Çiçek Dirilticisi – Tomris Uyar

TOMRİS UYAR ÇİÇEK DİRİLTİCİSİ

Yağmur bütün gün yağdı. Damdaki kiremitler tıkırdadı. Rüzgâr oluklara, pervazlardan içerilere savruldu. Başları örtülü kadınlar geçti yoldan. Taşlar su sıçratarak kurudular. Bulutların arasından bir halka geçirdi güneş. Zayıf ve titrek. Üç araba geçti. “İkisi özel, sayılmaz. Sonuncusu benim,” dedi Şükrüye, “sayılır!” Pencereye dayalı dirseklerini tükürükledi.
“Baban birazdan gelir.” Annesi köşedeki sedire oturmuş, bacaklarını altına almıştı. Elindeki aynada yüzünü inceliyordu.
“Baban birazdan gelir.” Şükrüye, annesinin güzel mi çirkin mi olduğunu düşündü. Babasına sormuştu;”Güzeldir,” demişti babası. Annesi çenesinde sivilceyi sıktı, elini önlüğüne sidi. Şükrüye bir karara varamadan pencereden yana döndü.
“Baban birazdan gelir.” Hava iyiden iyiye açmıştı şimdi; sokaktan geçen adamlar, yağmurdan sonra eskimiş görünüyorlardı. Paçaları çamur içindeydi. “Her pazar sinemaya gideriz, arada bir de babaanneye.” Annesi duymasın diye sustu. Sesini azıcık yükselterek tekrarladı – arada bir de babaanneye- annesi bir kere duymasın diye. Sonra dönüp baktı. Annesi başındaki topuzu firketelerle dengeliyor, deliyordu. Şükrüye’nin dişleri kamaştı. Konuşacak şey bulamazdı annesiyle kalınca. Yalnızken hep susarlardı. “Baban nerdeyse gelir.” Şükrüye bıktı, masadaki sürahiden bardağına su boşalttı, iş olsun diye içti.
– Sen de gelecek misin bizimle?
– Yok işim var benim, dedi annesi, sonra Raşit beylere gideceğim.
Demek biz babaanneye gidiyoruz. Şükrüye küçük bir kırmızının boğazına yerleştiğini duydu. Şimdiye kadar kaç kere ağladığını saydı. On dört çıktı. Yirmiye kadar ağzını açmamaya karar verdi. Yoldan şemsiyeli adamlar geçti. Kapkara şemsiyeler. Yağmura yetişememişlerdi.
Kapı açıldı. Babası girdi içeri.
– Yine unuttun yağlamayı, dedi annesi. Ne var ne yok?
– Geciktim, kusura bakma. Hadi Şükrüye, Nazan, sinemaya.
– Ben gidemem, dedi annesi. İşim var. Evde otursanız olmuyor mu yani? Çocuğu üşüteceksin.
Şükrüye kaç kere üşüttüğünü saydı; dokuz çıktı.
Kapıdan çıkınca elini tuttu babasının, bir-iki kere burnunu kaşıması dışında, yol boyunca da hiç bırakmadı. Babaanne deyince babaannenin önce evini düşünürdü, sonra yüzünü. Babaanne güzeldi. Saçlarını ortadan ayırır, limon kolonyasıyla yatıştırırdı. Yakasında iki anahtarlı bir deste asılı dururdu hep.
Şükrüye yolun ıslak taşları üstünde yürünecek bir çizgi buldu. Her sokakta yürünecek en rahat çizgiyi bulmada üstüne yoktu. Şiir söyleyemezdi. “H’ye kadar sayarım, sonra sayamam,” diye düşündü.
Babaanne H’ye kadar saydırırdı ona konuklar varken. Şükrüye utanırdı. “Ne güzel de sayıyor!” diye bağırırlardı konuklar.
Babaannenin yeşil çiçekli fincanları vardı. Babası ayağa kalkardı alırken. “Zahmet ettin. Gelecek hafta Nazan da gelir,” derdi. Oysa üçü de onun gelmeyeceğini bilirlerdi.
Annem gelseydi üşütürdü, değil mi? Şükrüye babasına baktı. Annesini severdi ama babasını daha çok. Babasının eli sert, tırnakları sarıydı. Filiz’in babasından daha uzun boyluydu. Ne sinir kız! Derslerini iki kere yazıyor, bir de temize çekiyordu: üç. Ama babası çok yaşamazdı besbelli. Saçları dökülmeye başlamıştı.
– Simit ister misin?
– Yok.
