ENGİN YAZ, BİR HOŞLUK BIRAK… – Engin Turgut

ENGİN TURGUT ENGİN YAZ BİR HOŞLUK BIRAK

“Biz sarhoş olduğumuzda üzüm henüz yaratılmamıştı.”

Geçtiğimiz kış hatırına, şu ‘zalim nisan’ aşkına, ‘kuğu fırtınası’, kalplerimizi uçursa da, zaten içimizdeki nice taze yapraklarımız öldüydü, bu yıl evham kötü bastırdı, her kelimeden nem kapıyorum. Ben böyle değildim eskiden, harf toplardım başkalarının düşürdüğü cümlelerden. Şimdilerde havada bir aşk kasırgası, hüzün ve vefasızlık yer yer devam ediyor, yağmur yağıyor ve benim gibi ahmakları fena ıslatıyor, bundan böyle can yeleksiz çıkmam sokaklara. Artık şiir yazmayacağım, şiir bana koyu bir şekilde koyuyor ve kendimi çoktan eski bir şiirin kuyusuna attım ve şiirlerimin o derin kuyusuna düştüm. Ben ki ruhuna kadar küle batmış bir veda şairiyim. Biraz kederli, biraz budala, biraz da serseri, romantik kelimelerin lunaparkıyım. İnsanların gözlerine bakarak konuşmayı, yüksek sesle sevmeyi severim, iki gözüm, sizinle göz göze gezmeyi çok isterim, hem göz, insanı kendisiyle de yüzleştirir, bunu iyi bilirim. Ben sadece aşka iman ettim, kardeşlikte deva, arkadaşlıkta şifa buldum. Ben bir deniz kuşuyla yarenlik etmek isteyen bir sandaldım, ne yazık ki, üzerimden okyanus geçti. Durdurun ve susturun bu mecazi ve marazi aşkı, bu şiirden kaçacak kadar ıslandım ve incindim ve bu şiirde kaçak var. Kısa devre yapıyor kalbim. Artık her şeyi söylemeli ve yoluma devam etmeliyim.

Sevgili sevgilim, ben en çok senin yokluğunu sevdim.

Engin Turgut
-Rengârengin-

GİDERKEN – Ayten Mutlu

AYTEN MUTLU GİDERKEN

gidiyorsun
kararan güneşinde yüzünün
dinliyorum solan zambakların şarkılarını
tırpanlar ekinlerde telaşlı
savrulurken uzaklarda bir yaprak
çürüyen bir ah! gibi
ağır ağır tükenen soluğunda
dinliyorum
yıllar ötesinden gelen yalnızlığını

yeni tutuşan bir alev gibi rüzgârlı
sesini senin
duyuyorum kuruyan bir dalın iç çekişinde
fırtınaya koşan göçmen kuş kanadından
uçan bir tüy kadar hafif ve ince
söyleyemediklerinin
çığlığın derin denizlerinde
dalgalarla boğuşan hecelerini

kararan bir gök şimdi zaman
indi inecek bulutların altında
hoş geldine teşne, elvedaya aşina
doğmamış çocuğuna ağlayan dilsiz bir ana
gibi içli, ıssız ovalarda parıldayan kar
gibi ak ve çıplak
sesin senin, şimdi uzak bir yağmur fısıltısı
yağmadı yağamayacak…

sesinde biriken o siyah suyun
yüreğine oyulmuş bir kuyunun
derininde döner durur bir çıkrık
kırık bir geçmişin yorgun evinde
anıların çardak kuşu
gagasında taşıyarak bir unutuşu
çoktan konmuş gözbebeklerine

güneş yürürken koşarken dünya
duruyor uzaklarda bir saat
yüzün eski uykulardan çıkıp gelmiş bir rüya
gibi sisler içinde yitip giderken
soluk bir elveda
alacakaranlık bir sızıyla
kederin atlasına çizip son bakışını
gömüyor o sağır karanlığa

Ayten Mutlu
-Kasaba Sanat Ekim 2015-

©Josh Adamski

 

YASALAR VE YASA- YAPICILAR – Halil Cibran

HALİL CİBRAN YASALAR VE YASA YAPICILAR

Çok eski zamanlarda, bir büyük hükümdar varmış. Adil ve bilge bir hükümdarmış bu. Ve halkı için yasalar çıkarmak istiyormuş.

Bu yasa yapma işi için, belki bin ayrı kabileden, bin ayrı bilgin, akıllı, hikmetli, gün görmüş insanlar çağırmış payitahta. Ve bu süreç aksatılmadan işletilmiş; halkın işleri bu bin hukuk bilgini arasında görüşülmüş, tartışılmış ve bin madde halinde yasalara bağlanmış.

Fakat ne zaman ki, bu bin yasa maddesi kâğıt üzerine yazılmış, yazılı metin hükümdarın önüne konmuş ve o da bunu okumuş, işte o zaman hükümdar başlamış için için ağlamaya. Niçin mi? Çünkü o güne kadar haberi yokmuş bu hükümdarın, ülkesinde işlenip duran bin ayrı suç türü bulunduğundan.

O zaman, kâtibini yanına çağırmış ve ağzının kenarına ilişmiş kederli bir tebessümle, kendisi yazdırmış bundan böyle ülkede geçerli olmasını istediği yasaları.
Ve bu yasaların sayısı sadece yediymiş.

Bin yasayı yapan bin hukuk bilginine gelince, onlar, düzenledikleri bin yasanın metnini de yanlarına alarak, hükümdarın huzurundan öfkeyle çıkmışlar. Ve her biri kendi kabilesine dönmüş. Her kabile o günden sonra, kendi bilginlerinin yaptığı yasaları uygulamaya başlamış.

O günden bu yana o kabileler hep o bin yasayla yönetildi. Büyük bir ülke, fakat bin tane hapishane var orada. Ve hapishaneler, o bin yasayı ihlal eden kadınlarla, erkeklerle dolu.
Gerçekten büyük bir ülke orası, fakat, bilge hükümdarın soyu dışında, halkın tamamı o bin yasanın yapıcısı olan bilginlerin soyundan geliyor.

Halil Cibran
-Gezgin/Kıssalar ve
Hikmetler-
Çeviri: Cahit Koytak