İSTANBUL’DA İSTANBUL GİBİDİR AKŞAM – Refik Durbaş

Denizin üzerine ışığı düşmüş, ayrılıkların ve kavuşmaların
ışığı, gurbetin ve sılanın ışığı, vuslatın bir de…
İstanbul’un ışığı…
Ayasofya ile Sultanahmet arasında…
Gece ile gündüz arasında…
Bir sevda ile iki karasevda arasında…
Beyazıt Kulesi’nin tam önünde.
Yelkovan kuşlarının ışığı.
Ahmet Muhip’in dediği gibi:
“Lavanta çiçeği kokan kederler”in ışığı.
“Hoyrattır bu akşamüstleri” diyemiyorum.
Bırak gitsin gün saltanatıyla bir kez daha.
İşte böyledir İstanbul’da akşam, yedi iklim kırk mevsiminde.

Çünkü İstanbul’da akşam İstanbul gibidir. Ne kadar
siyahlara bürünse de gelinliği, bir altın taç gibidir bir yanı
bulutlarının.
Ayrıldıktan sonra kavuşma gibi, gurbetten sonra sıla gibi,
öpmenin ve öpüşmenin o doyumsuz hazzı gibi.
Bulut öper gibidir denizi, denizin alnındaki ışık öper gibidir
siluetini “mazi” ile nakışlı minarelerin.
Ve bütün bunlar aşkın güzelliği değil midir?
Birazdan güneş düşer Sultanahmet Camisinin iki minaresi arasına.
Bulut düşer denizin ve huysuz dalgalarının sessizliğine.
Deniz düşer yelkovan kuşlarının kanatları arkasına…
Bulutlar sararır.
Sular sararır.
Gece ve gündüz sararır.
Sapsarı sarar gölgesi “Yarın sabah erken uyan” diyen bir şairin.
Ve der ki şair, Melih Cevdet dilince:
“Aynı kentte yaşadığımızı biliyorum
Seni gördükçe pencerede
Hem seni hem dün hem pencerede.”
Hiçbir sözcüğe sığmayan şiirler gibidir bu yüzden
İstanbul’da akşam.
Şiirden özge bir şiir.
İstanbul’da akşam İstanbul gibidir.

Refik Durbaş
-İki Sevda Arasında Karasevda-

GECEKUŞU – Gülten Akın

Kaçtık kentin bizi sarmayan sesinden
denizin kış artığı sessizliğine
izlendiğimizi biliyorduk hem de kendimiz kendimizi
bir umut, bu kez böyle olmayabilir ve öteki
susar, bağışlarız biz bizi

gece kuşu aynı zaman aralığını kullanıyor
çığlığını boşaltırken yeryüzüne
yüreğin ve saatın kullandığı aralığı

yıkılmış köyleri, göçmüş olanları yollarda
çocukları, ruhlarını o doğulan yerde
bırakmış, gözlerinin ardı boşalmış yaşlıları
utangaç kadınları, öfkesi kendini bitiren erkekleri
onları onları onları taşıdığımızı
her çığlıkta yeniden anımsaya
çoğalta
hükmü hayatına düşülmüş 
biri halinde
gece acı azığımızı paylaşıyor bizimle
uyumuyor uyutmuyor uslu durmuyor

oysa güller vardı önce aklımızda
iğdeleri gördük zambakları da
ayartıldığımız güzel kokulara
kök edinmiş aşka, derin buluşmaya
onları bulurduk bulmasına
gece, kuş çığlığı yüreği çıldırtan aralıklarla
yiten dinginlik
—gündüzü bekledik—

Gülten Akın
-Sessiz Arka Bahçeler-

CEHENNEME DOĞRU – Tuğrul Tanyol

—Cehennem boş ve tüm şeytanlar burada!
Shakespeare/The Tempest

gözyaşlarımızla eriyen toprak
rüzgârla savrulan sel
zor çabalarla dikilen çatı

her şey bir boşluğa doğru uçuyor
atların kaçışan nal izlerinden
görüyoruz bunu
birbirinden giderek uzaklaşan
bir halkız biz
görmediğimiz
bir kanla bölünmüş ekmeğimiz

her gün kıyıdan birkaç
kaya parçası daha koparan deniz
üzerinde yaşanacak
yer bırakmıyor bize
lanet olsun! lanet olsun size!
toprağın yedi kat altına gömüldü sevgimiz

kendi zebanilerine âşık
bu cehennemde
yanmaya mahkûmuz hepimiz

Tuğrul Tanyol
-ansızın yaz-

YALNIZLIĞIN RUH ATLASI – Şükrü Erbaş

Benim gittiğim uzaklar değil, içimdeki sözlerdir.

Buğday tarlalarının uykusunu, yüksek seslerin kışını, kırlangıçların akşamını geçti çocuk. Gaz lâmbasından güneşler yapıyor düşen gövdesine. Benim gittiğim o çocuğun kalbindeki gecedir.

Bir kadın yemenisini tutuyor inen tokada, bir kendinden daracık odalarda. Gün iki kez bitmiş, gece bir daha siyah. Çocuk üç büyük korkuyla büyük. Kadın değil de tokat parçalanıyor. Benim gittiğim kadının yemenisindeki hayat bilgisidir.

Tebeşir tozları içinde bir belikli su, boğuk taşlarına yürüyor kasabanın. Ağaçlar kirpiklerinde yapraklanıyor. Gökyüzü bastığı yer. Ölüler bir daha bakıyor ardından hayatlarına. Benim gittiğim, o suyun annesinde kuruyan göldür.

Trenler, gemiler, yıldızların aktığı yerler… Değil hiçbiri. Kim alır da canına mühür yapar yenilginizi, ey briyantinli saçların sinema koltukları… Sizden uzun yaşayacak ne kadar çırpınsanız, çıkış kapılarında her zaman babalarınız. Benim gittiğim bütün şarkıların ıslıkla söylendiği yaşlardır.

Yeşil seccadelerde tükenmiş tanrılar; bir camiden çıkıyorlar, kalabalıktan öte… Bu kaçıncı duadır ey yalnızlık… Sonra uzun geceler boyu şüphe. Sabah, güneş kerim, otlar rahim. Benim gittiğim, günahın insanı büyüten gizidir.

Bu ağır oyaları bu hayal zamanlara sizler işlediniz. Işık ipliğinizdi, iğne parmaklarnız. Kalbiniz taşranızdan büyüktü, erkendi. Sonra o annenizden geçen yenilgi. Benim gittiğim, kızınızda sürecek hayıfdır.

Kasaba minibüslerinde uzun yollar gidilir. Bahçıvan gelinir esnaf gidilir. Herkes kapısına yeni boncuklar asar. Cesaret de korku da bu ikircimdedir. Benim gittiğim, çamaşır iplerine serilen gölgelerdir.

Benim gittiğim, yalnız yokluktan değil, varlıktan da devrim yapan inceliklerdir. Ara sokaklardan geçerken suçlu; bir kadının ağzında açarken mahcup, yeni şarkılar söylerken kederli; bilmediği diller önünde ezik; şiddete karşı mağrur…

Benim gittiğim, bilmediğim hayatlarda süren yalnızlığımdır.

Şükrü Erbaş
2004
-Gölge Masalı-

© Olga Moskaltsova