YÜZÜN – Kemal Özer

kemal-ozer-yuzun

Bir sözcük, belki yıllar önce okumuşum
bir kitapta, belki bir konuşma cümlesinden
sıçramış kulağıma. Yeniden duyuyorum onu
başımı kaldırıp süzülen bir buluta bakarken
ya da tam adım atmak üzereyken bir yolculuğa.

Yeniden, ama bir güzellik çıktığı vakit karşıma
ya da yüreğim yeni bir heyecanla tanışınca
o sözcük değil artık duyduğum, onun titreşimi.
Tıpkı gördüğüm bir kıvrımın yıllar sonra
bir nakışta ışıyıp yeniden öne çıkması gibi.

Tıpkı dokunduğum bir yüzeyde yeniden
bir pürüzün parmak uçlarımla buluşması,
bir kokunun küçük bir esintiye sığınıp
yeniden ardıma takılması, atılan
bir taşın suyu yeniden uyandırması gibi.

Bir sözcük nasılsa senin yüzün de öyle,
görüntü değiştiriyor her yeni kıvrımla birlikte
pürüzlere değdikçe dokunurluk kazanıyor
kokudan gezginliği öğreniyor, sudan akıcılığı-
durmadan yeniliyor senin titreşimini bende.

Kemal Özer
-Sevdalı Buluşma-

KONUŞMAK – Halil Cibran

halil-cibran-konusmak-caleksey-antonov

Ve sonra bir bilgin,
“Bize Konuşmak’tan söz et!” dedi.

Şunları söyledi, Tanrı-Elçisi:

Düşünceleriniz rahatınızı bozduğu
zaman,
konuşursunuz; konuşmak istersiniz.

Ve kendi kalbinizle, kendi içinizle
artık baş başa kalamayacağınızı
hissettiğiniz zaman,
dudaklarınızla yaşarsınız.
Ve bir eğlencedir, bir oyalanmadır ses.

Konuşmalarınızın çoğunda
yarı yarıya katledilmiştir düşünce.

Çünkü, gökler için yaratılmış bir
kanatlıdır, o;
sözcüklerden tünek, yuva yahut
yemlik değil de,
kafes yapar ve o kafeste uçmasını
isterseniz ondan,
kanatlarını açsa da, parmaklıklara
çarpa çarpa
kendini paralamaya,
ölmeye zorlamış olursunuz onu.

Aranızda öyleleri var ki,
yalnız kalmak korkusuyla
geveze ahbaplar ararlar.

Yalnız kaldıkları anların sessizliği
çıplak benliklerini açığa çıkarır kendi
gözlerinde;
onlar da kaçmak isterler bu gördükleri
ve ürktükleri şeyden.

Ve öyle konuşanlar da var ki aranızda,
çok defa bilmeksizin, düşünmeksizin,
kendilerinin de anlamadıkları bir gerçeği,
bir doğruyu dile getirirler.

Ve öyleleri de var ki, gerçek
içlerindedir,
fakat onu sözcüklerle aktaramazlar,
sözcüklerle anlatamazlar.

Böylelerinin göğsünde hayatın ruhu
ritmik bir sessizlik içinde akar gider.

Yolda ya da pazar yerinde
bir dostunuza rastladığınız zaman,
bırakın içinizdeki iyi şeylerin,
güzel şeylerin ruhu
dudaklarınıza yükselsin ve dilinizi
yönetsin.

Bırakın, gönlünüzün derinlerindeki
sessizlik,
gönlünün kulağına seslensin, dostunuzun.

Bunu yaparsanız, dostunuzun ruhu,
kendi gerçeğiyle birlikte,
sizin gönlünüzün gerçeğini de
saklayacaktır,
tıpkı tadının bellekte tutulması gibi,
iyi bir şarabın,
rengi ve konduğu kadeh
unutulup gittiği zaman bile.”

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-
Çeviri: Cahit Koytak

Görsel: Alexei Antonov..

