Senin Sözlerinle Sana Yaktığım Ağıt – Rubén Astudillo y Astudillo

Rubén Astudillo y Astudillo NAZIMA AĞIT 13 OCAK 2018

NAZIM HİKMET’E

İyi yürekliydi sürgünleri taze fışkırmış
bir ağaç gövdesi gibi
ve yeryüzünde kötü olmaya hak kazanmış tek insan olarak,
ellerinden
ve dizelerinden her gün bir kez daha güvercinler salıyordu göklere.
Kocaman, serin, ıslak bir damla toprak gibi tatlıydı.
Tıpkı yaz ortasında kopan fırtına gibi; tıpkı ormanda
bir kulübe gibi ılıktı.

2.
Daha dün haber verdiler öldüğünü; ve birdenbire
tüm hapishaneleri dünyanın beyaza kesti yüreğimde.
Nazım Hikmet, birdenbire.

3.
Kıstırılmış bir güçlü yel gibi ulaştı bize haber.
Aynı anda
vuran ve çekilen; koskoca bir gelgit; Paris’ten gelen
dostumun yüreğinde kopan ve
uçurum aşağı savrulan bir fırtına: ” Moskova’da
ölmüş. İki ay önce tanımıştım onu
Paris’te”, kanımız gibi akan viski
bir perde çekmişti,
sıvı bir perde
yüreğimize.

4.
Kimsenin aklına senden bir sözcük gelmedi ama yine de
salona birden
doluverdi o müthiş “lezzeti
İstanbul toprağının”
Ses senin sesinle yakaladı bizi ve bar bir yandan
yıldızların altında anılardan ve şarkılardan kurduğumuz bir
kampa dönüşürken
“ne güzel hatırlamak seni: içimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek
saadeti” derken
senin öldüğünü düşünmek öyle güç ki
güvercinlerin
ve gitarların kaptanı; sen, utkuların dirençli ozanı, nasıl ölmüş olursun.
Sen, Nazım, yeryüzündeki hurma ve harnup ağacısın, çöldeki
yeşil tepesin; sedir ağacı.

5.
Sana en son yolladığım şiirdeki gibi — Cezayir’deydin güneşler ve teknelerle
mendiller ve bayraklar açarak
tutup adının tohumunu havaya saçıyorum. Ve, gerçi
ben
sürgünde bir ırgat olduğumdan ve her konuştuğumda
kendi toprağımın nesi varsa —ya halkımın havası
ya da kauçuk ağaçlarına inen nisan yağmurları — benim için türküye
durduğundan
çimlenip filizlenmelisin sen,
Nazım, seni
haykırıyorum, Saçların yellerde savrulurken,
göster, geçerek dümenine altın renkli gemilerin Nazım;
dinle
bizim türkülerimizi, yoldaş; söyleyebildiklerimizi
ve söylemeye bırakmadıkları türkülerimizi;
söylediğimizde bize yaşam veren o türküleri
ya da —şu işe bak —söyledikçe söylemek istediklerimizi.

6.
Güzelim yaşlı küheylan. Yaşını başını almış tay. Şimdi artık ölmüş olman
önemli değil.
Bundan böyle önemlisi senin kalacak olman, Nazım, gitmeyecek olman…
çünkü nisan
artık sensiz sürdürmek zorunda türküsünü dere yataklarında ve ormanlarda
artık donanamayacaklar sütlü kahve gömlekleriyle; ve çünkü atalarım her akşam köye
dönmeleri gerektiğinden, atlardan geyiklerden söz açarak,
yıllanmış şarapların tadını
yaşlı çotuklarından içeri çekerek,
yeni
sürülmüş topraklardan gelerek, gözleri açık bekleyerek uyudukları yerlerden, dönecekler.

7.
Çünkü bir kuş olmak nice güzel de olsa, hatta bir
bulut, biz burada insan olmaktan da
hoşnutuz. Hele bir kez bu sözcükleri bize dedin ya
bu sözcükler
artık dikilmiş durmaktadır senin ölümünün önünde.

