Tag Archive: Şükrü ERBAŞ


Yolculuk – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ YOLCULUK

Yolculuk – Şükrü Erbaş

Bir uzun yürüyüşün
Gelmiş gelecek tüm yolcularına
Ve üç insan güzeline dünyanın
Üç iyilik ipeğine
Bu yolda tanıyıp bu yolda sevdiğim.

Şükrü Erbaş

Bir Şiir Öncesinde

Ben bir şiir öncesindeydim
Bütün hasretiyle Nazım geldi
Öptü sözcüklerimi birer birer
Memleket kesilmiş dudaklarıyla

Başında And Dağları’ndan bir kar bulutu
Rüzgarı kan ve kardeşlik kokan
Neruda geldi Şili’den
Kocaman gövdesiyle sevgiler yumağı

Lorca ansızın öldü
Bir İspanyol dansı gibi incecik
Akıtıp ömrünü Granada toprağına
Şiirin ve şarkının sonsuz yatağında

Ritsos kurtardı Yunanistan’ı
Yenip veremi ve faşizmi
Küçücük sularından günlük hayatın
Büyük denizlere ulaşan gücüyle

Sürgünlerden sevinçlere eğriler çizerek
Dize dize bir ozan
Gördü gerçeğe dönüşünü şiirinin
“Döndü Havana’ya Nicolas Guillen”

Ve İstanbul geldi, bir halk şenliğinde
Gömmüş otuz dört ölüsünü mayıs mavilerine…
Seslendiler bir şiir öncesinde verip el ele
Bütün iyi ölülerimle ölümsüz soy şairlerim:

Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır
Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
Güneşin yolunu
Geleceğe güller sunmaktır
Geleceğe güller sunmaktır…
I
O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
Yağmur ikinci adıydı akşamların
Günün yorgunluğu üzerine dökülen
Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
Geçimin dar kapılarından
Alın teri umut ve kaygıdan örülü
Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
Birbirine benzerdi evler, toprak dam
Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar…
Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

Birbirine benzerdi
Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder…
Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
Ve toprağın derin ırmağında
Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
Akar, akardı
II
Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar
Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü
Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi
Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık
Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime
Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum
Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı
Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme
İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların.
Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim
Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa.
Bir de masallar… bir de türküler
İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan
O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri
Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının…

Sonra kerpiç duvarların ardı
Lambalardan büyük karanlık
Gün boyu kavrulan toprak güneşte
Uykuların bile alamadığı yorgunluk…
Sonra babamın sesi
Ki korkunun simgesi oldu ömrümce
Akşamlara kadar çırpınan annem
Odalara dolan gönül üzüncü…
Sonra ürperen ağaçlar dışarda
Gecenin ve yalnızlığın
Yataklara sızan hışırtısı
Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin…

Bunalır… bunalırdım.
III
Yozgat bir kar kentidir
Sürmeli bir türküdür
Serttir soğuktur küçüktür.
İki dağın dudağına kısılmış
İncecik bir sudur
İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…
Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
Ağaçları çatılardan yüksek
Avluları evlerinden geniş
Bir rüzgâr kentidir Yozgat
Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
Yıllardır kesilmeden esen
Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
Dar sokaklar eğri evler boyunca…

Kadını bir eski zaman resmidir
İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
Erkeği odalar dolusu ağırlık…
Duruldukça rengini bulan sular gibi
Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
Bir taşra kentidir Yozgat
Zor inanıp güç değişen…
Durur zamanın alnında donuk
Bir basma entarinin eteğinde
Soluk, eski desenler gibi…

Günler içinde bir gün
Dokundu parmakları hayatın
Ufkumun bunalan perdesine…
Fırınları sinemaları minareleriyle
Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
Yozgat, girdi ömrüme…
IV
Bana sorular öğreten dost
Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen…
Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
Sabırlı, içten, yalın
Örnekler çıkarıp adım adım
Küçücük bir kentin kapalı hayatından
Bana dünyaları gösteren dost…
Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
V
Akşam sızıyor karanlık kapıdan
Aralık kapıdan ayrılık sızıyor
Bir hançer gibi gölgelerin ucunda
Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri
Üşüyen odalarına yalnızlığın
Her gün biraz daha ağır
Anılar sızıyor aralık kapıdan

Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü
Koparıp götürdü kimlerden neleri…
Sesler, yüzler… yerleri
Bir yara sızlayan dokunuşlar
Her biri bir ömre değen
Yıllar sızıyor aralık kapıdan…

