde
şimdiki çaresizliğin haksız bir dinginlik
içindeki saf şiir, kendinden hayat yapan toy tedirginlik
yıllara kaptırdıklarını olgunluk sanıyorsun
görünür oluyor dünya yuvarlaştıkça
bütün maceraları kuşatan politika
o zaman da biliyordun, şimdi de biliyorsun
yıllarca başkalarının anlamasını beklediğin gerçeklerin
yasını tutuyorsun

su üstünde sektirir gibi
geçmişe fırlattığın taş
bir başkasının çocukluğuna düşüyor
erkekliğin yeniyetmeliği bitmiyor
her yeni aşkla tekrar başa dönüyorsun
o zaman da bilmiyordun şimdi de bilmiyorsun

Aşağılanmanın boy aynasında
Boy ölçüsü alınan cesaret
Hayat birkaç beden önden gidiyor
Kendi gölgende kalıyorsun hep
Kimsesizliğine terzi olmuyor kimse
Neye soyunursan soyun
Memleket kadar giyiniyorsun
Bir bedenin sonunu gören çabuk giysiler gibi
tükene tükene
kendini geçiyorsun
o zaman da biliyordun şimdi de biliyorsun
aynı ölmüyor herkes
teyel yerlerinden kumaş kendini ödüyor
aslına bakacak olursan
kim yaşadığını ne kadar biliyor?

Murathan Mungan
-timsah sokak şiirleri-

 

GEÇ YORUM – Abdülkadir Budak

GEÇ YORUM - Abdülkadir Budak

Neyi düşünürsen onu yaşarsın
Köprüyü düşünürsen ırmak olup akamazsın
Kafandan geçmeden geçemezsin sokağı
Tayfanın deniz kadar dalgalı olmalı kalbi
İçten içe yanan kömür değilsen
Bilemezsin sobanın kışı beklediğini

Neyi düşünürsen onu yaşarsın
Kafanda bir otelle yola çıksan ne olur
Yüreğin at olmazsa jokeylik hâyâl
Tabancaysan öldürmek çıkmaz aklından
İçin kuyuysa eğer zirve nafile
Tohum çatlatır mı tarla olmayan

İçinde sabah olmayan sabaha nasıl çıkacak
Yani Eskimo’ysan güney imkansız
Tek kefeli teraziysen tartamazsın hayatı
Neyi düşünürsen onu yaşarsın
Ayrılık trende değil içimizde başlıyor
Kavuşmayı düşün kavuşacaksın

Yağmursan çözersin kara bulutlarını
Mahalleysen taşınırsın bir şehre
Balığı düşünenin oltasına vurur balık
Kafası evde olan balıkçıların değil de

Ölüme kurulu saat hayat çalar mı?
Saatini aşka kur, vakti gelince çalar
Neyi düşünürsen onu yaşarsın
Kan renginde kar yağar kırmızı düşününene
Yeşildir kiremidi yeşil düşünen çatının

Harfler daha güzel durur senin adında
Ben hep o harflerle düşündüm ondan
Aşk duygusu aşktan önce gelirmiş
Altına varamazmış demir düşünen
Düello içimizde tabancada değildir
Kaldırdım bak içimdeki ölüyü
Neyi düşünürsen onu yaşarsın
Biraz geç oldu ama çözdüm düğümü

Abdülkadir Budak
– SANA BAKMAK-

©David Muench .