 

YOK UŞTAN İN ERKEN – Oruç Aruoba

Big Snowstorm Massachusetts

Yavaş inersin yokuştan
Kar taneleri irileşirken
Kimler bakmış uzaktan
Yolunda hızla gelişirken

Hep ileri yürürken
Gözü kapalı güvenirken
Boyuna düştüğün tuzaktan
Sürünüp çıkmağa çalışırken

Adımların kısalmış
Işığını gece almış
Zamanın geçişirken
Kırık anısı kalmış

Oruç Aruoba
-Geç Gelen Ağıtlar-

AY, AY ROMANSI – Federico Garcia Lorca

Conchita Garcia Lorca’ya

Kabarık sümbül eteğiyle
geliyor ay demirci ocağına.
Çocuk bakıyor ona, bakıyor.
Çocuk bakakalıyor.
Huzursuz havada
uzatıyor ay kollarını
gösterip şehvetli, saf
sert kalaydan memelerini.
Kaç, ay, ay, ay.
Çingeler gelirse
gerdanlık yaparlar yüreğinden
beyaz yüzükler.
Bırak, dans edeyim çocuk.
Çingeneler gelince
bulacaklar seni örste
gözkapacıkların kapalı.
Ay, kaç, ay, ay,
kulağımda nal sesleri.
Çocuk, bırak beni, basma
kolalı beyazlığıma.

Çala çala ovanın davulunu
geliyordu atlılar.
Çocuk kapadı gözlerini
demirci ocağında.

Geliyordu zeytinlikten
çingeneler bronz ve düz.
Gözlerinde uyku
başları dimdik.

Nasıl ötüyor baykuş
ah! nasıl ağaçta!
Tutmuş elinden çocuğun
gidiyor gökte ay.

Çingeneler çığlık çığlığa
ağlıyor demirci ocağında.
Meltem bakıyor, bakıyor.
Bakakalıyor buna.

Federico Garcia Lorca
-Çingene Romansları-
Çeviri: Erdal Alova

NAR ÜLKESİNE SON ŞİİRLER – Adnan Yücel

adnan-yucel-nar-ulkesine-son-siirler

-1-

Ölen sen değilsin
Ey tanrıları yaratan nar ülkesi
Şiir değil
Aşk değil ölen
Sahte sevgilerdir yalnızca
Dalgalarına karışıp giden
Denizler dolusu zamanın
Bir damlacık anında
Sahte sevinçlerdir
Ölüp de anılar çukuruna gömülen
Nice yıllar geçti aradan
Nice yasak çırpınışlar
Gözlerimi çoğaltan
Nice nar şenlikleri sende
Yasak bir yürüyüşe
Kortej olduğumuz yerlerde
Ve yepyeni bir dünyanın
Kıyısına sürgün gidişlerde
Hep yaprak yaprak açılan günler
Karışmış rüzgârlara
Savruluyor şimdi birer birer
Mezarlar üstünde açılan güllerde
Telörgü ve zincir kıskacında
Renklenip açılan karanfillerde
Hani tuallere sığmayıp da
Denizlere taşan renkler
Ve geceleri sabahlaştıran
O çılgın ay ışıkları
O büyülü sözcükler
Nice yıllar geçti aradan
Nice ölüp de yeniden dirilişler

-2-

Ölen sen değilsin biliyorum
Ey alevi koynunda koruyan kor ülkesi
Özlem değil
Kavuşmak değil ölen
Sen yine buyrukları köpükten
Mavi dinler yaratıyorsun tapınaklarında
Yine tarih dokuyorsun an be an
Ve damla damla
Aşk adına
Mor çiçekler büyütüyorsun kıyılarında
İşte gemilerin koruyucusu Athena
Paramparça sütunlu gözlerle bakıyor
Şimdi gemisiz ufuklara
İşte aysız gecelerin ölümsüz ışığı Apollon
Gözleri
Bir tutam ışığa hasret gömülmüş toprağa
Her şey bir sonu söylüyor sanki
Bir de sonsuzluğu gösteriyor
Ne sondadır oysa bu yürek
Ne sonsuzlukta
Açıkla şimdi bana
Ey coşkulara zincir kırdıran nar ülkesi
Açıkla
Sevgiyle öfkenin bıçak sırtı arasında
Nedir yolumu bekleyen
Bu kıran kırana boşlukta