Dayamış duygularını aklının doğrularına
Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor
Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda.
Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın…
Işığı gölgeler içinde mahzun
Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.
VI
O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
Bilinen iki şey arasında
Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

O zamanlar uzak taşra kasabalarında
Akşamlar birer kara buluttu
Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
Günde bin kez gidip gelirlerdi
Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
Ölenler, arananlar, yakalananlar…
Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu…
Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
Okur, okurdu…
Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
Söylenen her isim
Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
VII
Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
Ey sözleri halkının kalbini içeren…
Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
Bir suçlu gibi susturup renklerini
Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr…
Hani o, güneşini eğninde taşıyan
Bir ulu geleceğin altın kalemini
Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
Kenti süslediğin…
Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
Birinde düğün eden sözcükler
Yaşamak ve direnmek kıvamında…
Yok artık, gömüldü anıların göğsüne

Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın…
Duvarlarında boydan boya
Büyük şirketlerin reklam afişleri
İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
Ölü, çirkin ve kirli…
VIII
Ve günü geldi hayatın yüreğinden
Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla
Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu…

Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını
Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların
Rengine ve gülüşüne
O her şeye dokunmak isteği veren
İlkyazların coşkusuyla
Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde
Sığarak, akıl almaz bir biçimde
Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine
Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk
Sevgi, doldu ömrümüze…

Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
Ne vardı dilinin ucunda o kızın
Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin
En büyük acılara bile katlanma gücü veren.
IX
Seni öpsem, gülse bir halk
Seni öpsem, yoksulluk
Utansa verdiği acılardan
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.
Seni öpsem, silinse
Alın çizgilerinden gam
Yürek kuytularından akşam.
Bir sonsuz yağmur yağsa
Aşkın kardeş bulutlarından
Aynı mutlulukla ıslansa dünya.
Ayrılığa kapansa kapılar
Odalar üzgün durmasa.
Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin
Gülse yaz günleri gibi
İnsanların gölgeli yüzleri.
Kar yağmasa dar yoluna
Kardeşimi koynunda saklamış dağların
Çıkıp gelse alanlardan
Anılardan, duvarlardan
O gencecik ermişler.

Işısa yeniden annelerin yüreği
Çocuklar çoğalsa sevinçten
Çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
Seni öpsem boğulsa
Açtığı acının çukurunda
Yüzü kışlar kadar soğuk
O bilinçli kötülük
Arınsa ömrümüzün kiri, kederi…
Donup kalmasa dudaklarımda
Bir suç gibi, öpüşün
Bencilliği andıran o buruk tadı
Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.
Seni öpsem ve dünya
Kurulsa yeniden
Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak…
X
Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok
Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez
Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok…

Söndürüyor etinde hasretin acısını
Gömülmüş anıların iç denizlerine
Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar
Kendi suretinde.

Buğulanıyor yudum yudum
Akmış ayrılığın yankısız yollarına
Ömrünü çiziyor bir ihtiyar
Alın kırışığında.

Zaman bir ince yalnızlık nicedir
Hayatın gözeneklerinden süzülen
Bilenip gümüş hançerinde gecelerin
Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.
XI
Biz o çocukları hiç anlamadık
Biz o çocukları tanımadık hiç…

Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
Sesimizi katmadık seslerine…
Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
Korktuk hepsinden…
Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
Garip bir merakla bakıp arkalarından
Saygılı, şaşkın, küçümser
Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
Ama elleri, yürekleri, yüzleri
Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
Anlamadık…
Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…

Şimdi düşünüyorum da
Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz korktuk.
Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz sustuk.
Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz teslim olduk.

Biliyor musun, güz
Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar…
Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
Bir ses sağanağı, bir özlem…
Düşünüyorum da, farkına varmadan
Sessizce, kendiliğinden
Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
Katılmışım hatta türkülerine kendimce
Uzaktan uzağa…
Yoksa niye kanasın değil mi
Bunca yıldan sonra sesim
Böyle durup dururken…

 

XII

Kardeşler diyordu, kardeşler
Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını
Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı
Yağmurdan, rüzgârdan, kardan…
Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden
Döne döne geçip gidiyor da mevsimler
Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza.
Öyle bir garip makine ki bu
Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana
Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa
Elimizden çıktıktan sonra
Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza.
Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
Paranın güvenli korunaklarında
Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
Hiçbir yere gitmiyor.

