Senin Gittiğin An – Bejan Matur

BEJAN MATUR SENİN GİTTİĞİN AN

Lahore
Lahore
Karanlığın bahçesisin sen.

Yürekte büyüyen
yalnız
dağın gölgesi.

Aynaların kırılması
Ve karanlıkta yüreğime yapışan
Eski kelimeler.

Bir yastığa sızan ışık
Akşamın bildiği
Benim yaşadığım.
Adımlarının başka dağlarda gidişi
Bütün kıtalarında yeryüzünün
Buzul çağı kadar eski
Senin gittiğin an
Birlikte bakmadığımız
Yıldızlar kadar çok ve acı.

Bejan Matur
-aşk/olmayan-

YÜZ AŞK SONESİ – Pablo Neruda

PABLO NERUDA 100 AŞK SONESİ  XKIV

XLIV

Sevmiyorum dememden bileceksin sevdiğimi,
yaşamın iki yüzü olmasından gelir bu,
söz bir kanattır sessizlikten gelen,
soğuk değil midir ateşin bir yarısı…

Seviyorum işte, başlasın diye seni sevmek,
ersin diye nihayete,
dahası hiç vazgeçmeyeyim diye:
Henüz sevdim diyemem bu yüzden de.

Elimde iki anahtar tutuyorum sanki:
Biri sevmek seni, öbürü sevmemek,
biri mutluluk, mutsuz bir yazgı ihtimali öbürü.

İki ihtimali var aşkımın seni severken.
Bundandır seni sevmediğim zaman da sevmek,
bundandır seni sevdiğim zaman da sevmek.

Pablo Neruda
-yüz aşk sonesi-

Çeviri : Adnan Özer

GİTANJALİ – Rabindranath Tagore

RABINDRANATH TAGORE GİTANJALİ  LXXXIII

LXXXIII

Anne, keder gözyaşlarımdan
Bir inci gerdanlık yapacağım sana,
Boynuna takmak için.

Yıldızlar, senin ayaklarını süslemek için
Kendi ışıklarından halhal yaptılar,
Fakat benim yaptığım takı gerdanın için.

Zenginlik de, şöhret de senden geliyor;
Onları bahşetmek ya da çekip almak
senin işin.
Fakat çektiğim elem koşulsuz
bana ait;
Bunun için ki, ne zaman adak olarak
onu getirsem sana,
Cömertçe ödüllendiriyorsun beni.

Rabindranath Tagore

Çeviri: Cahit Koytak

 

 OĞULLARI ÖLEN ANALARA TÜRKÜ – Pablo Neruda

PABLO NERUDA OĞULLARI ÖLEN ANALARA TÜRKÜ

Onlar ölmediler yok,
Ateş fitiller gibi:
Dimdik ayakta,
Barut ortasındalar!

Karıştı, bakır tenli
Çayır çimene,
Karıştı,
O canım hayalleri:
Zırhlı bir rüzgâr,
Perdesi gibi;
Bir set gibi:
Kızgın çehreli,
Göğüs gibi:
Göğün görünmez göğsü gibi!

Analar, onlar ayakta
Buğday içindeler, onlar,
Yücelerden yüce dururlar:
Dünyayı doruktan seyreden,
Bir öğle güneşi gibi.
Bir çan darbeleri gibi,
Onlar.
Ölmüş gövdeler arasında,
Zaferi çekiçleyen bir ses gibi
Onlar,
Kara bir ses gibi.
Ey canevinden vurulmuş,
Toz duman olmuş bacılar!
İnanın oğullarınıza.

Kök oldu onlar,
Sade kök:
Kan suratlı,
Taşlar altında.
Karışmadı toprağa,
Dağılmış kemikçikleri.
Ağızları ısırır hâlâ,
Kuru barutu;
Ve demir bir okyanus gibi,
Titreşirler hâlâ.
Ben ölmedim der,
Yumrukları;
Yukarı kalkık yumrukları,
Daha.

Bunca yere düşmüşlerden,
Yenilmez bir hayat doğar:
Bir tek beden olur,
Analar, bayraklar, çocuklar,
Hayat gibi canlı tek bir beden;
Bir yüz bekler karanlıkları,
Ölü gözleriyle,
Kılıcı dopdolu,
Dünya ümitlerinden.

Dursun,

Dursun yas esvaplarınız.
Yığın derleyin,
Gözyaşlarınızı;
Bir metal oluncaya kadar:
Bununla vuracağız,
Gündüz – gece;
Bununla çiğneyeceğiz,
Gündüz – gece;
Bununla tüküreceğiz
Gündüz – gece
Kin kapılarını,
Kırıncaya kadar.

Oğullarınızı bilirdim,
Unutmadım acılarınızı.
Ölümleriyle nasıl kıvandıysam,
Hayatlarıyla da öyleyimdir.
Onların gülüşleridir:
Karanlık atölyeleri ışıtan.
Her gün metroda, yanıbaşımda:
Onların ayak sesleridir,
Çın çın.
Akdeniz portakallarında,
Güney ağları içinde;

Yapılarda
Basım-evi mürekkeplerinde;
Kalplerini tutuşur gördüm onların,
Güçle, yangınla.
Ben de sizler gibiyim, analar.
Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu.
Gülüşlerinizi öldüren kanla,
Serpilip gelişmiş;
Bir orman gibidir kalbim.
Günlerin kahredici yalnızlığı,
Uyanışın sisli öfkeleri
Girmiştir içine.

Susamış sırtlanları,
Bitip tükenmez ürmeleriyle
Afrikadan gürleyen hayvan sesini;
Öfkeyi, iniltileri, hoşgörmeleri,
Bırakın, bir yana bırakın.
Ölümün ve tasanın
Çemberinden geçmiş analar,
Doğan ulu günün ortasına bakın:
Bu topraktan güler ölüleriniz.
Kalkık yumrukları titrer,
Buğdayın üstünde,
Bilesiniz.

Pablo Neruda
-Dünya Şiir Antolojisi 2-
Çeviri: Enver Gökçe

TROYALI HELENA 4 – Ahmet Uysal

AHMET UYSAL TROYALI HELEN 4 ADRASAN MEKTUBU

ADRASAN MEKTUBU

adrasan’da aradım seni helena,
olympos ışığına sığınan gemimle,
büyük buluşmanın titreyişi içinde,
kekova’da sınanmış fırtınalarla,
toros sağanağından geçirdim,
likya taşlarından bana kalanları.

bulunmaz uzaklığındı sanki
gökyüzünü kapatan yanarca dağı,
inceltilmiş taşların ezgisi,
kaya oyuklarında biriken yağmur,
batık gemilere tutunan yosunlar,
seni getiriyordu bana sürekli.

yürüsem nereye çıkar bu yol,
büyük biliciyle buluşturur mu beni,
iki sütun arasında beklemek
geleceğin gizini açıklar mı;
seninle birlikte olmayı düşündüğüm
kadırga, nasıl sıyrılır bunca aşk
yarası taşıyan fırtınalardan!

geleceğim yaptım seni helena;
aşktır geleceği büyük insanlığın,
taşlara adını yazdımsa bundandır,
bana değil, insanlığa kal sonsuz,
bir kez olsun gözüne ilişmek
neye yarar, ışığın düşsün yeter,
taşlarına oturduğum likya yoluna.

Ahmet Uysal
-Eylül Ebruları-