Sen – Aziz Nesin

Bu gece senin için içiyorum
Ama senlerden hangi sen
Öyle sarhoşum öyle sarhoşum
Senleri birbirine karıştırıyorum

Bir bakıyorum Akdeniz’sin çifte kavrulmuş
Bir bakıyorum ki Ege’den süzülmüş
Bir bakıyorum Boğaziçi’nden savrulmuş
Bunca senden hangi sen şaşıyorum

O denli çoksun ki yok sayılırsın
Kadehimde beni öpen hangi sen
Elini ellerime aldığım şimdi
Parmaklarımla taradığım saçlarını
Samanyolu’nu benim için söyleyen
Söyler misin bu geceki sen
Bendeki senlerden hangi sen

Aziz Nesin
-Hoşçakalın-

SORULAR II – Gülten Akın

Sen benim sonsuzca sevdiğim misin
yoksa, tarihin biriktirdiği
sanıyla mu örüldün
tutkun olduğumsan şunca yıl
bu nasıl
var mısın?

uzaktan uzağa da taşıdığım
bunca zaman
bir sesin hayali bir görüntünün
bunca tutkun olmasam
seni onlarca biçimde
yeniden yaratabilir miydim?
biriktirdiğim değilsin
seçe seçe ördüğümsün

azalarak yittiğin
günü görmem imkânsız
azala azala yiten
bir bedenim

Gülten Akın
-kuş uçsa gölge kalır-

YANITLAMA – Nihat Behram

(Çocukluk günleri üstüne yazılmış bir mektuba:)

Dadanmışsa bir kekre tat damağına
bırakma dalına bassın!

Varsın al kiraz üstüne kar yağmış olsun
unutma ayağı üzengiye uyanın
rüzgârı yakın eser yıldıza.

Kekik mi, kavut mu “çocukluğum” deyip durduğun;
keten helvaları mı seni kıskıvrak yakalıyor?
Üzülme
isketeler tutmadın diye avuçlarında,
nasıl olsa ispinozlar
boyamış gömleğini kırmızı boyunlarıyla.

Canın mı daralıyor?
Saman çöpleri çizmiş ya kulağını,
hâlâ cebinde değil mi sanki
kuyruğu sincabının?

Nedir böyle içinde burkulup duran tasa,
bir bülbül çanağı gibi hatırlanan
geçmiş günler mi?
Ahlatlara, iğdelere doymadın belki;
yüzüne dalgınlıklar yığılan meydan
taylarla, oğlaklarla seğirtilen tarlalar mı?

Bırak şimdi ağzı bıçak açmaz düşleri,
sonunda gelip geçmiş çocukluğun karayel gibi.
Sanki bana bostanlardan, nadaslardan,
inciçiçekleri, kurtbağırından,
yoncaların sevinç edasından şimdi ne kaldı?
Üstelik akranısın
“hayat” diye haykırırken düşen dostların.
Bilesin yaşamak bir şiardır,
sonuna dek toplanmalı hasadı!
Yâr kılınış nedeni bu değil mi
namuslu anılara yaraşır tutkuların?

Nihat Behram
-Hayatımız Üstüne Şiirler-

GÖLGESİ İÇİNE DÜŞEN GÖL – Hüseyin Atabaş

Son birkaç yıldır içimdeki fırtına dindi,
kıpırdamıyor gözlerindeki yeşil seninse;
Ankara yağmurlarla geçiştiriyor kışlarını!
Çoktan ayrılığı duyumsadı anlayacağın
saksıdaki karanfilin titreşimleri bile,
özlem beni de vurdu, evin kedisini de.

Ne zamandır seni bekliyor kapının önünde,
bense didiniyorum makinenin başında,
aşk şiirleri yazıyorum, fukara avuntusu.
Aslında bir nedeni yokken biliyorum
hızla ateşim yükseldi neyin nesiyse;
belki de en alıngan yerimden geçiyorsun!

Kötü uyaklara düşüyor söz ne yapsam,
bir zamanlar öptüğüm parmaklarının ucu
hâlâ hüküm süren o uzun sonbahar oluyor.
Gölgesi kendi içine düşen göl gibisin
ovada öylece yayılmış karnın,
yankısını dağın yuttuğu suskunluğumsun.

İncecikten bir kar yağmaya başlasa şimdi
İlkyaz umudu olurdun kaldığımız yerden.
Ankara o eski Ankara olurdu park küçüğü
çimenlerinde yatıp yuvarlandığımız,
izi çıkar unuttuğumuz çocukluğun;
anılara sürünüyor evin kedisi, büyüdü!..

Hüseyin Atabaş
-Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi-

aylı karanlık – Kemal Özer

KEMAL ÖZER AYLI KARANLIK

saklı tuttun saklı tutmanı sevdim
en karanlığa açılan kapını sevdim
yüzümü döndürmek için az mı
denizler dalgalar az mı yangınlar bulutlar
geldi savruldu üstüme geldi yıkıldı

bir nice batık taşlara gemilerim
yıkılmış ağaçlara bir nice gölgelere
gemilerim dedim beni alır götürür
onun kıyısına bırakır onun ülkesine
koskoca bir uykunun ardında
bir ormanın ardında karıncaların

olmadı mı en çok onu sevdim
saçlarını kurutmağa yaz güneşi
olmadı mı ellerini sevdim gülüşlerini
ateşler yaktım ısındım karanlığında
yoluma çıktıkça gözlerinin akşamı
ne ürkek ne büyük olduklarının akşamı

sevdim çağrıladım ben seni geceler
günler yalnız olduğumun kıyılarında
aydınlığı sürüp giderken yan yana gelmelerin
dedim elleri kim bilir kimin elinde
saçları dudakları kim bilir kimin

Kemal Özer
-Gül Yordamı-

 

TEFTİŞ – Nazım Hikmet

NAZIMM HİKMET TEFTİŞ KORDONBOYU

Sayfada saygıyla göze çarpsın diye
komuşlar fotoğrafı baş köşeye.
İzmir’de, Kordon’da, Memetleri teftiş. 
Vakit öğle, hava sıcak, gün uzun belli.
Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş
ve sırmalı şapkasında eli
kasap bıçağı gibi parlıyor keskin, geniş
ve küfredip sesini duyuyorum
toprağıma tokat gibi inen adımlarının.
Türk paşası on beş adım geride.
Yüzünü göremiyorum, gölgeli.
Belki alışmış,
belki utanıyor, belki öfkeli.
Memetlere bakıyorum :
Dişleri kenetli, gözleri karanlık,
gözleri dikilmiş yere.
Sanıyorum yakındır, bir daha çıkmayacaklar
İzmir’de, Kordonboyu’nda böyle teftişlere…

Nazım Hikmet
1962
-Son Şiirleri-

Görsel: 12 Eylül 2005, Kordonboyu / İzmir ..