-3-

Kırılan dalgalara söylenen şarkılar
Gözlerde türkülerle süzülen çığlıklar
Yok artık hiç biri yok
Düşleri kurulan ak bulutlar çoktan dağıldı
Bitti
Anılarda sallanan ve gittikçe silinen
Bir nakarat kaldı o büyük sevgiden
Birde sonsuzluğun ezgileriyle beslenen
Ve yaşlandıkça güzelleşen sen

O deniz ki
Hiçbir kıyıya köpük köpük sunulmamıştı
Uğrunda göller kurumuş
Ama nehirler boğulmamıştı
Toprak çatlamıştı belki sevgisizlikten
Çiçekler susamıştı
Ama yağmur yılmamış
Gökyüzü yorulmamıştı
O sevgi ki hiçbir şiire
Böyle sözcük sözcük konulmamıştı

Ölen sen değilsin biliyorum
Yalnızca içimdeki sende
Kıyılarına sığmayan o büyük sevgiden
Bir şeyler var kopup giden
Ve hiç geri gelmeyen
Duyulup sezilen
Ama bir türlü söylenemeyen
Bir şeyler
Ki durmadan kanıyor
Şu anda yaşamı yeniden güzellerken bile
Kuruyan pınarlarımın
İçten içe ve sessizce tükenişlerinde

-4-

Hani tarihin bitkinliğini gizleyen
O mavi dudaklı kız
Biliyorum sende doğurmuştu tanrısını
Senin
Hanımeli ve yosun kokan kollarında
Daha soğuk
Bir başka sende öldürdü damla damla
Sonra denizsiz
Ve nehirsiz bir kentte gömdü toprağa
O mavi dudaklı kız
Daha üç yaşında
Bir hiç uğruna kül ve yalnız

İşte yine iki tapınak arasında
Bir kaya başında
Hiç kimse yok gecenin sancısında
Yüzyılların uğultusundan başka
Bekliyorum
Bekliyorum da o çılgın ay ışığını
Bir türlü tutuşup yanmıyor sularda

Bir yıldız yağmurunda saçlarım
Tel tel ıpışık sarhoş
Yüreğimse hırçın mavi bir rüzgârda
Dalgalı bir parçan olmuş senin
Patlıyor kayalıklarda
Patlıyor dağılıyor
Sanki hiç yaşanmamış aşklarda

-5-

Ey gökyüzü ve deniz dibi çığlıklarını
Susturan gün
Her sonun koynunda bir sonsuzluğu
Deli taylar gibi koşturan gün
Bir fırtına daha bitiyor sabahın ağzında
Bir fırtına daha
Ölen bir aşkın hüznüyle geçip üstünden
Kayboluyor ufuklarda

Varsın ölüm olsun bu boşluğun adı
Sen aldırma
İşte ölü saray duvarlarında gelincikler
Sevinci çoktan çalmışlar ölümün koynundan
Ve köklerini çoktan salmışlar
Binlerce yıllık hüznün ıslak bağrına

Ölen sen değilsin
Ey renkleri çıldırtan mor ülkesi
Şiir değil
Aşk değil ölen
Gözlerimdeki güneşin önünde bir bulut
Ve içimdeki denizde
Bir dalgadır yalnızca geçip giden

Adnan Yücel
-rüzgârla bir-

YORGO SEFERİS’E İSKELE IŞIKLARI – Süreyya Berfe

sureyya-berfe-iskele-isiklari-23-ctamer-pakben-karantina-adasi-izmir-urla

23

Dolunay yükseliyor
kendinden geçip
yağmur bulutlarının hâlelerine sarılıyor
ışıklarına renklerine daldım
yağmura yakalandım
Karantina Adası da yakalandı

İçleri boş tuzlu
kefeke tutmuş sesler
sürükleniyor aynı anda
burada ve orada

Süreyya Berfe
-Seferis ile Üvez-

Görsel : Tamer Pakben, Karantina Adası – İzmir – Urla