Tag Archive: Şükrü ERBAŞ


Kehribar – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ KEHRİBAR

Kalbim
Kederin kime
Uzak sensin.

Kaç orman uğultusu
Kaç ay ışığı
Kehribar içindesin.

Bütün sözleri denedin
Yol ve taş
Eşik ve sarkaç.

Açıldı can evin
Ölümle menevişli
Usta yalnızlıksın.

Heves, keder
Mezarı rahminde
Vadesiz sözsün.

Ağzı kanatlı sabah
Bedeni mavi süt
Çocuk ne yapsın.

Güneş çekildi arzudan
Hayal hatırada soğuyor
Kalbim

Gölgeler içindesin…

Şükrü Erbaş
-bağbozumu şarkıları-

ŞÜKRÜ ERBAŞ ÖMRÜM OLMAYACAKTI YOKSA

Çocuğu yağmurdan mı yoksa yönsüz bir kalabalığın
başdönmesinden mi getirmişlerdi? Taş atılmış bir serçe sürüsüne
benziyordu. Bir uğultu halinde bakıyordu yüzümüze. Bütün
güneşler sıcağını ve iyiliğini başka yerlere götürmüş de ona
yalnız gölgesi kalmıştı. Üstündeki uzaklığa bakılırsa, sesini
kimsenin dinlemediği evlerden geliyor olmalıydı. Sürekli
kenara çekilmekten yaprak gibi incelmişti ve bir tek gözleri
halka halka büyüyordu. Kaşlarının eğrisinden babasının nasıl
bir adam olduğu görülebilirdi. Suskunluğu daha çok annesini
düşündürdü nedense bize. Ne bir kız gülüşünün pembesi
dudaklarında, ne içindeki kıpırtıyı üfleyen rüzgârlı saçlar…
Kendi sularının birazcık dışına çıkan herkes ayaklarının
halinden, onu döşemeye gömen kaygısını çıkarabilirdi.
Bir vicdan gibi duruyordu önümüzde ve anlaşılmaz biçimde
başı hepimizden yüksekteydi. Kim ağzını açarsa açsın
karşımızdaki çocuktan başkası olamazdı artık konuşan.
Ah, yaşamanın büyük gizi, bilinmezlik mi yoksa seni böyle
çekici, tutkulu, güzel kılan.

‘Hiçbir meydana açılmayan bir sokakta, akşamların geç,
sabahların hemen olduğu evlerin birinde tanıdım dünyayı.
Çocukların hiçbiri kendiliğinden uyanmazdı uykulardan.
Zamanın ağırlığını duymak için öyle yılların geçmesi
gerekmiyordu. Susmaktan yontulmuş kara kuru birer
heykeldi herkes. Gülmek, yaşama sevincinden çok bir
zembereğin boşalmasına benzerdi. İki yorgunluk
arasında aldığımız tek soluk trenlerdi. Günlerin onca
darlığı içinde genişlik duygusunu kırlangıçlar öğrettiyse,
uzakların tohumunu trenler attı içimize. Bizim dışımızda
tüm dünya raylardaydı. Gitmek bir iç çekişe döndükçe,
yaşadığımız her şey değersizleşiyordu. Yaşlılarla
çocuklar arasında hiçbir fark olmadığını gördüm bir gün.
Evler, sokaklar, babam, kırlangıçlar… Trenler dışında
her şey, bir yatıra bağlanmış çaputlar gibiydi. Herkes
birbirine bakarak anlıyordu yaşadığını. İçimdeki yalnızlık
başka yankılar istiyordu. Ömrüm olmayacaktı yoksa.
Ve bir akşam, gittiği yöne aldırmadan ilk trene bindim,
bin yıldır kimsenin inmediği istasyondan.’