YARIN GECE – Haydar Ergülen 

YARIN GECE - Haydar Ergülen 

Yarın gece gideceğim bu kentten
Bir ırmağa yolcuyum sular çekiyor beni
Yüreğimden başka taşıyacak yüküm yok 
Sayılmazsa göğsümden düşen kuş ölüleri

Sözüm yok işte yüzüm işte akşam
Sesimde anıların sessizliği

İçimde acıyla yürüyorum yolları
Çoktandır yolumu ayırdığım bu kentten
Yorulsam da bir daha binmem o trenlere
Kimse karşılamasın istasyonlarda beni

Kuşsuz bir kent gizli uzayan saçlarımda
Aşktan ve anılardan bir avuç külüm şimdi
Ardımda usulca akan küçücük sular
Bir onlar uğurluyor varacağım ırmağa

Sözüm yok işte yüzüm işte akşam
Sesimde anıların sessizliği

Sonunda bir soru gibi kaldım yine kendimle
Kentin kırık aynasında eksildikçe düşlerim
Söyle benim ömrüm bu kente uğradı mı?
Sahi ben hiç ömrümü kendime yaşadım mı?

Haydar Ergülen
-hafız ile semender-

BİR ADIN YOLCULUKTU – Ülkü Tamer

BİR ADIN YOLCULUKTU 20 ŞUBAT 2019

1
Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Belki Kırkayak bahçesinden başlamıştı yolculuğun senin
Belki Nurgana’dan
Başpınar’da konaklar mıydı Odysseus
Penelope kurar mıydı tezgâhını Kayacık’ta
Troya neresiydi
Agamemnon
Bir dağ-yüreğinin sesiydi

Meyan şerbetçileri dolduruyor sokakları
Sebil sarıp sarmalıyor ikindiyi
Alçalan güneşin altında Kyklops
Birecik yolunu gösteriyor tek gözüyle
Dağ yeli, dağın yüreği, söyle
Kimdi Odysseus
Antep’e gelenlerin delisi miydi

2
Berberlerin artık yorulma saatinde
Düşlerin bitip bitip başladığı bu saatte
Eşekleriyle yola koyuluyor pazarcılar
Bu adam Mazmahor’a yakın oturur
Bir adı İbrahim’dir, bir adı başka
Turuncu güvercinler yetiştirmeyi koymuş aklına
Güneş doğdu muydu üzülür
Olmayan kılıcını takıp beline
Hüyüklerde bir Aias aranmaya başlar hemen
O gelen kim
Sorma bana
Adını hiç söylemez
Sirenlerin diliyle konuşur sadece

Şu gelen Humanızlıdır
Güvercin değil, evler büyütür içinde
Boş vakitlerinde taş yontar
Öyle bir sur yapacak
Öyle bir kale kuracak ki günün birinde
Tahta atlar değil, uçan atlar bile giremeyecek
Gümbür gümbür yalnızlığına Hektor’un

Berideki ise leblebi satar
Akhilleus’n düşlerine mi özenir kalburu başında
Yoksa Patroklos’un ölümüne mi
Kendisi bile bilmez bunu
Kafası karıştı mıydı
Alır bir avuç leblebisinden
Alleben’de rakı içmeye gider

3
Neresiydi İthaka
Ne işi vardı burada Odysseus’un
Yılanların uykusunda ne işi vardı
Sığırcıkların akşamında
Kanatlı kısrakların uçuştukları gecede
Sabahın sessiz patlayışında ne işi vardı

Hep bunu soruyor, bunu konuşuyordun

4
Yolculuğun nereden başlamıştı senin Antepli
Bir yolculuğun Davut’un demirci dükkânından
Bir yolculuğun Şükrü’nün götürdüğü bayram yerinden
Bir yolculuğun Mehmet Efendi’nin Camlı Kahve’sinden
Bir yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir çok yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir yolculuğun Arasa’daki isimsiz kebapçıdan
Bir yolculuğun Uzunçarşı’daki buzlanmış tuluklardan
Bir yolculuğun Kalealtı’ndaki boya kokularından
Bir yolculuğun Dunlop Garajı’ndaki dokuma tezgâhlarından
Bir başka yolculuğun
Narlı’daki sivrisinek uykularından başlamıştı senin

Narlı neresiydi, İthaka neresi
İthaka neresiydi, Troya neresiydi
İstanbul neresiydi Ulukışla’dan sonra

