AŞKLAR II – İlhan Berk

İLHAN BERK AŞK II Maria Magdalena Oosthuizen

SENİ İLK GÖRÜYORDUM

Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yalın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bizim bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerini tuttu elinden.

Yeni bir aşk adınaydı gövden.

İlhan Berk
-Atlas/Aşklar-

Görsel:  ©Maria Magdalena Oosthuizen..

ZINDANLAR BOŞALMADIKÇA – Gülten Akın

GÜLTEN AKIN ZINDANLAR BOŞALMADIKÇA

Çiçek aldım kendime, eski yabancıydım
Sümbüllerle durulandım nice yıldan sonra
Sormadan, kimseler söylemeden
Sevindim soluklandım

Çiçek alsam artık onarsam kendimi kokularla
Ölüm elimizden tutup götürüyor kaç fil kaldır şurda
Gülemem, çiçek alamam, utanırım kendimi onarmaya
Dünyası zından zından zından
Zındanlar boşalmadıkça

Gülten Akın
-Uzak Bir Kıyıda-

NE ZAMAN GÖRECEĞİM BU DÜŞÜ ? Ahmet Oktay

AHMET OKTAY EDİP CANSEVER NE ZAMAN GÖRECEĞİM BU DÜŞÜ

Zeytuni bir ikindi, Eylül sızlıyor;
Edip’leyiz Degüstasyon’un tezgâhında,
ardından bakakalmış tramvayın,
sanki unutmuş inerken
hiç olmayan çantasını;
-usandım artık, diyor
oradan oraya sürüklemekten
içimdeki tanımsız tenhalığı-
dönünce Ankara’ya ben
şöyle bir mektup yazacakmış:

— okunaklı bir yazı oldu
notlarımın arasında
gözlerinden sızdırdığın keder;
içi içe yaşadık ölümlerle
besledi bizi hüzünler;
yalnız benciller mutludur çünkü
demişti bir gün bana
yan masada oturan
yalnız bir müşteri.

Yaşadıklarımız
yaşanacaklarda birikti.
içimde ülkelerarası bir gömütlük,
yarım kalan ne varsa ömrümde,
doğacaklar tamamlasın diyeydi —

Ahmet Oktay
-Gözüm Seyirdi Vakitten-

Görsel: Ahmet Oktay – Edip Cansever

KARTAL VE TARLA KUŞU – Halil Cibran

HALİL CİBRAN KARTAL İLE TARLAKUŞU

Bir tarlakuşu ve bir kartal yüksek bir tepenin doruklarında karşılaşmışlar birbirleriyle.

Tarla kuşu, kartala, “Sabahı şerifler hayırlı olsun efendim,” demiş. Kartalsa, Tarlakuşunu tepeden tırnağa süzmüş ve gagasının ucuyle öyle, ” Günaydın,” diye karşılık vermiş.

Tarlakuşu, “Umarım her şey yolunda gidiyordur, efendim,” demiş. “İyi, iyi,” demiş Kartal, “bizim için her şey yolunda, yolunda olmasında da, fakat, ben konuşmadan ve senin konuşmana da daha izin vermeden böyle ağzını açabildiğine göre, korkarım ki, benim, kuşların padişahı olduğumdan haberin yok senin…”

Tarlakuşu, “Fakat yanılmıyorsam, demiş, biz aynı ailedeniz.”

Bunun üzerine, kartal ona küçümseyici bir bakış atarak, “Kim demiş, aynı aileden olduğumuzu?” diye köpürmüş, “kim demişse halt etmiş.”

O zaman tarlakuşu, “Fakat size hatırlatmak isterim ki, diye yetiştirmiş, ben de sizin uçtuğunuz kadar yükseklerde uçabilirim. Ben ayrıca, güzel güzel şakıyabilir ve şarkılarımla yerüzündeki öteki yaratıklara neşe verebilirim. Ama siz sesinizle ne hoşnutluk, ne neşe veriyorsunuz çevrenize.”

Bu sözlere çok öfkelenen kartal, “Hoşnutlumuş, neşeymiş! Seni kendini beğenmiş küçük yaratık seni!” diye gürlemiş, “gagamın tek hamlesiyle paramparça edebilirdim şimdi seni. Pençemin altında kaybolacak büyüklüktesin zaten.”

Bunun üzerine tarlakuşu, kanatlarını açıp kartalın sırtına doğru havalanmış ve onun, ne gagasıyla, ne pençeleriyle ulaşamayacağı yerden, tüylerini gagalamaya başlamış. Kartal bu işe çok hiddetlenmiş. Hemen kanatlarını açıp, tarlakuşunun çıkamayacağı kadar yükseklere uçabilir ve bu küçük beladan kurtulabilirmiş, fakat gelin görün ki, bu küçük şeytandan kaçmayı yedirememiş gururuna. Tarlakuşu da zaten göz açtırmıyormuş ona. Kartal sonunda sırtından aldığı küçük küçük fakat ardı arkası gelmeyen darbeler altında bitkin düşmüş ve öncekinden kat kat daha büyük bir öfke ve gurur kırıklığı içinde, günün getirdiği bu talihsizliğe lanet okuyarak, tam da heybetle dikili durduğu doruktaki kayanın dibine yığılıvermiş.

