BİR ŞEHİRDE TIRAMVAYLARLA YAPILMIŞ GECE GEZİNTİLERİ ÜSTÜNE – Nazım Hikmet

NAZIM HİKMET

İhtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan yan yana yürüyoruz
her birimiz tek başına yürüyor ama yan yanayız
neler vermezdik işitmeyelim diye birbirimizin ayak sesini
acıyoruz sövüyoruz birbirimize içimizden ama birbirimizi sevmiyoruz çünkü inanmıyoruz birbirimize
neler vermezdik bir dörtyol ağzına varıp sapabilelim diye bir anda dört ayrı sokağa ama içimizden biri ölse kalanlar sevinir mi bilmiyorum
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan yan yana yürüyoruz
geceleri tıramvaylara biniyoruz nerelere gittiklerini bilmediğimiz tıramvaylara
üçer vagonlu geniş temiz tıramvaylar bizi korkunç gıcırtılarla bir yerlere götürüyor geceleri
yanmış duvarlar çıkıyor karşımıza ansızın ve sokak fenerlerinin ışığında yürüyor üstümüze yüksek ve inatçı yürüyor
pencereler çıkıyor karşımıza ve geliyor bize doğru yığınla ve birbirini çiğneyerek camsız çerçevesiz ve odaların insanların değil boşlukların pencereleri
kanatsız kapıların hiçbir yere açılmayan kapıların önünden geçiyoruz
sarı pazubentleri üç noktalı adamlar tıramvay bekliyor kaldırımlarda
ucu lastik bastonlarına dayanmışlar
dilsizlerin çoğu sağır mı bilmem ama körlerin çoğu bakar kör ve tıramvayların ışıkları düşüyor açık gözlerinin içine ama onlar gözlerinin içine ışık düştüğünün farkında değil
yaşlı yorgun kadın biletçiler bindiriyor tıramvaylara körleri beni elimden tutup yumuşacık yerden kaldıran kadınlar
çoğunuza bir kaç şiirden başka bir şey veremedim
biraz da keder belki
hepinize minnetliyim
yangın yerlerinin karanlıklarını geçiyoruz
barok sarayları yıkılmış alanları geçiyor tıramvaylar ve yanmış yıkılmış taşlar birbirine benzediğinden başımız dönüyor hep aynı yerde dolanıyoruz
delik deşik olmuş bu şehir başka şehirleri yıkmağa yolladığından askerlerini
ben yerle bir edilmiş şehirler gördüm askerlerini başka şehirleri yıkmağa yollamışlardı başka şehirlerin askerleri yerle bir etmişti onları
ve şehirler gördüm hazırlıyor askerlerini başka şehirleri yıkmağa yollamak için ve kendileri yıkılmak için
kemancılar biniyor tıramvaylara keman kutuları koltuklarında ve kederli uzun saçları gizleyemiyor dazlaklıklarını
bu ağustos dünyanın son ağustosu mu diye sordu kemancılardan biri bilmediğim bir dille biletçi kadına
tramvayların sahanlıklarında öfkeli delikanlılar duruyor
öfkeleri neden kime kendileri de bilmiyor sanırım
güzelim havana’da şimdi saat kaçtır gece midir gündüz müdür
genç kızlar iniyor tramvaylardan
bacakları gayet biçimli
olduğum yerde oturup kımıldamadan arkalarından gidiyorum ve taş köprünün altında ağızlarının sıcaklığını duyuyorum yüzüme yakın ve başımı çeviriyorum nerde olduğunu bile bilmediğim genç bir kadın dokunuyor omuzuma
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundur yuvarlaktır
duraklarda kara hasır şapkalı korkunç kocakarılar birbirlerinin elinden tutup geçiyor tıramvay yolunu
sağımda oturan adam gömüldü kendi içinde yitirdi kendini
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
ve lâkin elimde değil kederli dalgalara düşmemek
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan

deponun kapısında indik son tıramvaydan
yaya dönüyoruz
dördümüz
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda

ortalık ağarıyordu otele vardığımızda
odamızda radyoyu açtık
kosmos gemilerini anlatıyor.