Kayacık’ta mekik atarken Penelope
Düşünüyordu:
İstanbul
Uslu bir çocuğun sesiydi

5
Günlerden, güneşlerden, karanlıklardan geçtin

Dehlizlerden, akrep sırtlarından geçtin

Karpuzatan’dan, Dülük Baba’dan ve her gün Saburcu’ndan

Hacivat oynatanların şarkısından

Kaçakçıların saatinden, Çukurbostan’da bekçi düdüklerinden

Her gün en az bir kere geceden geçtin

Bir adın yolculuktu, bir adın başka

Şafak sökerken Zeus
Hemingway’in öykülerini bırakıyordu senin sunağına

Tarancı, Necatigil, Ziya Osman Saba
Kitapçı dükkânını taşıyordu Arif Güzel’in
Yılanın su içtiği pınar başına

Lady Macbeth’i savuruyordu düşlerine uyku

Kimbilir nereden başlatmıştın yolculuğunu
Sait Faik’den mi, O’Henry’den mi, Çehov’dan mı
Su almak için indiğin istasyon
Bozkırında mıydı Gorki’nin, Konya ovasında mı

Vagon penceresinden arılar giriyordu
Gümüş örümceklerle savaşarak

Günlerden geçiyordun, gecelerden
Troya’da arıyordun Antep’te yitirdiğin dizeleri
Eliot koşuyordu yardımına, Pound, Jacob, Frost,
Dıranas, Nâzım, Dağlarca,
Caldwell, Steinbeck, Istrati, Poe, Kafka, Silone,
Bruegel, Dufy, Picasso, Degas, Vlaminck,
Alberti,
Andrade,
Lorca.

Bu arada adını soruyordu koridordaki saraç.

Bir adın yolculuktu, bir adın sevda.

6
Çocukların artık yorulma saatinde
Güneşin batıp batıp doğdurğu bu saatte
Yola koyulan pazarcılar oldun
Tahta bir iskemleye oturup kahveleri dolaştın
Hermes’in sandalları bile gerekmiyordu sana
Haritalarını çizmek için Olympos’un, Gâvur Dağı’nın

Surlar yaptın
Leblebi sattın kendine

Narlı, Haydarpaşa, Waterloo, Gare du Nord, Termini
Bütün istasyonlarına uğradın dünyanın
Her yere biletini her yerden aldın

7
Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Kimdi Odysseus
Antep’ten gidenlerin delisi miydi

Ülkü Tamer
-bir adın yolculuktu-

ÖKKEŞ’İN TÜRKÜSÜ – Ülkü Tamer

ÖKKEŞ’İN TÜRKÜSÜ - Ülkü Tamer

Ağa oğlu paşa oğlu
Önünde evinin yolu
Dilinde güneşin balı
Döşünde çiçeğin gülü

Ağaç sende kurt bendedir
Temmuz sende Mart bendedir
Yetmiş iki sırt bendedir
Her bir sırtta gurbet çulu

Senin elin para tutmuş
Benim elim kara tutmuş
Var içinde dara tutmuş
Ocağımı Tanrı kulu

Boyna urgan oldu kuşak
Küle kesti yorgan döşek
Yoksa dövüş mü dövüşek
N’olacak Ökkeş’in hali

Ülkü Tamer
-Antep Neresi-

AYRILAR ÇOCUĞU – Gülten Akın

AYRILAR ÇOCUĞU - Gülten Akın

Bir elma bırakmıştı biri bari yanına
Yemeği öğretmişti içmeyi öğretmişti
Seni çekip gittiler sessiz ormanlarından
O kadınla o adam sevgisizler suyuna
İç ceylan

Aman bu nasıl kadın, aman bu nasıl adam
Oturdular tükenmez bir yemişe günlerce
Gizlenik bölüştüler başka başka yerlerde
Ayırdılar en kötü sevgiyi kutsal diye
Çekilmedi gözleri kendi gövdelerinden
Aman bu nasıl kadın, aman bu nasıl adam
Kaç ceylan.