Kardeşler -diyordu- kardeşler
Bir çocuk aklı bile yeter
Görmek için bunları
Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı…
Kaldırın başınızı…
Kardeşler…
bir çocuk…
yarın…
Unutmayın…
susmayın…
korkmayın…
XIII
İnsan ki anılardan bir buluttur
Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir…
Düşmeden son damlası toprağın rahmine
Kim bilir kaç mevsim görür
Kaç rüzgâr geçirir…
XIV
Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları
Adınla tutuldukları korkularından
Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular.
Konuştular konuştular konuştular…
İnsan doğasının o en güzel
O en yüce yetisini çirkinleştirdiler.
Bir yanlışını alıp senin
Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile
Binlerce doğrunun üzerini örttüler.
Meydan meydan küfrettiler ardından
İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına
Yanıtı yasaklanmış sorular sordular.
Ses geldikçe öfkelendiler
Gelmedikçe kuşkulandılar
Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları
En küçük sessizlikten bile ürker oldular.
Kurtuluşu sana saldırmakta buldular
Sana saldırdıkça rahatladı ruhları.
Öyle ucuz ettiler ki her şeyi
-Sözü, saygıyı, erdemi-
Ölümü bile kirlettiler
Ölümü bile kirlettiler…
XV
Ne mi yapıyoruz
Bunca kuşatma ortasında
-İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları-
İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye
Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde
Duygular düşünceler
Dünyalar köreltiyoruz.

Ne mi yapıyoruz
Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde
Bütün bir ülke
Yanlış secdelerde eğil eğil
Bunalıyoruz.
XVI
Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
Olanca akışına karşı hayatın
Evler mevsimler ömürler boyunca
Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
Saçları sözlerine karışmış
Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
Balkıyıp duruyor yüzlerinde
Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
Resmin arılaşmış mavisi

Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
Kirpik saç boya yedi renkli kokular
Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
O görünmez ince derin çizgide.

Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini…
Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda…
Polis raporlarında asayiş berkemal
Bir adam geçiyor günün ufkundan
Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
XVII
Üstümde özlemin hareli giysileri
Dönüşüm yitik bir cennete oldu
Bunca olaydan, aradan sonra.

Sokaklarında kimliksiz insanların
Can incitip onur kırdığı
Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni.
Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı
Bir korku bulutu yolların ucunda.
Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne
Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru.
Suyu sisli, karı dalgın, duruşu
Zamanın seyrine ayak bağı
Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında
Evleri içine çekilmekten küçük
Evleri içine çekildikçe yenik…

Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak
Ey onca uzaklardan incele incele
Kalbime akan yollar
Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin
Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin
Böyle külhan ve düşman
Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan…
Ben kimim
Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün
Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla
Korkuya rehin, ordusu bozgun
Yaralı, yalnız ve suskunum…

Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi
Silerse senin çocukların siler yine
Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi.
XVIII
Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm
Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce

Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe

Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi
Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara
Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

Süzülüp sonra dalgınlığından usulca
İndi bir kent meydanına o göller ince ince

Utandım varlığımdan, sanki gizlisine
İzinsiz girmişim gibi gizlice

Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada
Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe

Çok uzun bir suskunluğu, buruksu
Anlayıp konuştuk sessizce…
XIX
İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu
Ey yanlışı emziren kör meme
Hayatın kaçınılmaz kusuru…
Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
Ölüler diriler düşenler dövüşenler…
Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
Doğrular, yanlışlar…
Bir gizli dil gibi öfkenin için için
Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar…
Kalanlar, kaybedilenler
Ne varsa, kapındayız işte
Tutuşturmak üzere yeniden
Zamanın küllenen yüreğini…
Sun bize inancın duru pınarlarından
Süzülen o eski tadını düşlerin;
Ömrümüzün acemi dallarında
O bir heyecanla telaş telaş açılan
Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin…

Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
Ver bize çoşkusunu yeniden
Sesimizi geri ver
Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri…
Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
İyi, doğru ve güzel
Ne varsa “büyük insanlık” adına
Kapındayız işte bir daha
Tarihsin sen
İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
Göster bize geleceğin yollarını…

 

 

Bir Şiir sonrasında

Ne sözcükler göverdi elimi değdiğim yerden
Ne dilimden ezgiler döküldü durup dururken
Onları ben bir bir doğurdum
İnancın ağır yükü
Ve bunlu baskınıyla acıların
Çırpınan yüreğimden kıvranan beynimden…

Şükrü Erbaş

(1985-1986)
YOLCULUK
Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü 1987

RESİM: ORHAN KÖSE

ŞÜKRÜ ERBAŞ TANRININ BEŞİĞİ

Serçelerin sulardan önce aktığı bir şadırvanda
Ölümden, tanrıdan, zamandan özgür dedem
Yüzünde beni severkenki sabahların buğusu
Sonsuz bir günbatımını gülümseyip duruyor.