Nazım Hikmet
3 Eylül 1961
-Son Şiirleri-

VE İSTANBUL’A YAĞMUR YAĞIYORDU – Ümit Yaşar Oğuzcan

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN VE İSTNBULA YAĞMUR YAĞIYORDU

Ve yağmur yağıyordu İstanbul’a
Günlerden bir gün
Mevsim sonbahardı
Katar katardı bulutlar
Gök kurşuni bir efkârdı
Dolup dolup boşalan içimizde
Bir hüzündü anlatılmaz
Büyüdükçe büyürdü
Uzadıkça uzardı
Günlerden bir gün
Yağmur yağıyordu İstanbul’a
Mevsim sonbahardı.

Seninle bir ormandaydık akşam vakti
Unutulmuş bir zamandaydık
Bilmem hatırlıyor musun
Bin sincap geçti yakınımızdan
Tüyleri pırıl pırıldı yağan yağmurdan
Uzun, kırmızı bir kuyruğu vardı
Çocuklar gibi sevinmiştin görünce
Üzerinde ıssız ve ıslak otların
Keyfince oynuyordu
Yağmur yağıyordu istanbul’a
Ve ben İstanbul’u seviyordum
Yaşamayı seviyordum seninle
Seni seviyordum

İstanbul’a yağmur yağıyordu
Kapkara kirpiklerin ıslaktı
Sular sızıyordu saçlarından
Ellerin durmadan üşüyordu
Kederliydin, ağlamaklıydın
Uzak mıydın, yakın mıydın bilmiyorum
Bildiğim yüzünde yanıp yanıp sönen
O belli belirsiz hüzündü
Islaktı kapkara gözlerin
Ve yaprak yapraktı yerler
Ağaçlar ağlıyordu
Ve sen
Ve yer
Ve gök en güzeldiniz
İstanbul’a yağmur yağıyordu.
Bir daha
İstanbul’a ne zaman yağmur yağsa
Hep o günü hatırlayacağım
Bir daha
İstanbul’a ne zaman yağmur yağsa
O küçük sincabı ve seni hatırlayacağım
Ağlayacağım.

Ümit Yaşar Oğuzcan
-Şiir Denizi I-

Uzak Deniz – Cevat Çapan

CEVAT ÇAPAN UZAK DENİZ

İşte sana sonunda
bu pembe deniz kabuğu içinde
o uzak denizin sesini getirdim.
Belki de köpükten vilaneldi
gizlice yazmak istediğim.
Ama fırtına çıktı birden,
alabora oldu teknem,
düşlerle yetiştirdiğim
cezayir menekşeleri,
hindistan cevizleri,
korsan artığı baharat,
türlü ipekli kumaş
taa Çin’den ve Maçin’den,
hepsi o ıssız adada kaldı.

O eski yaz akşamları
çardağın gölgesinde
babamın anlattıkları
ve anlatamadıkları
o ıssız adada kaldı.

Cevat Çapan
-Sözcükler D. Mayıs-Haziran 2008

YÜZÜNDEKİ IŞIK – Mehmet Yaşın

MEHMET YAŞIN YÜZÜNDEKİ IŞIK

Her sabah araba sürdüğün o yol değil bu,
nergis demeti uzatıyor sana her dönemeçte çocuklar
ve güneşten ellerini sallıyor
arabana binmek istercesine altıntoplar.
Dikizaynasından seni seyreden
bir başkası gibi bakıyorsun kendi yüzüne.
Ve çalışma-odana vardığında
sekreter farketmiyor senin geldiğini.
Nasılsa pencereden girivermiş beyaz bir güvercin
süzülüyor yüzündeki ışıkla
ilkyaz göğü altındaki bir aynaymışçasına…

Mehmet Yaşın
-Sözcükler D. Mayıs-Haziran 2008