‘Büyük kentin en iyi yanı ne biliyor musunuz? Her şey sizi
yeni, başka bir düşe götürüyor. Hiç tanımadığınız insanları
düşünmeye başlıyorsunuz. Başka yerde yüz yılda
göremeyecekleriniz yüz adımda önünüzde. Hiçbir şey
imkânsız değil burada. Kalabalık öyle bir korunak ki gizlenmek
için duvarlar gerekmiyor. Yalnız değilsiniz. Ya da yalnızlıklardan
oluşan kocaman bir örgütün bir üyesi de sizsiniz. Herkes
bir ada burada. Evlerden ve akşamlardan payınıza düşen
bir uzaklık olsa da sokaklar herkesi aynı yakınlıkla kabul
ediyor. Kendisine sahip çıkmaktan başka bir olanağı
olmadığını öğreniyor insan. Sonra kadınlar… Dört yanınız
güzelliğin herkese açık okulu. Gerginlikten inceliğe geçisi
öğreniyorsunuz. Suları ve gökyüzünü özlüyorum ama kalabalığı
daha çok seviyorum.’

Yayınevinin bu gencecik çalışanı, hepimizi bir kanıksamanın
dışına çıkarmış, çoktan unuttuğumuz geçmişimizi ve
yaşadığımız kenti yeniden önümüze sermişti. Ah, yetişkinliğin
her şeyi küçümseyen bilgiçliği… Şaşırma yetisini yitirenin
yaşama sevinci olur mu?
Şükrü Erbaş
1997
-Bir Gün Ölümden Önce-

Sonuç?… – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SONUÇ

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ayrılıklar mı bitti.
Kim eşiğinden çıktı da dışarı
Ben yalnızım, bunaldım
Ne olur bir ses
Diye birini ünledi.
Herkes kendi yüzünün hapsinde
Gülüyor başkasının kusuruna
Lunapark aynalarında
Tükeniş kılıktan kılığa giriyor.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da ülke mi düzeldi.
Artık evlerde vuruyorlar çocukları
Babaların alkışları arasında.
Özgür dilediğini düşünmekte herkes
Ancak ışık vermeden
Yakacaksın mumunu!
Devletin bekası için
Karakollar değilse de
Dayaklar şeffaf oldu.

Şimdi ben bunca şiiri
Yazdım da yoksulluk mu bitti.
Bir kıyısız zenginliğin büyüsünde
Koca bir halk küçüldükçe küçüldü.
Bilet bacak fal
Bilet bacak fal
İki reklam arasında bolca hayal…
Kurtardı gemisini bu siste birileri
Varılan kıyılarda eyvah
Eyvah ki deniz bitti…

Şükrü Erbaş
’93
-Bütün Mevsimler Güz-

Kopuş – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ KOPUŞ

İnsan aynı şeyleri söylerken de kopabilir
Büyür içten içe incelikle sustuğumuz
Kumaşa düşen kor, atılan seyrek ilmek…
Söz eskir, gülüş solar, daralır düşünce
Aynı hızda değildir, aynı yöne gitse de
Birisi bir yeni ufukta ışırken mutlu
Sıska atlar ardında küçülür bir tekerlek…

Ve biz sorarız, ne zaman bulutlansak
Yapraklarla örtülü bir zamana bakarak
Şimdi neden acı verir eski mutluluğumuz?…
Ve bir gün, ne yapsak bitecek bir dünyayı
Hangi korkuyla böyle çoğaltıp dururuz?..

Şükrü Erbaş
-Bütün Mevsimler Güz-

ŞÜKRÜ ERBAŞ  BAHÇE ÇİY TANELERİ YILDIZLAR

Bir süt ırmağı akıyordu boynundan
Omuzlarında iki dolunay göllenmişti
Karnı altın güneşlerde buğday tarlaları
Göğüsleri bağ bozumlarından bir salkım şıra
Dünyanın bütün gülleri ağzında açıyordu
Çoban ateşleri, nar oyukları, yıldız böcekleri
Gövdemde sonsuzluğun dilsiz ayini
Tanrı kirpiklerinden yürüyordu canıma.