8.
Biz olduğunda kendine taktığın adla; ve
rüzgâr ve
toprak seni yine aynı okşuyor; ve güneş de
ve gündoğumu ve günbatımı da; aynı şefkatle
geçiyordu kentlerden, ve yaban otlarının bürüyüp set çektiği
yollardan… Nazım adıyla bu gece yeniden.
Yeniden, biz, daha doğrusu. Çünkü her zamanki gibi aramızda o da;
çünkü biz, Kızıl ve O, kesinkes biz
varız. Yeminle.

Rubén Astudillo y Astudillo
(Cuenca, Ekvador, 1938- 2003)
– Sözcükler D. Ocak-Şubat 2018-

İspanyolcadan Çeviren: Ayşe Nihal Akbulut

ölümünün onuncu yılında nazım’ın şiirini anış – Kemal Özer

KEMAL ÖZER ÖLÜMÜNÜN ONUNCU YILINDA NAZIMIN ŞİİRİ

3 Haziran 1973

Korkmadan yazdı şiirlerini, sokağa çıkar gibi rahat,
ancak yalan söylemeyenler korkmaz rahat yazmaktan.
Sokağa çıkarken bildi karıştığını kimlerin arasına,
kimlerin yanında yer alacağını, kimlere karşı.
bildi bir kavgaya raslayınca kaçmayacağını,
güçlüyse bir yanı kavganın, bir yanı haklı
bildi yerini alacağını haklının yanında,
savaşacağını yılmadan, boyun eğmeden güçlüye.

Apaçık yazdı şiirlerini, bir avuç su içer gibi yalın
ancak haklı olanlar korkmaz yalın konuşmaktan.
Irmağa bakarken, dedi su nasıl her şeyi gösterirse
hangi kaynaktan çıktığını döküleceğini hangi denize
ağaç nasıl sererse gözler önüne tohumu ve çiçeği
duru olmalı öyle konuşulan söz de, eylem de.
insana aykırıdır çünkü doğaya aykırı olan,
çünkü engelleyen yok bulanıklıktan başka gerçeği.

Umutla yazdı şiirlerini sabahı bekler gibi doluyürek
ancak emek verenler korkmaz yarını beklemekten.
İçeri girerken düşündü bir gün açılacağını kapıların
toprakta tohum neyse insan odur dört duvar arasında.
ne çaresizlik yaraşır ona, ne eli kolu bağlı oturmak
yeter ki bilsin terden varılacağını mutluluk harmanına
bilsin girdi mi savaşa dayanmak gerekeceğini
güneşin er geç buluttan çıkacağını ihanet etseler de.

Verimli bir şafak dölüdür Nazım’ın şiiri
inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden
eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini,
kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına

Kemal Özer
-Yaşadığımız Günlerin Şiiri-

Kavak – Nazım Hikmet 

NAZIM HİKMET KAVAK

Ağaç gece seyredilir.
Suda gümüşten servidir
İstanbullu Nedim için.

Ak bedenli gelinleri.
Melûl mahzun kayınları
Sever Riyazanlı Yesenin.

Bende bir kavak ürperir,
Nerde olsam sesi gelir
Muhacirliğimden beri.

Her ağaç gibi kavak da
Ömrünce durur ayakta
Gözler durur bir şeyleri.

Gözler şose boylarını,
Anadolu köylerini
Sarı sıcak yaz gününde

Beni de gözledi kavak,
Geceleri haykırarak
Hapishanenin önünde.

Şahit ayıplarımıza,
Şahit kayıplarımıza,
Umudumuzun şahidi.

Şahit bitlenişimize,
Topraktaki işimize,
Hey gidi kavak, hey gidi.

Kavaklarını övmekten,
Kuru kuruya sevmekten
Ne çıkar ki memleketim!

Kara toprağa eğilip,
Yüzümün terini silip
Bir tek kavak dikemedim.

