Yarına Birlikte – Adnan Yücel

ADNAN YÜCEL YARINA BİRLİKTE

Güneş kaçırılırken bunca yıl
Ay vurulurken önümüze
Bu omuz omuza ışıklar
Nereden ve nasıl süzülmüş içimize
Kanı kurutulmak istenen sevgilerden
Ve umudu kesilmek istenen
Sevinçlerden geliyoruz oysa
Sarayları deprem görmüş
O korkunç ayrılıklar yok sesimizde
Soframıza taht kuran bunalımlar yok

Yine gözlerimizin sonsuzluğunda
Dünyanın tüm çocuklarına yetecek kadar
Görüyorum ki nefret bahçelerinde
Sevgi açtıracak bahar var

Ah o aynı sesleri parça parça
Haykırdığımız günler
Camlarda yağmur tanelerince
Dağılıp savrulduğumuz günler
Ki sesler yarım
Renkler yarım
Akşamlara ertelediğimiz zaman
Yaşanmış tüm coşkuları
Yarıya inerdi hep birden
Yüreğin gönderindeki bayraklar
Tarihsel bir ölümün
Törenine dönüşürdü sanki herşey
Ta ki birlikteliğin ormanında
Her yaprağı aynı dilden
Ve birlikte sevinceye kadar

Yok artık tek tek sesleri yaşamın
Günün ayrı ayrı doğması yok
Yepyeni bir gök parçası büyüyor
Şimdi avuçlarımızda
Kanat kanada uçmalar adına
Ve yürek yüreğe
Çarpmalar adına tutuşuyor ufuklar

Duyun ey çocuklar
Ne deprem yarası
Bu gök parçasının kalabalığında
Ne yarıya indirilmiş bayraklar var
Adım adım yürüyen yarınlarda
Açılmakla bitmez artık
Sesimizde püsküren tomurcuklar.

Adnan Yücel
-rüzgârla bir-

ÇİÇEKLERİN ŞAHLANIŞI – Bejan Matur

ÇİÇEKLERİN ŞAHLANIŞI - Bejan Matur

Ölülerin bizimle konuştuğu kelimeler
Sığmış rüzgârın diline.
Bir ağacın köküne bırakılan kız çocuğu
Hiç büyümüyor.

Anne puhu kuşunu arkadaş bellemiş
Bakıyor.
Doğumumuz henüz gerçekleşmemiş
Ama biliniyor şarkımız.
Bize müzik fısıldayan kainat
Çiçekleri taşıyor
Tıpkı şiir gibi dilin karanlık dehlizlerine fener tutan.
Bir ben miyim çiçeklerin şahlanışını duyan
Kirazın, elma ağacının ve taş armudunun sevincini.

Bejan Matur
-son dağ-

NARA BENZERDİN – Oktay Rifat

Winter pomegranates

Nara benzerdin bir zamanlar, çoktun! N’oldu
Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı
İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,
Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.
Miçoydun isteyince, kaptandın, korsandın;
Martıydı, buluttu, engindi yamacında.
Şarap fıçılarına yaslanır limanda,
Doğudan batıya usulca kayıp giden
Mavna dizilerine bakardın Zaman’ın.
Avcıydın, eski taşlara sinmiş günleri,
Tavşan yakalar gibi, çeker çıkarırdın
Kulağından. Bizans surları doruğundan
Bir Osmanlı vakti düşerdi ellerine.
Aşınmış tahtalara sürerdin yüzünü.
Hani paslı kancalarla çiviler! N’oldu
Damında kediler sevişen ev, rüzgârın
Tuzlu tüylerini döktüğü arka sokak!
Yitirdi çoktan düşlerindeki çocuklar,
Kumsala çekilmiş ölü kayıklar gibi,
Gecesiz gözlerinde yeşil ya da mavi
Bir güneşe benzer o öfkeyi! Kırıldı
İnce belli bardaklar. Küpeçiçekleri
Kavruldu gitti tozlu camların ardında.
Kenar semtleri İstanbul’un! Sisli, ılık
İlkyaz günleri! Cumbalar, şahnişler! Kızın
Yüzü, atın boynu, arabanın dingili
Bir kahve peykesinde verirdi kendini.
Duvar sürüp gider sessizliğin boyunca.
Ordan bir perdenin gülü, burdan bir zakkum
Dalı, sevinçler, aşklar toplardın torbana.
Üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
Ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
Şiirler düştü mü aklına! N’oldu sana!
Boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!

Oktay Rifat
-Yeni Şiirler-