PRENSES – Halil Cibran

HALİL CİBRAN PRENSES

Vaktiyle Şavakis’te bir prens yaşarmış ve bu prens, kadın erkek, genç yaşlı herkes tarafından çok sevilirmiş. Hatta o yörede kırlardan, bayırlardan ve ormandan yabani hayvanlar bile onu görmek, ona sevgilerini göstermek için gelirmiş.

Fakat herkes, prensesin, yani prensin karısının, onu sevmediğini, hayır, hatta ondan nefret ettiğini bilirlermiş.

Günlerden bir gün, komşu şehrin prensesi Şavakis prensesini ziyarete gelmiş. Bu iki kadın yemişler, içmişler, sohbeti koyulaştırmışlar. Derken söz dönmüş dolaşmış prenseslerin kocalarına gelmiş.

Şavakis prensesi, hararetli bir ifadeyle ” Yıllar, yıllar önce evlenmiş olsanız bile,” demiş, “sizin Prensle tattığınız saadeti kıskanmıyorum desem, yalan söylemiş olurum, şekerim. Bense nefret ediyorum kendi kocamdan. Çünkü sadece bana ait değil o. Halkına, halkı yetmiyor bir de kurda kuşa, dağa taşa bölünüyor o. Bu yüzden de mutsuz, talihsiz bir kadınım ben.”

Bunun üzerine, konuk prenses, ev sahibini şöyle bir süzmüş ve “Bak kuzum,” demiş, “benim anladığım kadarıyla, gerçek şu ki sen kocanı seviyorsun. Evet, seviyorsun ve onun için hâlâ harcanmamış bir tutku besliyorsun içinde. Ama kadında hayat, bahçeye uğrayan bahar mevsimine benzer. Büründüğü renklerle adeta bağırarak göstermek ister kendini. Zavallı ben ve kocam, mesela, biz sessizce katlanıyoruz birbirimize. Ve bunu siz ve başkaları mutluluk sanıyorsunuz.”

Halil Cibran
-Gezgin-

Çeviri: Cahit Koytak

yanıt – Kemal Özer

KEMAL ÖZER YANIT SAMİ SAMİOĞLU

Nerden geldiğini soruyorsun ya, bir söyleşi kadar
kısadır diyorum, ama dünyanın geçmişi kadar da
köklü:

Ter döken insan ilk senin soyun, toprağı ilk işleyen, ilk
yapıyı ekleyen doğaya; akşam olurken bir su kıyısında,
belini ağaca verip de ilk türküyü söyleyen.

Diyorum ki acılarla yoğrulmuştur soyunun tarihi, ama
yalnız onun şafağından çıkılır yola, onurlu bir yarına
varmak için.

Kemal Özer
-Kavganın Yüreği-

 Görsel: Sami Samioğlu ..

 

DÜZ OVADA – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN DÜZ OVA

Düz ovada akan sular
Bir sandalı nasıl götürürler
Dağlardan inen sular
Bir sandalı nasıl götürürler
Dağlardan inen adamlar
Bir adamı nasıl götürürler
Gözlerimiz uzun yaşamalı
Ve çabuk eskimez pırlantadan olmalı

Bazan acıyı sevmeliyiz
Ölümü sevmeliyiz bazan
Hiç sevmemekle birlikte
Çünkü görülecek
Bizden ve karşıdakilerden

“Acı acıya, su sancıya”
Der aslı köylolan
Acı acıya, su sancıya
Ki yok ola, bir daha tadılmaya

Gülten Akın
-Kırmızı Karanfil-

 

emperyal oteli – Attila İlhan

ATTİLA İLHAN EMPERAL OTELİ

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal oteli’nde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul’u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı

emperyal oteli’nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi’nde insanlar geziyordu
tepebaşı’ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit’teki rum kemancı
böyle rüzgârsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç’e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli’nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı’nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin kabulümsün.

Attila İlhan
-sisler bulvarı-

Görsel: 20.yy başlarında yaptırılmış Hacaopulos köşkü İstanbul’un işgali sırasında”Büyük Emperyal Otel”olarak kullanılmış..