Nazım Hikmet
(Stockholm, 9 Mayıs 1956)
-Yeni Şiirler-

 

SON OTOBÜS – Nazım Hikmet

OLMA MAĞLUP

Gece yarısı. Son otobüs.
Biletçi kesti bileti.
Beni ne bir kara haber bekliyor evde, 
ne rakı ziyafeti.
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telâşsız, rahat
seyredebiliyorum artık.
Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,
elimi sıkarken sapladığı bıçak.
Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman.
Geçtim putların ormanından
baltalayarak
ne de kolay yıkılıyorlardı.
Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
çoğu katkısız çıktı çok şükür.
Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,
ne böylesine hür.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık.
Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz
bir konu
bir el işareti.

Söz dostça
koku güzel,
el eden sevgilim.
Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti.
Hâtıralardan şikayetçi değilim.
Hiçbir şeyden şikayetim yok zaten,
yüreğimin durup dinlenmeden
kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.

İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibrî nâzırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hattâ en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasınınki, ne kendiminki.

İşte böyle gülüm,
iyice yaklaştı bana ölüm.
Dünya, her zamankinden güzel, dünya.
Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi,
başladım soyunmağa.
Bir tiren penceresiydim,
bir istasyonum şimdi.
Evin içerisiydim,
şimdi kapısıyım kilitsiz.
Bir kat daha seviyorum konukları.
Ve sıcak her zamankisinden sarı,
kar her zamankinden temiz.

Nazım Hikmet
Pırağ, 21 Temmuz 957
-Yeni Şiirler
(1951-1959)

 

Nazım Hikmet, (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963) Anısına saygı ve özlemle…

Nâzım-Hikmet-Bursa-Cezaevi1943 - 2018
***
Olamadığım yerlerde olabilmenin hasreti midir
bende bu keder?
bu güneşli kış günlerinde :
meselâ, İstanbul’umda köprünün üzerinde,
meselâ, Adana’da arasında ırgatların,
meselâ Yunan dağlarında, meselâ Çin’de,
meselâ, beni artık sevmeyenin başucunda.

Yoksa, bir oyunu mu bu
karaciğerin?
Yoksa, bir rüya mı düşürdü bu hale beni,
yoksa, yalnızlık yine çullandı da üstüme,
yoksa, elliye dayadık da merdiveni ondan mı?

Bende bu keder,
bende bu kederin ikinci faslı
ayaklarının ucuna basıp
geldiği gibi gider :
yeter ki bitireyim bu yazıyı,
yahut uykum biraz düzelsin,
yeter ki, bir mektup gelsin,
yahut radyoda bir haber…

Nazım Hikmet
1949
-Yatar Bursa Kalesinde-

 

saklı nehir – Mehmet Sadık Kırımlı

26677896_1761816463828474_3517125916943190827_o

gündüzlere sakladım içi boşalmış kederleri
artık kupkuru bir duvar örüyor gecelere
bakışlarım

alıp büyüttüm mevsimleri aylardan önce
yıllar çorap örüyordu günlere… yürüdüm
sokaklar bunaltan güz : ağız ağza vermiş korku…
dağları bekliyor rüzgâr ve fırtına sesleri
sildi bu güzellikleri hayatın yüzünden bir el

sen var ya sen, telleri kopuk kemanın
sesinde kıvranan hüzün gibiydin içimde hep
kurusun diye yıkayıp asmalıydın sözlerini
ipe, camda hâlâ duruyorsa kar ve yağmurun
ayak izlerini de…

duvarda güneş lekesi, eşikte kedi-köpek…
zamanı kokla ve gir içeri… bu musikî erkenden
sona ermeyecek, el çizimiyle resimlerde
renk değiştirecek ufkun kıpkızıl prensesi

kabusu yenip saklı bir nehir ağzından geçerek
koyacak önüne gün görmemiş güzelliğini aşk
sevmeni beklecek, yüreğiyle seni tutup
götüren su…

Mehmet Sadık Kırımlı
-sebepsiz sevinçler-