Barış, Ama…- Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ BARŞ AMA
Kirpiler, soğuk havalarda üşümemek için birbirlerine sokulurlar. Biraz fazla sokulduklarında, okları birbirlerine batar, canları yanar, biraz uzak durduklarındaysa üşürler. Kirpiler öyle bir mesafe ayarlarlar ki, ne canları yanar, ne de üşürler. Bu ilişki biçimini, aşk gibi en özel ilişkimizden, toplumsal hayatın bütün alanlarına ve dünya halklarının birbiriyle olan ilişkilerine kadar, hiç düşünmeden genelleştirebiliriz. Benim, sevgiden de, özgürlükten de, barıştan da anladığım, bu doğa mucizesinde yatan güzelliktir.

Sonra Ergin Günçe’nin o güzelim, o zehir şiiri ‘ Çocuklar İçin Faşizm’ geliyor aklıma. Şiirdeki çocuk yerine hepimizi, faşizm yerine şiddeti koyarsak – sürekli bir şiddet hali değil midir faşizm- barışın ne olduğuna can alıcı bir giriş yapmış oluruz sanırım. Sonda söylenmesi gereken bir erken cümle olarak, şiirin çizdiği resmin olmadığı bir dünyadır barış, diyerek geçelim şiire:

Faşizmi çocuklar da anlayabilir / Dayak yemektir serseri bir babadan / Karanlık odaya kapatılmaktır / Hakkını istemekte direttiğin zaman / Üvey ana, yarı güleç öksüze / Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır / Henüz yaslıdır çocuk, henüz dayanıksızdır / Yıldırmaktır amaç, esir etmektir / Çocuk faşizmi yanağında tanır / Onlar niçin böyle çirkin olurlar / Bir tek güzel faşist yaşamamıştır / Anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size / Okullar bu dersi öğretmiyorlar / Nerde bir kuvvet birikmişse haksız / Nerde bir zartzurt ya da carcurt / Nerde elimizden kapılışsa ekmek / Sınıfta, sokakta, evde, çarşıda / İşte çocuklar faşizm ordadır / Hepimiz el ele tutuşmalıyız / Korkmadan yürümek için gecenin ötesine / Güneş nasıl olsa doğacaktır / Horozlar ötmeye başlar başlamaz – Ergin Günçe (1978)

Barış, günümüzde içi boşaltılan demokrasi, özgürlük, eşitlik, çağdaşlık, hukuk devleti ve benzeri pek çok kavram gibi şekilsiz, kaygan bir kavram haline getirilmiştir. Genel olarak dünyada, özellikle de bizim coğrafyamızda, bireysel ya da toplumsal gücü elinde tutanların dayatmalarına, herhangi bir itiraz cümlesi kurmadan, bedensel-düşünsel-sınıfsal ve kültürel varlığını silerek, geri çekilerek, dolayısıyla kendisini ezen, tüm potansiyelini kötürüm eden güce kapılanarak, ona benzemeyi erdem sayarak yaşamanın adı olmuştur. Bu durum, tarihten günümüze, iyice ağırlaşarak ve incelerek gelen bir insan kırımıdır. Çıplak gözle, ortalama akılla kavranılamayan günümüz üretim ilişkilerinin ve onun uzantısı toplumsal hayatın geldiği yerde bu kırım, insanın kendi eliyle ipini celladına uzatması halini almıştır. Çocuklar, birer şiddet ögesi haline gelen babalarına ve öğretmenlerine saygı duyarak yaşadıkları sürece; Kürtler, kendi kimliklerine Türk kimliği eklemek zorunda kaldıkları sürece; Aleviler, devletin çizdiği inanç ve kültür sınırları içinde varlıklarını sürece; azınlıklar, isimlerini değiştirerek aşağılanmaktan kurtuldukları sürece; kadınlar, toplumsal hayatta birer erkek dili olarak var oldukları sürece; marjinal cinsiyetler, kendilerini ezen cinsiyetin himmeti ve şiddetiyle soluk alabildikleri sürece… barıştan, barış içinde yaşamaktan söz etmek,
kocaman ve alçakça bir yalandır, yanılsamadır. Adorno’nun bir başka bağlamda yaptığı tanımlamayla bunun adı ‘değersizleştirilmiş eşitlik!tir.* Yine Adorno’nun, günümüz kültür endüstrisi ile ilgili bir sözünü, kültür endüstrisi yerine devleti, müşteri yerine halkı koyarak şöyle okuyalım: ” Devletin yaptığı, halkın tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektir. Kendisi de onlardan biriymiş gibi davranak biçimlendirir halkın tavırlarını. Bütün bu uyarlama ideali bir ideolojidir aslında: İnsanlar, toplumsal iktidarsızlığın kamusal göstergeleri olan abartılı bir eşitlikçilik tavrıyla iktidardan ne kadar pay almaya çalışır ve böylece eşitliği ne kadar çarpıtırlarsa, başkalarına ve toplumsal bütüne uyarlanmaya o kadar istekli davranırlar.” Barış bu teslimiyet ve çürüme değildir hiçbir zaman. Bunun adı, şiddetin ve eşitsizliğin içselleştirilmesidir.

