POŞET SÜT – Didem Madak

DİDEM MADAK POŞET SÜT

Süt deyince hep müstehcen şeyler geliyor aklıma
Şiirde tam pansiyon kalıyorum Füsun
Tonton kediler var bu mahallede hepsi de yazılıyor bana.
Ben sütleri hiç dökmüyorum Füsun
Kediler âleminde raconsuz bir davranıştır zira.

Bana artık büyü diyorlar
Kar tanrı kokuyor oysa Füsun bilmiyorlar.
Hızar sesi geliyor uzaklardan, çok uzaklardan
Beyaz bir varlığın talaşı gibiyim.
Ufalanıyorum İstanbul’a her kar yağışında
Geçen gün falımda beyaz bir kaplumbağa çıktı
Ben ona kardan kaplumbağa dedim, ismi bu
Artık büyüyüm Füsun
Bu mahallede bana kar helvası diyorlar
Soğuk ve tatlı manasında yani
Nam-ı müstear gibi bir şey bilirsin
Eriyorum Füsun
Sütten derelere karışıyorum aşk dediğimde
Harbi seviyorum yani
Acı denizlere doğru akıyorum.

Bana artık büyü diyorlar Füsun
Artık büyüyüm, bilmiyorlar.
Ükemin yürüyen caddelerinde acılarımızın kaynağını araştırıyorum
Kelimeler dişliyor kollarımı
Diş izlerinden bir saatle takip ediyorum zamanı
İsminden ismimle doğduğuma inanıyorum Füsun
Bu inanç hiç bitmiyor
Bazı yarım işleri artık tamamlıyorum.
Bazı yarım şiirleri…
Bazı yarım baş ağrılarıyla
Neyse o olan rüya kedileri satıyorlar bakkalda,
Çay içme vasfı olan ve rengini çaydan alan rüya kedileri
Bilmem nasıl ikna oluyorum böyle bir kedi almaya
Çok soğuk günlerde çayçen çayçen diye bağrılan yerlerde
Çay içen bir süt dökmüş oluyorum
Hüzün diyorlar bazı şairler nedense buna.
İsmini pohpoh koyayım bari diyorum yalaka rüya kedimin
Gerçek hayat kaptanı bir sevgilim oluyor uzaklarda.
Onu düşünüyorum burnumdan dumanlar çıkararak
Küstüğümde gözlerinden öpebilmek için dünyanın Füsun
İsmimle doğduğuma inanıyorum isminden
Artık başkalarına yalnızca komik rüyalarımı anlatıyorum.

Doğururken geçenlerde
Çok sancım vardı, bişey olmadı.
Bana bişey olmaz, artık…
Büyüyüm ben Füsun.

Didem Madak
-pulbiber mahallesi-

perçem – Kemal Özer

KEMAL ÖZER PERÇEM

açılmış bir uykudur gözleri masada
çocuğun böyle baktığı harita
kusacak gibi olduğu korkudan
en yakın elini tutmasa annesinin

ölmüşler çizgileri çizilmiş ne bilsin
ölmüşler ölüme arkalarını dönerek
çizgileri çizilmiş kızların ardahan’ın
gözleri görünmez olunca uykudan ağlamaktan

kan mı geçmiş artık bu kadar beyaz
taşlar örtüler bu kadar beyaz
kan mı geçmiş aydınlığından sokakların
çocukların bulaşmış bu kadar ellerine

her çocuk bir şehrin saat kulesi
içinde cambazlar sallanıyor ölüme
ölüm saatlerinin korkunç kulesi
bir ayağı annesine bir ayağı ölüme

Kemal Özer
-Gül Yordamı-

BEYAZDAN SİYAHA BELGİN DORUK – Engin Turgut

belgindoruk

Puantiye elbiselerindeki solgunluğu siyah beyaz filmlerden sanırdık. Mağrur bir yalnızlık sarkardı asil yüzünden, sanki bir yaprağın içinde yaşardı. Annem elimden tutardı, yazlık sinemanın o ay çekirdeği bahçesine götürürdü. Ah, öyle bir gamzesi vardı ki, baktığınız zaman gam vakti bir lunapark neşesine dönüşürdü. Uzunkaya sineması bir Yeşilçam ülkesiydi o zamanlar, o zamanlar çarşılar bu kadar çok sıkılmazdı. Şimdilerde Emek sinemasını da alışveriş merkezi yapacaklarmış. Bu yüzden midir sokak çocuklarının emek sinemasına aşkla sahip çıkmaları, yani, aşkın sokaklara sürgün, hangi sokaklarda sırtına vurgun yediğini bilmiyorduk.

Belgin Doruk bize aşkın saflığını öğreten doruklardaki rüyamızdı çünkü. Ne acı ki, dünya dönüyor ama yorgun ve vefasızlıktan, sanki bir ölüm gibi dönüyordu. İlk yalnızlaşma nerede başladı, ilk yabancılaşma, ilk kirlenme, ilk o koyu hüzün. Sahi, denizi ve göğü kim böyle kirlettiydi, kim üzdüydü peri masallarını. Portakal ve gül kokan günler nerede şimdi? Ah, hepimizin güzel hanımefendisi. Yüzündeki ‘ben’ bencileyin ne kadar da yakışırdı gözlerini usulca kaçırdığında, Faruk Bey ilk göz ağrısıydı ama ” Yeşil Köşkün Lambası” hiç yanmıyordu.

Bir yıldızı gökten indirmek kimin haddineydi
Pembe panjurlu bir evin anılarında yaşamamışken!

Engin Turgut
-Mest-