YAĞMUR ALTINDA – Ümit Yaşar Oğuzcan

umit-yasar-oguzcan-yagmur-altinda

Ne zaman yağmur yağsa ben hep böyle oluyorum. Bir küskünlük, bir bezginlik sarıyor içimi. Yağmur damlalarının toprakta kayboluşu bana insanoğlunun çaresizliğini hatırlatıyor durmadan. Hepimiz bir yağmur tanesinden başka neyiz ki? Önce bir buğu halinde topraktan yükseliyor, sonra bir küçük damla olarak yine toprağa dönüyoruz.
Yağmur altında yürüyorum. Eski ceketim ne kadar da ıslanmış, gitgide ağırlaşıyor omuzlarımda, içimde garip bir ürperti var. Fakat üşümek değil bu. Rıhtıma kocaman kocaman gemiler yanaşmış. Beyaz, bembeyaz gemiler… Onlardan birine binip gitmek geliyor içimden; uzaklara çok uzaklara. Adımlarımı sıklaştırıyorum. İçimi çılgınca bir arzu kaplıyor.
Gitmek! Evet gitmek! Fakat nereye ? Kendimden, bir başka anlamda senden kaçabilecek miyim?
Yağmur daha da hızlanıyor. Damlaların vurduğu yerde bir acı hissetmeye başlıyorum. Sanki yüzlerce jilet yüzümü parçalıyor. Gemiler bomboş yağmur altında, rıhtım bomboş, iskeleler bomboş. Görünürde kimseler yok. Sadece küçük, sıska bir köpek halatların arasına büzülmüş titriyor. Öylesine yalnız ve zavallı ki! Küçük kahverengi gözlerini öpmek geliyor içimde. Fakat o benim yaklaştığımı görünce ürkek, telaşlı adımlarla kaçmaya başlıyor. Kim bilir kaç kere aldanmış, kaç kere bir okşayış yerine bir küfür, bir tekme bulmuş? Ben de şimdi bu köpek kadar yalnızım. Fakat kaçamıyorum. Bir köpek olmadığım için…
Bu yağmur dinsin artık. Gökyüzünün bu kirli rengi dokunuyor bana. Oysa Tanrı’nın mavi gözleri her zaman daha güzel, daha parlak olmalı. Bu kirli gri, onun gözlerinin rengi değil. O değil bu alacakaranlık. Ona büyüklük kadar aydınlık yaraşır.
Bu yağmur dinsin artık. Mademki en büyük o; bize gözyaşlarını değil, sabır göndersin verdiği ömre dayanabilmek için. Engin şefkatini göndersin bize. Bir günlük saadet, bir anlık huzur göndersin, yeter. O ağlamasın bizim için. Bizim ona ağladıklarımız yetmiyor mu?
Kimim? Nerden geldim ben? Nereye gidiyorum? Hafızam birdenbire çok uzun yıllar öncesine iniyor, soğuk bir kış gecesini hatırlıyorum. İlk defa üşüdüğüm, ilk defa aç kaldığım geceyi… Çocuk kalbimin o ilk isyanı, ilk incinmişliği hâlâ sımsıcak bir yara gibi içimde. İnsan aç olursa uykusu gelmiyor, hele aç bir çocuk olursa… Pastayı çok severdim küçüklüğümde. Aç kaldığım gece hep pastalar geldi aklıma, pastacı dükkânları geldi. Elimde olsa bütün pastacı dükkânlarının çocuklara bedava olmasını sağlardım.
Şu gemi bir gün kalkacak bu rıhtımdan ve bilmem kaç milyonuncu defa dünyanın yuvarlak olduğunu ispat edecek. Yuvarlak bir dünyada yuvarlak hesaplar, yuvarlak kelimeler, yuvarlak rakamlar, insanlar, yalanlar, zulümler ve savaşlar. Her şey dünya yuvarlak olduğu için. Yuvarlakların ve noktaların dünyası bu. Biz de birer nokta değil miyiz seninle? Denize düşen birer yağmur tanesi değil miyiz?