Kendi dışımızda, ‘öteki’ ya da ‘başkası’ diye tanımladığımız kim varsa, dili-sınıfı-kökeni-kültürü ve kişiliğinden gelen her türlü varoluş farklarını ve haklarını, üzerinde bir harflik olsun bir baskı duymadan, hiçbir korku ve kaygıya kapılmadan; korku, baskı, şiddet ne demek, tam tersi, herkesin ötekini, kendi varlığı için bir bağış, bir olanak, bir zenginlik olarak gördüğü toplumsal bir düzenin adıdır barış. Bir genel kabul olarak, ‘şiddetin yokluğu’ şeklinde tanımlanmaktadır.** Burada kırılma noktası şiddettir. En üst sınırı öldürmedir ve korkutma, yalan, sindirme, aşağılama ve benzeri söz ve eylemleri kapsayan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Böyle bir çerçeveden ve sonuçları itibariyle bakınca, bireyin bedensel ve zihinsel varlığının, potansiyelinin sınırlandırılması, engellenmesidir şiddet. Hayatımızdaki görünümlerini şöyle bir anımsayalım: Çocukluktan ve aile içinden başlar engelleme, baskı, yasak. Geleneksel ve dinsel değer yargılarından, kişisel doyumsuzluk ve yetersizliklerden kaynaklanan şiddet, çocuğun masum meraklar ve istekleri üzerinde sürekli bir şantaj, bir tehdit olarak durur. Ergenlik ve okulla birlikte ev içi şiddet, dışarıya, sokağa taşar. Çocuk, sokağa kendinden biraz daha erken çıkmış ‘büyük’lerinden ve öğretmenlerinden görür, öğrenir baskıyı, susmayı, başını önüne eğmeyi. Usul usul uyanan bedeni ve aklı bir yasak çemberindedir. Katıldığı oyunların kurallarını zor ve güç belirlemektedir. Okul ise onu, bir başka kalıba dökmektedir; büyüklerin belirlediği ve uzak amacını bir türlü anlayamadığı bir kalıba. Bu yapılırken de en özgür, en güzel yer olduğu, burada ‘adam olacağı’ söylenmektedir ona. (Eğitimin, kişide istendik davranışlar yaratmak olduğunu anımsayalım.)

Kendini ve dünyayı tanımaya, anlamaya ve sorgulamaya başladığında, bütün bu kuşatmayı kırarak, usul usul özgür ve bağımsız bir birey olma yoluna girdiğinde ise karşına, görünür görünmez bütün kurumları ve kurallarıyla devlet çıkacaktır. Düşündüklerini söylediğinde ve bu doğrultuda davrandığında yasaları, polisi, askeri ve diğer yapılarıyla bir engelleyici, yani şiddet uygulayıcı olarak devlet artık hayatındadır. Daha doğrusu aile devlet olmuştur. Etnik kökeni, dinsel değerleri ve cinsel kimliğinden gelen farklılığını özgürce yaşamak istediğinde, ulus yaratma, ulusal güvenlik, kamusal ahlak ve benzeri söylemlerle yine devlet, gizli-açık bir şiddet uygulayıcı olarak sahnenin bütün dekorunu ve oyunun içeriğini belirleyecektir.

İnsanın özel hayatının ve bir üyesi bulunduğu toplumsal hayatın, saydığım nitelikleri taşıdıdığı bir yerde, barıştan söz edilmesi, eğer şiddet ve egemenlik üreten bir yerden konuşmuyorsak, olsa olsa ahmaklıktır. Sınıfsal ve toplumsal boyutları yerli yerine konulmadan barışın gerçek tanımı yapılamaz. Böyle olunca da bütün iyi niyetli çabalarımız yapının yeniden üretilmesinden başka bir işe yaramaz.

Şöyle bağlıyalım: İnsanın, ter türlü korku ve şiddetten arınmış, öteki bireylerle eşit, özgür ve yapıcı ilişkiler içinde, tüm potansiyelini kullanabilme, geliştirebilme olanağının adıdır barış. Potansiyel ile gerçeklik arasındaki farkın yok olduğu bir toplumsal yapı yaratmadır; o yapının adıdır. Tam da bu nedenle, entelektüel olduğu kadar sınıfsal bir sorundur; toplumsal boyutları çok daha derin ve büyüktür ve ancak toplumsal mücadeleyle gerçekleşebilen bir dünya ütopyasıdır.

Şükrü Erbaş / 2001 / -Sarkacın Kalbi-
* Minima Moralio, Adorno, Çeviri: Orhan Koçak-Ahmet Doğukan
**Barış için Yazdılar Çizdiler, Hazırlayan: Haluk Gerger