çağrışımlar – A.Hicri İzgören

A HİCRİ İZGÖREN ÇAĞRIŞIMLAR

Yalnızlık/hep çoğuldur

Gün/deminde hüzün var

Kent/benzi solmuş boş bir tüfek gibidir

Akşam/bir salgın gibi kırar kaldırımları

Dal/üşür

Ses/siz

Aşk/bir başına sıkıştıkça kapısına sığınırız

Mevsim/faslı bahar değil

Eylül/sarı bir hüzne sardı kendini

Yangın/gözlerine bir göndermedir

Açlık/tır konvoylarıyla giriyor kente

Acı/hem çalıp hem söylüyor

Su/yerini yurdunu bilir

Gurbet/daha bir süre adresimiz.

A.Hicri İzgören
-Yazıtlar-

 

Ada Şiirleri – Melisa Gürpınar

MELİSA GÜRPINAR ADA ŞİİRLERİ 27.jpg

27.

Bohçada saklanan
bir tutam kesik saç kadar
sahibinden uzak
ve kopuk kopuktu anılar.
Sapsarı bir suskunluk,
yükselirdi bahçe duvarlarından
nazlı bir güneş gibi
her sabah yavaş yavaş.

Ben de kuyunun tulumbasından
su çeken
takunyalı bir kadındım,
nerede üşüyen bir nergis görsem
yalaktan akıp giden
zamanı düşünürdüm
ardından bakarak.

Hiç unutmam,
bir zemheri gününde,
çocukluğum gençliğim
ve benim her türlü yaşlılık halimle
hep birlikte fotoğraf çektirmiştik
mutfak kapısının önünde.
Herkes başka bir yöne bakıyordu
sırtını hafiften dayayıp birbirine.
Resimde görülmeyen deli bir poyraz,
belki de asılı çamaşırların içindeki
çıplaklığa dokunuyordu
elleri titreyerek.
Tam da kürdîlî hicazkâr faslı çalınırken
kömür kokulu bir ikindide,
kim diziyordu acaba
boş şarap şişelerini
merdivenaltına gizlice?

Şarkılar
sıkıca düğümlenmiş
gibiydi de yürekte,
çürük yaprakların içinde
gömdüğü cevizlerin yerini arayan
kargalardan başka
kimse barışık değildi
sesiyle.

Melisa Gürpınar
-Ada Şiirleri-

PULBİBER MAHALLESİNİ TANIYALIM – Didem Madak

DİDEM MADAK PULBİBER MAHALLESİNİ TANIYALIM

Mahallemizde devamlı darbuka çalıyorlar
Erkes nedense asan’dan hamile
Düm-tek çocuklar doğuracak kadınlar bahara
Burada aşklar fena şehla, şahane aşkları
İncesinden sosyeteye bırakıyorlar.
Acı yok bizim mahallede sanki hiç olmamış
Yalnız şarkılara fazla pulbiber atıyorlar.
“Kimbilir” çocuklar doğacak bahara
Babası canı cehenneme çocuklar
Pulbiber taneleri yapışmış dudaklarına
Saate bakıyorum düm-tek-düm-tek ilerliyor
Baharat kavanozunda bir akrep buluyorum kimsesiz
Küfrediyor yelkovana: Bensiz ne cehenneme gitti bu hayta!
Karaköy vapuru bize uğramadan gitmiyor asla
Bir elma tıkıp ağzına yolluyoruz, çok bağırmasın maksat
Sebepsiz kederlerdeyiz Leman’la
Bağırıyoruz esasında sustuğumuzda
Düdüğüz biz, düdük, valla billa!

İki yaşlı ve iki başlı iki gövel ördek gibi
Gölümüzde yüzüyoruz kanımızdan canımızdan
Mahalleli pulbiber ekiyor suyumuza
Nilüferler gibi açılıyor taneleri
Güzel ve ağırdılar diyecekler
Oysa paytak ve kırmızı kanatlıyız
Bizim familya uçar, uçarıdır, uçacağız…

Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım

Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde
Acıdan sızlarken burnumuzun direği
Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık
Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz
Kıtırdı ve çıtırdı
Nedense iki kuşun ismine benzerdi kalbimiz
Biz böyleydik işte, lezzetimiz de böyle… böyle… böyle…

 

Bu mahalleye Cenevizlilerden kalmışım.
Bir elli altı santimlik bir kule olarak
Ferman tarihinse
Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında.

Didem Madak
-Pulbiber Mahallesi-

TALİHSİZ YUSUF’UN TEKNESİYLE BARCELON’A SEYAHAT – Nazım Hikmet

NAZIM HİKMET BARSELON A SEYAHAT

3.
DENİZDEKİ ŞİŞE

Ölü bir lodos vardı;
suyun üstünde dalgalar
tembel, ağır balıklar gibi yuvarlanıyorlardı.
Yuvarlanıyorlardı dilsiz, sağır;
yuvarlanıyorlardı hiçbir yere çarpmadan,
yenilmeden hiçbir şeye,
hiçbir şeyi yenmeden,
çatlayıp köpüklenmeden;
yuvarlanıyorlardı sonsuz
sonsuz bir can sıkıntısı halinde.

Bu kahrolası dalgaların elinde,
Tunus’un şarkında, Malta’nın şimalinde
tahta bir tabut gibi yüzüyordu teknemiz.
Direklerde, iplerde, kaplamalarda gıcırtılar,
bir ölü duası gibi rüyasız bir sayıklama.
Ve tane tane, bir bir
ömrün kısalığına, ihtiyarlığa, beylik, âdi kederlere dair
korkunç kötü şeyler gelirken aklıma
birdenbire suyun üstünde gördüm onu.
Bir şişe.
Tek başına, yapayalnız.
Küçücük boynu uzanmış güneşe,
topraktan ve insandan uzak
yüzüyordu suyun üstünde batıp çıkarak.
Ve bu sonsuz
ve bu ölü suların
ağır ağır kımıldanan yığını
çoğaltıyor
büyültüyor
dayanılmaz bir hale getiriyordu
onun dehşetli yalnızlığını.

Yusuf geçti dümene
yanaştık ona.
Ve uyandırır gibi bir çocuğu korkulu bir uykudan
onu çekip aldık sudan.
Soğuk, ıslak ve karanlıktı.
İçinden bir kağıt çıktı .
Okudum :

“Dayanamadık artık!
“1823 senesi 16 Eylülünde,
“Septe Boğazı önünde,
“Gömleğimizi grandi gabya çubuğuna,
süvariyi mizana direğine astık.
“Fakat gitgide daraltarak denizi
“Yelkenler kovalıyor peşimizi.
“Kardeşler!
“Bu şişe elinize geçerse eğer,
“Yolumuzu bekliyenlere
“Septe Boğazı’nda batırılan
“Üç direkli İrma fırkateyninden verin haber!”

Yusuf yüzüme baktı
– Geç kaldık, dedi.
tam bir asır.
-Hayır geç kalmadık, dedim,
Barselon’a gidiyoruz.

Nazım Hikmet
Mayıs 1937
-Yatar Bursa Kalesinde-

yolculuk ve gül – Hilmi Yavuz

HİLMİ YAVUZ YOLCULUK VE GÜL

nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi
akşamın? duymak sanki bir gülün
yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;
gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza…

bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
yaşlı yazlarla dolu… orda, elbet o çölün
ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
bir şeyler duyuyorum… sesler, şeyler? ölünün
son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense…

ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim
mi demek? yolcu ten’dir, eğer yollar bedense…

Hilmi Yavuz
– Yolculuk Şiirleri-