Avucumdaki çizgilere baktı uzun uzun
Kalktı. Kalçaları üç kere çizdi kendini
Bahçeye çıktı. Eli göğüslerinde. Ürperdi.
Bir avucunda çiy taneleri, ötekinde yıldızlar
Eski zamanlardan bir murat masalı
Döndü. Tek tek yerleştirdi diliyle kirpiklerime:
“Benden sonra çiy taneleri dökeceksin ama
Yıldızlar seni uzun yaşatacak, unutma”

Zaman sayılmıyor sevgilim
Hayat Kaf dağının ardına çekildi
Çiy taneleri kumlarda birer Leyla masalı
Yıldızlar başka avuçlarda terliyor
Kimse kendinden bir yere gitmiyor
Yaşıyoruz sessizce yaramızı severek.

Şükrü Erbaş
-bağbozumu şarkıları-

ŞÜKRÜ ERBAŞ SON KALE

Bir sözü üşüdüğü yerden alırdım
-Kirpikleri bir nefes başkasına değmeyenler-
Kalbimin üstünde tutardım harf harf
-Vakitler vakitler gölgesiz vakitler-
Başka nedir derdim dünyayı giyinmek
-Ey pahalı uğultu, her yerden esen-
Son kale gibi gelirdim sana
-Hayal sularıyla yıkanmış eşikler-
Hükmümü bile bile gelirdim
-Yedi donu da yalnızlıkmış sözü olanın-
Kalbimin içinde kalırdım öylece
-Ey yakınlıktan kanat alan ayrılık-
Herkesin gittiği yere bakardın sen
-Pazar yerleri. İğdiş evler. Dünyasız huzur.-
Ben seni döner döner üşürdüm…

Yatağını eşyaların altına seren…
Hiçbir sonuca açılmayan
O eşiğim ben hâlâ
Acısı da sevinci de yaşamak olan…

Şükrü Erbaş
-Üç Nokta Beş Harf-

Derin Kesik – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ DERİN KESİK

17.
Kar geçti. Papatya geçti.
Kehribardan nergise döndü dünya.

Azala azala canımla kaldım
En uzun sensin ey beşinci mevsim.

**
18.
Evlerden çıkınca gittiğini sananlar
Taşıtlara binince gittiğini sananlar
Bir ülkeden bir ülkeye salıncaklar kurun
Değil mi önünüzde ardınızda çocukluğunuz
Bir sitem taşıdır ancak başınızı koyduğunuz.

**
22.
Odalara yağan yağmurları içtim
Elmaların çiçeklerini öptüm uzun uzun
Kırlangıçlar bulutlara girdi çıktı
Bir güneş sağanağı bir güneş sağanağı
Her şeye genişlik veren bir rüzgâr…

Şimdi bir türkü söylese birisi
Sesi kim bilir ne güzel kokar.

**
24
Biri gelişin, dünyayı isteyen sorular
Öteki gidişin, kırılmış kirpik tufanı
İki ölümle besleniyor kalbim.

Şiirden başka bağışlayanım yok.

**
32.
Büyüklerin bunca uzun yaşadığı bir ülkede
Bir onur dersi midir çocukların ölümü?…

Sevgilim
Aşkın yaşını geçtiğim gün
Beni ellerinle kalabalığa göm.

**
37.
Gecesini gözyaşıyla ışıtan çocuk
Daracık bir oda benim de aydınlığım.
Kimi görürsem kalbini eliyle tutan
İki elim iki çığlık yalvarıyorum:

Güneş batarken ayrılmayın ne olur…

**
38.
Bu uzaklıktan sonra
Yedi rüzgâr yılı bu uzaklıktan
İki kaşının arasında durdum.
Ayrılırken su verdiğim keder
Bir gülüşlük olsun solsaydı eğer
Gecikmiş bir ölümü
Oracıkta ölürdüm.

