YORGUN – A.Hicri İzgören

A HİCRİ İZGÖREN YORGUN

Ne zaman dağılsa sesim
Şakağıma dayardın gözlerini

Oysa adınla başlamak istedim bu akşama
İstedim ki bir ayrılıkta bitmesin buruk
Günlerdir bir tek dize düşüremedim
Bu kaçıncı sürgünüm bütün renklerimi götürdün

Kanayan bir öyküdür içimizdeki bozgun
Hergün yeni bir hüznü takıp koluna
Bütün saatleri acıya kuruyor sanki
Şarkıların hüzzam makamındayız
Kanıyoruz göçebe yollarda yılkı atlar
Bir acı kahve hatrını unuttuk
Her köşe başında bir maskara

Tuzun ve şarabın tadı değişti
Nasılsa eskidi yüzün -değişmedi gözlerin-
Alevler yakmıyor artık inceltmiyor buzları
Üstümüzde sağır ve dilsiz bir gökyüzü
Her şey ayrıksı sanki bulutlar paslanacak
İşte solan bozkır akşam ve zaman
Sessizlik -sensizlik daha ne kadar
-Aşksa aşk işte nabzım-
Bütün sağnaklarını yağdır haydi yağdır
İster bir cehennem aç ister bir mayıs getir
Her vurguna hazırım nasılsa her şey pusuda gibi

Bu bungun akşama yazdırarak adını
Dal gibi serin yine gözlerin

A. Hicri İzgören

Nazım’a Yüklü Bir Selam – Şükrü Erbaş

nazim_hikmet_3
Dünyanın yüreğinde uyuyan
Güzel insan
Yüreği şiirinde yaşayan
Sevgili Nazım
‘Bizim dünyamızda yine
En tatlı yemiş : aydınlık…’
Nerden başlamalı söze Nazım deyince? Elbette şiirden denilecektir. Şiirden elbette, ama öyle insanlar vardır ki dünyamızda – ve öyle az ki sayıları- ömürlerinin büyük denizlerine ulaşmak için, onlarca, yüzlerce ırmaktan geçmeden olmaz, yarım kalır, O büyük denizi bu ırmaklardan akan sular oluşturmuştur çünkü.

Elbette şair Nazım’dan başlanacaktır söze. Salt şiir yetecek midir peki, her şeyden yalıtılmış salt şiir midir büyüklüğü Nazım’ın? Düşünce ile eylemin, şiiri ile yaşamının ayrılmaz birliği; “devrim düşüncesiyle şiirsel yükün müthiş bütünlüğü’nden (C.Süreya) söz etmeden olur mu? Peki devrimci, eylemci, kavga adamı Nazım’dan mı başlamalı, salt bu yanından mı girmeli söze? 1921 yılında, Batum’da Fransa Oteli’nde ömrünü değiştirecek yolculuğun başlagıcında;
“Karar ver oğlum, karar ver diyordum, kendi kendime… Karar verildi. Ölmek var dönmek yok. Duur, acele etme oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Her şeyimi. Hürriyetini? Evet! Hapislerde kaç yıl yatasın bu uğurda? Gerekirse ömrüm boyunca. İyi ama sen kadınları seversin. Yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı, Amerika’yı dolaşmaya can atıyorsun. Anadolu’yu Batum’daki rokoko masanın üstünde bırakıp da (…) Ankara’ya döndün mu beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya… Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim. Asılmak da var, öldürülmek de. (…) Öldürülmekten korkuyor musun diye sordum. (…) Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda diye sordum. Verem illetine, yürek hastalığına, körlüğü? (…) razıyım körlüğe de. Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere. Beni geldiğim yere Anadolu getirdi”
diye yapılan o büyük hesaplaşmadan yıllarca sonra:
“Yeniden mihenge vurdum inandığım şeyleri
çoğu katıksız çıktı çok şükür”;
“Elimde olsaydı bu yolculuğa
başlayıp başlamamak
başlardım yine”
diyebilen, lekesiz katışıksız devrimci Nazım’dan mı söz etmeli?

…..

Şükrü Erbaş
1986
-insanın acısını insan alır-