Gülten Akın
-Kestim Kara Saçlarımı-

KİMSE – Adnan Azar

KİMSE - Adnan Azar

__funda ile haydar’a

tanığım; durdum sulara
tanığım işte: bu yorgun bu terli yüz
unutulmuş sisler içinde

bütün burçlara, o uzak o paslı şehre
yasak yüreğim bütün beynimle
sorarım: gelen var mı
sorarım; yok kimse

gölgesi vurur içime geçen günlerin
eksik bir aşkın, savaşın, zor bir nakışın

nasıl ulaşmalı büyük yele, ateşe
hangi karanlığa üflemeli —çare yok —
kimse yok
öldüler mü gittiler mi dönmezler mi
sesim yok, susmam, sesim yok
bağırırım duyan yok
sesim yok: bağırırım sisler içinde

Adnan Azar
-eksik defter-

Çiçekler – Yelda Karataş

52637275_2301148499895265_3975097871463612416_o

çok acı çekeceksin
çok
tırnak içine kara terini bırakacak ihtiyarlayan zaman

sonra suda bir yaprak gidecek
döne döne

göz uzağında bir karaltı
hiç bir şarkının silemediği
hiç bir bakışın unutturamadığı
ağır bir karaltı
kalacak

kalanla yaşamak da kalacak

sonra bir ince ışık
ellerinin üstüne
kalbinde unutulmuş bekleyiş üstüne
adına yarın denen

o ışık bir ağacı dalından öpecek
şu bildiğimiz ağaç
nice acı sudan geçmiş
bir çiçek doğuracak
o suskun, o konuşkan çiçek
hüznün yüzü olacak.

ve daha sonra
yeni bir göz rengi edineceksin kendine
en sabırlı meyvesini veren çıplak dal gibi

hafifleyeceksin hatıraların ağırlığını taşıyan yüreğinle
şu bildiğimiz Elif olacaksın

Yelda Karataş
-Ten Divane-

ESKİŞEHİR ŞİİRLERİ – Sennur Sezer

SENNUR SEZER ESKİŞEHİR ŞİİRLERİ

Kıvılcımlar yay çizerdi gecede
savurdukça küreğini ateşçi
kıvılcımlar ilerlerdi

(Sabah
çocuklar
rayların arasından toplardı
sıcaklığını yitirmiş ateşleri)

Kara kuru bir çocuktum,
bana benzer çocuklar çalardı kapıları,
ellerinde torbalar:
“Hanım kömür ister misin?”

(Bende yastıkları vururdum sırtıma
ve yansılardım yaşıtlarımı)

Annemin gözleri kıvılcımlanırdı
kıvılcımlar çizerdi geceyi
yükselirdi sesi
makasa giren lokomotifin

(Rayların üzerinde çocuk ayakları
rayların üzerinde savaş yılları)

Ateşçinin küreği
ne çok yıldız savururdu geceye
ne çok ekmek…

II

Ben küçükken

(Bütün kusurlarım görünür
söz ederken kendimden…)

doğduğum şehirde

(Ne çok masalı saklayan bir
oyuncak
sürüklenir derenin birinde)

pelin biterdi her bahçede
kokusu acı
çiçeği sarı

(Küçücük bir taş fincandı
ninemle kahve içtiğim
Babamın fincanıma kattığı
sıcak bir acıydı.)

Nerde bilmem ninemin mezarı

(Dargındım babama
söylemek zor
annemin kefeni solmamıştı)

babam da bana dargındı.

III

Ay battı.
Sabahı şakıyor adı unutulmuş bir kuş:
“kabarıyor kavakların
gümüş tomurcukları
yaklaşıyor göçmen kuşlar
kanatlarında bahar..”

Söyle ey geceyi bölen
ne kaldı ömrümden…

Ay battı,
eklendi Sarı Su’ya..
kar suları,
huzursuz uykularda delikanlı.

Gecemi bölen ne,
tedirgin ömrümde.

Sennur Sezer
-Akşam Haberleri-