Akşam yemek yemezse annesi kızardı. Arada yedikleri sayılmazmış. Babaanne koca bir tabakta beyaz bir tatlı getirirdi: çevirme. Bir bardak da su. Fincanlar, bardaklar yeşil sabun kokardı. Babası az şekerli içerdi kahvesini. Şükrüye içsin diye tabağına dökerdi biraz. Babaanne boyuna mutfağa girip çıkardı. “Evleri bizimkinden küçük,” diye düşündü Şükrüye,”Çünkü mutfak taşlığa bakıyor.” Bir kapı daha vardı taşlığa bakan ama Şükrüye hiç açmamıştı o kapıyı. Üç ay önce o odanın ampulünü değiştirmişti babası. “Ne zahmeti anne. İşimiz bu.” O cebinden tornavidasıyla, kontrol kalemini çıkarırken koltukları kabarmıştı Şükrüye’nin.
Bakkalın oraya gelince babası durur, “Annene sinemaya gittiğimizi söylersin,” derdi. “Babaannelerde üşütürsün diye korkuyor.” İnanmadan, babasının söylediklerini dinlerdi Şükrüye, onunla gizli bir şey paylaştığı için gönenirdi. Akşam yemeğe oturduklarında masanın altından onun elini tutardı. “Filim güzeldi,” derdi annesine. “Üç kişi öldü. Öyle ağladım ki.” Babasını güldürmek için daha inandırıcı ayrıntılar bulurdu. “Baştaki miki renkliydi,” derdi. O zaman babası H’ye kadar saymış gibi gülerdi. Gözleri birbirine yakındı, kaşları kalın bir çizgiyle birleşmişti, ama gülünce dişlerinden başka hiçbir yeri görünmezdi.
Kapıya biraz kala sekmeye başladı Şükrüye. Oraya kadar koşsa bile son yedi metreye gelince gecikmek, yolu uzatmak ister, tek ayakla sekmeye başlardı. Çok sevindiğine utandığı için mi ne?
Kapıda biraz beklediler. “Hoş geldin oğlum, ” dedi babaanne içerden. “Geliyorum.” Kapıdan girdiklerinde, “Pabuçlarını çıkarmayı unutma kızım Şükrüye,” dedi. Taşlıkta Şükrüye doya doya bir daha baktı babasına.
– Baban hasta, yatıyor.
Babaannenin sesi musluk gibi açıldı taşlığa. Gençleşmişti. Taşlığın dört yanında çiçekler duruyordu. Sepet sepet. Zambaklar, süsenler, şebboylar, güller, menekşe…
– Bir karanfil kopar Şükrüye, dedi babaanne.
Saçına pembe bir gül iliştirmişti. Yüzü de pembeydi. Dedenin hastalığıyla çiçekler arasında bir ilinti kurmaya çalıştı Şükrüye. Babasının yüzü kızarmıştı. Dedesini hiç görmediğini düşündü Şükrüye. Onlar oda kapısını açarken çiçekler hep birden koktular.
Kimse yoktu içerde. Babaanne omuzlarına siyah bir atkı sarmıştı. Mutfağa kahve yapmaya koştu hemen. Şükrüye bacak bacak üstüne atarak kahvesini üfledi, dudağının üstündeki tüylerin kıpırtısı durunca da içmeye başladı. Babaanne sessizliği bozmak için, “Nazan nasıl?” diye sordu. “Şükrüye kızım taşlıkta oynasana. Biz de babanla konuşalım. Yalnız çiçeklere dokunma.”
– Nazan iyi, işi varmış, dedi babası. Ne oldu babama?
– Üşütmüş.
Taşlık karanlıktı. Kokulu karanlıkta çiçeklerin renkleri babaannenin ince uğultusuna karışıyordu: “Elini öpüver oğlum. Baba oğul arasında olmaz dargınlık.”
Çiçeklerden çok taşlığın öte yanındaki kapı çekiyordu Şükrüye’yi. Açsa mıydı? Dede orada mıydı ki? Yüreği çarparak kapının tokmağını çevirdi. Bir süre hiçbir şey göremedi. Odada bir nezle kokusu vardı yalnız. Gözleri alışınca yatağı seçti. İki iskemleyle tahta bir masa duruyordu yatağın yanında. Karşıki duvarda babaannenin beyaz elbiseli bir gençlik resmi asılmıştı. Saçları örülüydü. Bir iskemleye dayanıyordu. Çizmeli bir adam oturuyordu iskemlede. Eski bir oda görmenin ezikliği çöktü Şükrüye’nin üstüne. O sırada yataktaki gölge doğruldu: “Kimsin sen?”
Şükrüye karşılık vermek istedi, olmadı. Yerinde kalakaldı.
Elini uzattı ihtiyar.
– Sen Şükrüye’sin herhalde? Gel bakalım. Yaklaş. Ama önce pencereyi aç da yüzünü göreyim.
Şükrüye çekinerek pencereye yanaştı, ayaklarının ucuna basarak camı itti. Yukardan vuran ışık, ihtiyarın kırçıl saçlarını, aşağı doğru yaylanmış kara kaşlarını, gür bıyıklarını aydınlattı.