Ey ıhlamurların çınarlarla söyleştiği bahçe
Geç okudum yapraklarının açık defterini
Senin bağışınmış gövdemde çiçeklenen hayat
Senmişsin sonsuzluğu canımdan taşıran aşk.

Sevgilim…
Tanrının beşiğiymiş koynun diye uyuduğum rüya.

Şükrü Erbaş
-bağbozumu şarkıları-

Çığlık – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ ÇIĞLIK

Yankısı boşlukta kalmış bir içli çığlık
Elektrik direğine tebeşirle yazmışlar:
– S e n i S e v i y o r u m

Direnip durdu günlerce
Zamanların bulutundan süzülen
Hüzün yağmurlarına
Tuhaftır silinmedi.

Kimdir, hangi çalkantıda
Salmıştır çığlığını yolların ucuna?
Almış mıdır bir yazıda donup kalmış titreşimi
Yüreğinin ocağına o gönül üzüncü?

Sevmek derinimizde gülü solmuş bir zaman
Geçtik her seferinde aynı soruyla
Düğümlenmiş bir duyguyu çözüp bağlayarak:
“- Sevdiğine yanıt vermedikten sonra
Başka kime yanıt verir yeryüzünde insan?”

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz değişim-

ŞÜKRÜ ERBAŞ KİMLİKSİZ DEĞİŞİM III

Akışsız ırmağa benzer kadının gülmeyeni
Köpüksüz denize uçuşsuz turnaya
İşveyi, nazı, bir incecik sözü
Bir içten hareketle demeyi bilmeyeni
Eksiktir güzelliği…

Otur yanıbaşıma bilerek yanıldığım,
Zayıflığım benim, bayramlık sevincim.
Otur yakınıma, otur yalnızlığıma…
Yalan bile olsa, yanlış bile, suç bile
Dokun hayal ellerinle kalbimin derinine.
Essin teninden dişiliğin o bin yıllık
İnsanı baştan çıkaran Havva rüzgârı
Ayıplarla yasaklarla yoksul düşmüş
Şu kapalı ömrümün donuk ülkesine…

Bahar toprakları gibi derinden derine
Kabarıp durdu bunca yıl içimde
Bir kadını gün ışığında sevmek tutkusu
Tutup ince bileklerinden, başını
Gezdirmek omzumda, göğsümde
Yollar çarşılar içli sözler boyunca
Olmadı bir türlü olmuyor
Bilmem ki nelerin yürek bağı dilimde
Utandım sıkıldım beceremedim…

Ne içtiğim rakı ne şu yayvan şarkı
Ne de etin açlığı bu
Bir çift güzel söz söyle yeter
Bir çift güzel söz
Gülüşünle süslü, halimle uyumlu…

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz Değişim-

 

IŞIMA – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ IŞIMA

 

Adam bozkırın ruh atlası. Denizi susuyor. Kız, kirpikleriyle sonsuzluk veriyor sulara. Sonra bir söz oluyor, bir bakış… Işık gölgeye değiyor. Dünyanın bütün karıncaları yürüyor parmak uçlarına. Hayal oluyor. Heves, ten ateşini düşürüyor kana. Sarı zamanda masmavi bir ağız. Kız, yaşını unutuyor. Adam ömründen özgür. İki deniz bir uçuruma akıyor, korkarak, cesur. Gözyaşı boncukları veriyor adam kıza. Kız nar ocakları bağışlıyor. Yaz değil, taşlarda çileyen bir yaşama tutkusu. Salyangozlar ağustosböceklerine bırakıyor bahçeyi. Yaprakların duasına tutunuyor adam. Kızın saçları bir bulut türküsü ağzında. Günah, başkaları artık. Adam acıyla mutlu, kız korkuyla kanatlı… Kırmızı bir soluk, kırmızı bir solukla halkalanırken, bütün zamanlardan sesleniyor ölüm: Aşktan başka gerçeklik yok. Her şey dünyada olur. Sevincinizi sevin.

İki denizde iki ayrılık usul usul ışıyor… Aynı arzuyla çınlıyor iki soğuk zaman. Ey uzaklığın salkım bıçakları… Gün başlıyor yalnız gövdede…

Şükrü Erbaş
-bağbozumu şarkıları-

Çok Değil Ki – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ (2)

Yüreğimde büyüttüğüm gül güneşe çıkamaz
Yüreğim o gülü büyütmezse ışıyamaz.

