Suyun Biriktirdiği – Buket Düzgen

AHMET UMİT AYRILIK KAVUŞMANIN BAŞLANGICIDIR

Güneş çağırır
Yağmur çözer
Rüzgâr dağıtır,
Sen suyun biriktirdiğisin
Kim bilir kaç damla,
kaç acı,
kaç yenilgi,
kaç yengisin.

Su damlar sızı birikir
Sen suyun biriktirdiğisin
Kim bilir kaç damla,
kaç sevinç,
kaç çığlık,
kaç susuşsun.

Damlaya damlaya koca bir hayatsın işte,
hem az hem çoksun…

Buket Düzgen
-Hüznüm Çok Çalışkandı-

KUŞLAR GÜTTÜK GÜN ERKEN – Serdar Ünver

SERDAR ÜNVER KUŞLAR GÖRDÜK DE

Kuşlar güttük gün erken
tarla tapan düz ayak
Yarın belki yinesi

Çok da bir şey etmedik
aramaya bulmaya
Göğe döndük, ordalar
Evvel eski mavide…

Öğle çınar çatına
kondular da bir ara
biz de gittik oturduk
gölgesine seslerin
yaz’dı, beter sıcakta

Dönsek eve buncadan
büklüm yolu kim bulur!

Serdar Ünver
-Akatalpa Ekim 2016

On Üç Günün Mektupları – Cemal Süreya

12 temmuz ON ÜÇ GÜNÜN MEKTUPLARI
***

Böyle şeyler söyleme bana. N’olur böyle şeyler söyleme bana. Şöyle şeyler: “Ankara’ya gelince seni rahatsız etmeyiz..” ;
“Ameliyatta bir yanım eksik kalırsa senden ayrılırım..” ; n’olur söyleme böyle şeyler. Ben sözler karşısında renk vermem, ama içime atarım onları. N’olur, zulmetme bana. Biz sadece birleşmiş değil, aynı zamanda kaynaşmış, hal-hamur olmuş, üç olmuş, göz olmuş kimseleriz. Sen ve ben yok. Sen-ben var. Bil bunu. Aslında bilirsin de bunu. N’olur! Ha!
*
Evet, anılar. Nice serüven geçirdik, ne dostluklar eskittik, bir biz ikimiz kaldık ayakta. Aynı sapta tüveyçlerini birbirine dönmüş iki çiçek gibiyiz; bir de tomurcuğumuz var.

*
Dinle ak bakışlı bir çeşme söylüyor
Kaç yıldır akarım bilmem pazar yerini
*
O çeşme gibiyim ben de. Sen de o çeşme gibisin
*
Seviyorum seni.
*
Güvercinler rıhtımı eleştiriyor.
*
Zuhal’im, Elif’im, kolum kanadım.
*
Yiyeceksin, değil mi, verilen bütün yemekleri?

Cemal Süreya/ 12 Temmuz 1972
-On Üç Günün Mektupları-

taşındık sokak no: 40 – Şeref Bilsel

ŞEREF BİLSEL TAŞINDIK SOKAK NO 40

Evi taşıdık
aynaları önce
kırılmış anıları sonra
üstüne basılıp geçilmiş günaydınları
çocukların vurdum duymazlıklarından
dökülen sesleri de… usulca yerleştirip
memleketteki sanayi atılımını özetleyen
mukavva kutulara:
ottoman çini, eti kraker,
cumhuriyet sucukları, TEKEL

Taşıdık evi
kitaplar içinde uyutulmuş çiçekler olur, bilirsiniz
çocuklar içinde uyutulmuş güzel ninniler, bilirsiniz
evler içinde uyutulmuş evler olur, bilirsiniz
insanlar içinde uyutulmuş rüzgârlar olur, bilirsiniz
balkondan atlayıp on yıl sonra yere düşen olur,
bilmeseniz de…

Olmaz denir mi hiç evde olur
evler var diye güvenlik harcamaları
çeyizler, şiddet ve intiharlar,
olmaz denir mi hiç her şey olur
tıka basa kavuşmalar, tıka basa balkonlar,
tıka basa sessizlik… rulo!
yüzü yere bakan
simton efendi
sürgülü ankastre aspiratörü
aşağıda olup bitenlerin sesini ve kokusunu
yukarı çekiyor
allah gibi bir şey ama plastik olur

Ayrıldığımız sokaktakiler soruyor
nasıl buldunuz gittiğiniz yeri?
bu sadece bana sorulmuş olamaz
felsefeciler, astronomlar, botanikçiler…
gerekirse diyet uzmanları, yaşam koçları da konuşmalı

Nasıl bulduk?
soru kesif, soru yansız
soru damlıyor eritilmiş madenlerden
üzerine kar düşmüş tuğlalara
ben evliya çelebi’den sonra söz aldım:
bırakmadığımız gibi

Sonra ayrıldığımız eve baktım
içim bomboş, yol tozlu
iş makineleri çalışıyor göğsümde
elimde dergiler, kitaplar…
ömrüm kâğıt taşımakla geçti gitti önümden
konuşmak için ormana doğru
kırk yıl oldu sebepsiz, solgun

Taşınamadığım sokaktakilere söylesem
yaşayacak kadar hüzünlü olanlara

Herkes payına düşen şarkıyı benden çaldı
çekildi yakınlığın işlek hançerleri
ömrüm,
bana benzemeyenlerin sesinde kaldı

Şeref Bilsel
-Sürgündeki Rüzgâr/
Toplu Şiirleri-