– Ne zaman geldin sen Şükriye?
– Biraz önce.
Böyle diyerek suçunu hafifletmeyi umdu.
İhtiyarın yüzünde suçlayıcı bir öfke gizliydi sanki. Özellikle ağzının ucundaki kıvrımlarda.
– Otur bakalım, dedi. Otur bakalım şöyle.
“İhtiyar bir adamın küçük bir kıza soracağı şeyleri bilmiyor” diye düşündü Şükrüye. Konuşmayı zorladı.
– Okula gelecek yıl başlıyorum. Adım Şükriye değil Şükrüye’dir. Hasta mısınız?
– Ya, üşüttüm.
– Üşütmek kötüdür, annem…
Dedenin hoşlanmayacağını sezerek sustu. Sonra:
– Çiçekler sizin mi?
– Benim.
– Hepsi mi?
– Hepsi.
– Ne yaparsınız bu kadar çiçeği?
– Satarım.
– Peki ya beğenmezlerse?
– Beğendiririm. Neden beğenmesinler? Bunca ter döküyorum. Bak: her akşam geniş bir kova alırım. Çiçeklerin çürümüş saplarını, kararmış yapraklarını ayıklarım. Köklerini biraz keserek kovadaki suda dinlendiririm. Yüzlerine sık sık su serperim. Sabaha dirilirler.
– Demek siz çiçek dirilticisisiniz? dedi Şükrüye. Bizim köşede öyle birine rastlamıştım. Bir de vazo satan bir adam görmüştüm; koca bir vazoyu kucağında dolaştırıp duruyordu. Param olsa alacaktım.
İhtiyar duygulanmıştı.
– İyi kızsın Şükrüye, dedi. Babana çekmişsin. İçerde mi? Çok oldu görmeyeli eşşeği.
Şükrüye utandı ama kızmadı.
İhtiyarın bıyıkları titriyordu.
– Sen müthiş bir kız olacaksın Şükrüye. Öyle gözüküyor. Çabuk alışacaksın. Bilir misin, önceleri satamazdım çiçeklerimi, kıyamazdım. O zaman gençtim. Güzelliği kanıksamamıştım daha. Zamanla alışıyor insan.
– Ben de kökleri, yaprakları tanıyabilir miyim?
– Tanırsın, dedi ihtiyar, tanırsın. Hem sonra malını elden çıkarmayı öğrenmelisin. Arasıra için yanacak, ama geçer. Soğukkanlı olmalısın. Güç iş bizimki. Başka işlere benzemez. Gazetelerin küçük ilânlarında adı geçen mesleklerden değil.
– Babam bana gazete okur, dedi Şükrüye. Sabahları işe gitmeden. Hem biliyor musunuz, sizin işinizi herkes yapamaz.
İhtiyar coşmuştu. Göğsü, yırtık pijamasının altından inip inip kalkıyordu.
– Rozet satıcılığı gibi, dedi soluk soluğa.
– Sabun-köpüğü-üfleyicileri gibi! diye haykırdı Şükrüye.
– Kulunç çıkarıcılığı gibi, dedi ihtiyar.
– Vazo dolaştırıcılığı gibi, dedi Şükrüye.
– Ayrıntıcı bir meslek… dedi ihtiyar. Herkes nasıl para kazandığıma şaşar. İşin ucunda bel bağladığın şeyin yok olması da var çünkü. Baban gibi. Kapıyı vurup gittiği gün nasıl sarsılmıştım. O tüccar kızıyla evlenmeyi aklına koymuş bir kere. Dinlemedi. Elimi bile öpmedi hâlâ.
Şükrüye burnunu kaşıdı ağlamamak için.
– Ne diyordum dedi ihtiyar. Soylu mal satıyorum, ama ne yaparsın ki mesleğim önemsiz. Soylu ve önemsiz.
Yatağında doğruldu. Şükrüye, onun gövdesine göre cılız olan kollarına baktı.
– Yoruldum artık , dedi dede. Hadi git de merak etmesinler. İyi kızsın. Gene uğra bana, olmaz mı?
– Uğrarım, dedi Şükrüye. Söz.
İhtiyar öksürerek yatağına uzandı. Yorganın altına gömülene kadar ona baktı Şükrüye.
Yolda babasıyla hiç konuşmadılar. Şükrüye hep dedeyi düşündü. Eve girdiklerinde annesi sedire oturmuş, tırnaklarını boyuyordu.
– Raşit beyler babanla ortak oluyorlar, dedi. Sermaye meselesi çözümlendi böylece. Siz ne yaptınız? Filim nasıldı?
-Babaannelere gittik, dedi Şükrüye, dedeyi çok sevdim.

Tomris Uyar / Metal Yorgunluğu