O sırada oradan geçen ve olup biteni izleyen küçük bir kaplumbağa kendini tutamamış, koyuvermiş kahkahayı. Ve o kadar gülmüş ki, gülmekten sırtüstü yere yıkılıvermiş.

Kartal kaplumbağaya bakmış ve “Seni dünyanın en mıymıy sürüngeni seni.” demiş, ” seni, dünya yavaşlık şampiyonu seni;
nedir bu kadar rezilce güldüren seni?”

Kaplumbağa, “Nasıl gülmeyeyim ama? Görüyorum ki, sen kartal hazretleri, bir merkebe dönüşmüşsün, huysuz bir merkebe; sırtında da minik bir binici var, bu minik tarlakuşu. Diyorum kendi kendime,
bak akıllı kaplumbağa, rüyanda kuş olacaksan ya küçük bir kuş ol, ya da, sen sen ol, büyük konuşma.”

Kartalsa, “Sen kendi işine bak,” dedi, “sen kendi işine! Kardeşim tarlakuşuyla benim aramda, aile içi bir mesele bu. Öyle uluorta sokma burnunu bizim işlerimize.”

Halil Cibran
-Gezgin-

Çeviri: Cahit Koytak

Boğaz’dan Tümceler – Oruç Aruoba

ORUÇ ARUOBA BOĞAZDA KIŞ Sarıyer_in Büyükdere semtinde de manzaranın ayrılmaz

ARALIK

—Soğuklar başlar

1.
Saksılardan taşan suları da, pencere camındaki buğuları da, ayarlamalı; yoksa, bilemezsin, nerelerden, nerelere…

2.
—Sis, düşmüş Bulut’tur;
Bulut da, yücelmiş Sis…

2.
Yükseklerde oynaşa oynaşa Emirgân’dan Çubuklu’ya doğru Boğaz’ı aşan Karga sürüsü —

Ortanca’nın umarsız yaprakları, küskün dalları —

Naneler kıpır kıpır…

— 3. Fırtınaların esmesi
— 4. Recep başlangıcı
— 6. Kuzey rüzgârlarının esmesi

7.
Galata Köprüsü’nü Günbatısı’na karşı siper edip,
Haliç’ten gelen ılık sularda uyuklayan Martılar…

7.
Bütün yapraklarını dökmedi bütün Çınarlar hâlâ :
Ağustos sıcaklarından beri, ne kavurucu Lodos, ne öfkeli
Poyraz, ne kurutucu Gündoğusu, ne şiddetli Günbatısı
koparıp alamadıysa yapraklarını dallarından; şimdi de, Karadeniz’in bütün suları üstlerine boşalırken,
direnmeleri, belki, Çamları kıskanmalarındandır —
yoksa, büyük atalarından birinin yavaşça devrilmesini mi anımsatmak istiyorlar acaba, sessizce?…

— 8. Yaprak dökümünün sonu
— 9. Karakış fırtınası

9. Sinsi, ufacık çıtırtılarla kendini eleveren soğuk Yağmur,
gelecek Kar’ın yolunu açıyor.

9.
İlk Kar…
…..
Oruç Aruoba
-tümceler-      Görsel: Sarıyer/Büyükdere ..

GÜZEL AYDINLIK – Necati Cumalı

NECATİ CUMALI GÜZEL AYDINLIK

Akdeniz göklerinden
Köpüklerden, limon çiçeklerinden
Gözlerimde kalan
Güzel aydınlık
— Nesrin’i bir defa öptüm

Beyaz badanalı odam
Annemin yüzüne, soframıza
Gençlik hülyalarıma düşen
Güzel aydınlık
— Ümitsiz kaldıkça seni düşündüm

Biz fakirdik ama iyi insanlardık
Bolluk yıllarında da
Felâket günlerinde de
Seni yanı başımda gördüm
Güzel aydınlık
Tatlı aydınlık

Necati Cumalı
-Akdeniz Şiirleri/
Bütün Şiirleri 1-

 

HER MERMERİ AK YAYLA – Refik Durbaş

REFİK DURBAŞ HER MERMERİ AK YAYLA

Süleymaniye camisi
inşaatı başlarken Kanuni
mimarlar başmimarı Sinan’a
bir gümüş akçe vermiştir.

Sinan, öpüp başına
koydukdan sonra akçeyi
tam yedi yıl saklayacaktır.

“Kapısı kapanacak biçimde
tamam” olunca cami
Sinan, yedi yıl sakladığı akçeyi
Kanuni’nin avucuna bırakacaktır.

Derler ki :
O, “Rumeli ve Anadolu’nun sultanı,
Karadeniz ve Akdeniz’in hakanı,
İslam ülkelerinin umrancısı
ve derviş dostu
Kanuni Sultan Süleyman”
bütün camiyi gezdikten sonra
taşların arasında
bir “akçe” nin girebileceği
tek bir delik bulamayacak
ve akçeyi tekrar
başmimara verecektir.

İşte bu yüzden olacak
Süleymaniye camisi
yüzyıllardır İstanbul’un ikliminde
“her mermeri
bir halı büyüklüğünde
ay yayla” misali durmaktadır.

Ve duracaktır da…

Refik Durbaş
-Gözbebeğim İstanbul-

 

©Faruk Öncan – Süleymaniye Camisi..