Şükür çektiğim bu güzel acıya
Şükür kaşlarının gönül bilir eğrisine…

 

Şükrü Erbaş
-Derin Kesik-

 

 

Sular Utanıyor – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ SULAR UTANIYOR

Suların bile kendini akmadığı günlerdeyiz
Azgın rüzgârları akıyor sular, azgın korkuları.
Bir altın güneş altında utançtan kızararak
Sular karanlığı taşıyor, zamanın
Kıyısız denizlerine, damlaların gözbebeklerinde;
Toprağın iliklerine işleyip saklanarak.

Şükrü Erbaş
1982..
-Aykırı Yaşamak-

Ayrıntılar – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AYRINTILAR POL LEDENT

I.
Saçları uzun olsaydı ve tel tel
Düşseydi yüzünden omuzlarına
Gizler miydi kederini yoksa duruşu
Daha bir dokunaklı mı olurdu
Gözleri camlarda çiseleyen o kızın…

II.
Güneş akasya dallarında lime lime
Gölgeler çoktan aştı evin duvarını
Akşamın serinliğini serdiği avluda
İçinde uzak şehirlerden bir ılık yankı
Hasreti ve tavukları yemliyor kadın
Yüzü bir tutam bulut kopmuş mavisinden
Usul usul düşüyor başı göğsüne…

III.
Kız bir naz ağacı gölgesi dibine düşen
Salınır durur bitişik bahçede yaprak yaparak
Oğlan bir ışıklı rüzgâr her mevsime yakışan
Çırpınır dallarında tel tel çözülüp dolaşarak…

Ak ey donmuş su, çözül düğüm, kırıl kilit
Geçmekte aynı hızla tüm duygulardan zaman…

IV.
Orada, yağmurun sustuğu yerde
Gözleri önemli, gözleri
İki damla çığlık, bir yudum keder
Takılmış sokak dolusu çocuğun ardına
Kalbi bedeninde bir çakır dikeni
Elleri balkon dermirlerinde pır pır eder…

V.
Bütün mevsimler güz, vakitler ikindi
Turuncu bir sis inmiş gözlerinin burcuna
Durarak ve uzun uzun bakıyor her şeye…
Kimseler fikrini sormuyor nicedir
Çoktan çıkmış hükmünden çocukları
Korkarak basıyor evinde bile yere…
Suyu seviyor en çok, kiraz ağacını, bahçedeki cevizi
Çocukların oyunlarını bir de
Kaldırıp topraktan başını uzun namzlara duruyor
Birazcık saygı giderayak dünyadan beklediği…

Ey hüzün…
Çocuğum benim, annem, efendim
Ay buluttan sıyrılır, sulara gün vurur
Gibi ince, ışıklı sevinç içinde
Çekip alsam bütün camlardan seni…

Şükrü Erbaş
1992
-Bütün Mevsimler Güz-

Görsel : @Pol Ledent

Aşk Bile – Şükrü Erbaş

ŞÜKRÜ ERBAŞ AŞK BİLE

Dışarı, dedim, ey küçük harfli hayal
Son hevesini de yitirmeden, dışarı.
Eskidir evlerde söylenen bütün sözler
Hükmü kendisidir odalarda çarpan kalbin
Azalır her gün biraz daha camların ötesi
Eskidir dört mevsim aynı gök altında
Dışarı, dedim, ey sıkıntı, eşyalardan dışarı
Daralır yürüdükçe eşiklerde biten yol
Yağmur eskidir bir avuç bahçelerde
Eprimiş bir zamandır yaz ne yapsak
Toprağa benzer deniz, göreni yeni değilse
Eskidir akşamların kederi
Kirpiklerin nemi, kulak çınlamaları
Rüyalar eskidir aynı uykularda
Çocuklar eski, büyüklerden yapılmış.
Ödemek için ömrüne borcunu
Dışarı ey başkalarının hayatı
Eskidir aşk bile aynı gövde önünde…

Şükrü Erbaş
Üç Nokta Beş Harf-

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 177 takipçiye katılın