Günüm seninle başlasın istemiştim
Çok değil ki…
Bir içten gülüşünle ışısın gecem
Uzun suskunlukların dilsiziydim
Sesin aksın istemiştim dupduru
Dağ suları gibi serin
Yüreğimin ölü topraklarına.
Kirpiklerin gölgelesin yüzümü
Gözlerin ömrümün göğü olsun
Demiştim, çok değil ki…

Bir uzun yürüyüş düşlemiştim
Avuçlarının ince çizgilerinde
Öperek ürkek gülümsemeni usulca.
Dünya tepeden tırnağa sen
Buğulansın istemiştim ılık nefesinle
İçimin buzlu camları.
Rüzgârda titreyen dallar misali
-Bilsen unutmuşum nicedir-
Ürpersin tüylerim tel tel her değdikçe
Savrulan saçların solgun tenime.
Çok değil ki, kırılsın acının ayazı
Mutsuzluk dinsin biraz demiştim.

Bir uzun güz geçmişti bin uzun hüzün
Sevgi denilen o ilkyazın üzerinden
Yaşamak eski sevincini çoktan yitirmişti.
Düşsün istemiştim yüzünün sabahından
Ömrümün akşamına bir düş inceliğinde
Öpüşün, dudağında çiçeklenen çiy taneleri.
Çok değil ki, çok değil ki diz çöküp
Göğsünün köpüren pınarlarından
İçeyim istemiştim hayatın can suyunu
Ağzının pembe ufuklarında soluklanarak.
Bir dem barışık olsun can ile ten demiştim
Bir dem iliklerimde duyayım yaşamayı
Uyumun mutluluğunu sende bularak.

Şükrü Erbaş
-Aykırı Yaşamak-

 

 

ŞÜKRÜ ERBAŞ BULUTLAR TRENLER YILDIZLAR

Öperek ürperen suları yaprak yaprak
Bir yalnızlığı akıyor
Delice kıyısında kimsesiz kavaklar.
Gözleri güneş batmış bir akşamüstü
Binlerce yıldır değişmeyen
Bir resme bakıyor adam…
Üç-beş toprak dam, kavrulan ekinler
anızlarda çırpınan bir kesik rüzgâr
Sünepe köpekler duvar diplerinde;
– Bu yıl da evlerin içine yağacak kar…

Aynı hızla uzaklaşıyor ovanın düzünde
Bulutlar, trenler, yıldızlar…

Şükrü Erbaş
-Oluklu Hançer-

Kehribar – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ KEHRİBAR

Kalbim
Kederin kime
Uzak sensin.

Kaç orman uğultusu
Kaç ay ışığı
Kehribar içindesin.

Bütün sözleri denedin
Yol ve taş
Eşik ve sarkaç.

Açıldı can evin
Ölümle menevişli
Usta yalnızlıksın.

Heves, keder
Mezarı rahminde
Vadesiz sözsün.

Ağzı kanatlı sabah
Bedeni mavi süt
Çocuk ne yapsın.

Güneş çekildi arzudan
Hayal hatırada soğuyor
Kalbim

Gölgeler içindesin…

Şükrü Erbaş
-bağbozumu şarkıları-

ŞÜKRÜ ERBAŞ ÖMRÜM OLMAYACAKTI YOKSA

Çocuğu yağmurdan mı yoksa yönsüz bir kalabalığın
başdönmesinden mi getirmişlerdi? Taş atılmış bir serçe sürüsüne
benziyordu. Bir uğultu halinde bakıyordu yüzümüze. Bütün
güneşler sıcağını ve iyiliğini başka yerlere götürmüş de ona
yalnız gölgesi kalmıştı. Üstündeki uzaklığa bakılırsa, sesini
kimsenin dinlemediği evlerden geliyor olmalıydı. Sürekli
kenara çekilmekten yaprak gibi incelmişti ve bir tek gözleri
halka halka büyüyordu. Kaşlarının eğrisinden babasının nasıl
bir adam olduğu görülebilirdi. Suskunluğu daha çok annesini
düşündürdü nedense bize. Ne bir kız gülüşünün pembesi
dudaklarında, ne içindeki kıpırtıyı üfleyen rüzgârlı saçlar…
Kendi sularının birazcık dışına çıkan herkes ayaklarının
halinden, onu döşemeye gömen kaygısını çıkarabilirdi.
Bir vicdan gibi duruyordu önümüzde ve anlaşılmaz biçimde
başı hepimizden yüksekteydi. Kim ağzını açarsa açsın
karşımızdaki çocuktan başkası olamazdı artık konuşan.
Ah, yaşamanın büyük gizi, bilinmezlik mi yoksa seni böyle
çekici, tutkulu, güzel kılan.