Söylesene kimim ben, neyim? Telleri kopmuş bir çalgıdan ne farkım var? Hadi uğraş bakalım, benden bir ses çıkarmaya çalış, parmakların kanayıncaya kadar, gözlerin yoruluncaya kadar. Fakat sen de bir gün usanıp taşlara vurma beni, bir kere de sen kırma. Her şeyi bir bir anlatacağım sana. Dinle ne olur! Bütün kalbinle dinle. Sana kirlerimden, utançlarımdan, yalanlarımdan soyunup geliyorum işte. Bu yağmur bütün kötülüklerimi yıkadı. Seni bu bomboş rıhtımda yeniden buldum. İşte köhne sandalımla sana yanaşıyorum. Bana kim olduğumu sen öğret. Bu yağmur dinecek er geç. Islak kaldırımlarda adını tekrarlayarak yürüyeceğim, her geçene seni soracağım. Beni deli sanacaklar, tuhaf tuhaf bakacaklar yüzüme. Seni arayışımın nedenini kimse anlamayacak. Bilmiyorlar ki ben sensiz yapamam. Bulduğum tek şeysin yeryüzünde. Güzel olan, iyi olan, eşsiz olan tek şeysin. Hani bazen durup dururken ansızın bir sevinç sarar ya içimizi; derinden çok derinden bir an için de olsa yaşadığımıza memnun olur, yarına umutla bakarız ya! O an bize bütün kötülükleri, acıları unutturuverir. Kendimizi bir çocuk kadar kaygılardan uzak hissederiz. İşte sen o ansın benim için. En güçlü, en mutlu olduğum ansın. En harikulade ansın anlıyor musun? Zaman zaman senden uzaklaşmak isteyişimin boşuna olduğunu biliyorum. Artık kendimden bile kaçabilirim. Fakat senden asla! Sen hükmedemediğim kaderimsin benim, silemediğim alınyazımsın.
Gel, bu yağmur altında seninle yürüyelim. Rıhtımın yağmur altında küflü demir kokan havasını birlikte koklayalım. Gel, şu gemilerden birine seninle beraber çıkalım. Bilmediğimiz uzak ülkelere gidelim seninle. Gel, her dakikada bir yıl yaşatayım sana. Her gününe bir ömrün yoğunluğunu vereyim. Damarlarımda dolaş, nabzımda vur, kalbime yeni bir canlılık ver varlığından. Bak! Yağmur altında serçeler nasıl da ıslanmış. Nasıl birbirlerine sokulmuş titreşiyorlar bak! Şimdi bir serçe kadar yalnızım işte. Kolum kanadım kırık senden uzakta.
Bu yağmur dinsin artık! Sana bir yıl değil, bir ömür değil, yepyeni bir çağ getireceğim. Bu çağda bütün yılları yarışırcasına yaşayacağız seninle. Köhne tarih bu çağla bitecek. Zaman bu çağla anlayacak değersizliğini.
Sana uzun uzun olayları, kişileri anlatmayacağım. Sana sensiz geçen bir geçmişin kuru ve manasız anılarından söz etmeyeceğim. Bir roman olacaksa yarının, yarınların, yarınımızın romanı olacak. Gerçeklerin üzerinde bir gerçek getiriyorum sana hayal dünyamdan. Sonsuzluğu bir kadehe doldurdum sen içesin diye. Sigaranı ölümsüzlük ateşiyle yakıyorum.
Şimdi ellerimin arasından bir nehir akıyor. Fırtınalar kopuyor gözlerimde. Amansız, büyük dalgalar içindeyim. Dört yanımda vahşi rüzgârlar uğulduyor. Görmüyor musun dilim dilim olmuşum, kanlar içindeyim. Aradığımı buldum artık. Susuzluğumu dindirecek çeşmenin yanı başındayım.
Ve yağan yağmur değil aslında. Islanan sokaklar, kuşlar değil. Bildiğin yağmur değil bu. Güzelliğinin yağmuru altında yürüyorum günlerdir. bu liman senin limanın, bu gemiler gözlerin senin.
Toprağıma yağan yağmurlarınla yeşereceğim ben. Çiçeklerim senin yağmurlarına açacak, otlarım onunla büyüyecek, ağaçlarım senin yağmurlarınla meydan okuyacak göklere.
Haydi yağ! Dilediğin kadar yağ artık! Kuruyan topraklarımın sana olan özlemini dindir. Bir sel gibi taş dudaklarımdan satır satır. Yaşadıkça güzelliğinin yağmurundan mahrum etme beni. Öldükten sonra da toprağıma yağ ki, öldüğümü hiç bilmeyeyim.
Ümit Yaşar Oğuzcan
-Mihriban’a Mektuplar-

,