‘Hiçbir meydana açılmayan bir sokakta, akşamların geç,
sabahların hemen olduğu evlerin birinde tanıdım dünyayı.
Çocukların hiçbiri kendiliğinden uyanmazdı uykulardan.
Zamanın ağırlığını duymak için öyle yılların geçmesi
gerekmiyordu. Susmaktan yontulmuş kara kuru birer
heykeldi herkes. Gülmek, yaşama sevincinden çok bir
zembereğin boşalmasına benzerdi. İki yorgunluk
arasında aldığımız tek soluk trenlerdi. Günlerin onca
darlığı içinde genişlik duygusunu kırlangıçlar öğrettiyse,
uzakların tohumunu trenler attı içimize. Bizim dışımızda
tüm dünya raylardaydı. Gitmek bir iç çekişe döndükçe,
yaşadığımız her şey değersizleşiyordu. Yaşlılarla
çocuklar arasında hiçbir fark olmadığını gördüm bir gün.
Evler, sokaklar, babam, kırlangıçlar… Trenler dışında
her şey, bir yatıra bağlanmış çaputlar gibiydi. Herkes
birbirine bakarak anlıyordu yaşadığını. İçimdeki yalnızlık
başka yankılar istiyordu. Ömrüm olmayacaktı yoksa.
Ve bir akşam, gittiği yöne aldırmadan ilk trene bindim,
bin yıldır kimsenin inmediği istasyondan.’

‘Büyük kentin en iyi yanı ne biliyor musunuz? Her şey sizi
yeni, başka bir düşe götürüyor. Hiç tanımadığınız insanları
düşünmeye başlıyorsunuz. Başka yerde yüz yılda
göremeyecekleriniz yüz adımda önünüzde. Hiçbir şey
imkânsız değil burada. Kalabalık öyle bir korunak ki gizlenmek
için duvarlar gerekmiyor. Yalnız değilsiniz. Ya da yalnızlıklardan
oluşan kocaman bir örgütün bir üyesi de sizsiniz. Herkes
bir ada burada. Evlerden ve akşamlardan payınıza düşen
bir uzaklık olsa da sokaklar herkesi aynı yakınlıkla kabul
ediyor. Kendisine sahip çıkmaktan başka bir olanağı
olmadığını öğreniyor insan. Sonra kadınlar… Dört yanınız
güzelliğin herkese açık okulu. Gerginlikten inceliğe geçisi
öğreniyorsunuz. Suları ve gökyüzünü özlüyorum ama kalabalığı
daha çok seviyorum.’

Yayınevinin bu gencecik çalışanı, hepimizi bir kanıksamanın
dışına çıkarmış, çoktan unuttuğumuz geçmişimizi ve
yaşadığımız kenti yeniden önümüze sermişti. Ah, yetişkinliğin
her şeyi küçümseyen bilgiçliği… Şaşırma yetisini yitirenin
yaşama sevinci olur mu?
Şükrü Erbaş
1997
-Bir Gün Ölümden Önce-

Sonuç?… – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SONUÇ

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ayrılıklar mı bitti.
Kim eşiğinden çıktı da dışarı
Ben yalnızım, bunaldım
Ne olur bir ses
Diye birini ünledi.
Herkes kendi yüzünün hapsinde
Gülüyor başkasının kusuruna
Lunapark aynalarında
Tükeniş kılıktan kılığa giriyor.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ülke mi düzeldi.
Artık evlerde vuruyorlar çocukları
Babaların alkışları arasında.
Özgür dilediğini düşünmekte herkes
Ancak ışık vermeden
Yakacaksın mumunu!
Devletin bekası için
Karakollar değilse de
Dayaklar şeffaf oldu.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da yoksulluk mu bitti.
Bir kıyısız zenginliğin büyüsünde
Koca bir halk küçüldükçe küçüldü.
Bilet bacak fal
Bilet bacak fal
İki reklam arasında bolca hayal…
Kurtardı gemisini bu siste birileri
Varılan kıyılarda eyvah
Eyvah ki deniz bitti…

Şükrü Erbaş
’93
-Bütün Mevsimler Güz-

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 198 takipçiye katılın