Archive for Mayıs, 2012


Sen Gelmeyeli – Oruç Aruoba


Kaç kez çıktı ay, indi.
Uzakta şimdi.
Sarardı yaprak, kurudu dal
seni görmeyeli.

Uzaktasın şimdi

Kaç kez geldi güz, geçti
sen olmayalı.
Burada şimdi.
Kızardı yaprak, kırıldı dal
senle dolmayalı.

Buradasın şimdi.

Şimdi:
Tek bir kez daha çıkacak ay, inecek
sen gitmeden.
Uzaklaşacaksın.
Sararacak yaprak, kuruyacak dal
sen gidince.

Tek bir kez daha gelecek güz, geçecek
sen olmayınca.
Oradasın şimdi.
Kızaracak yaprak, kırılacak dal
sen yitince.

Yoksun şimdi.

Simdi:
ne ay çıkıp iniyor
ne güz gelip geçiyor
sen olmayalı.
Sarı-kızıl yaprak
kuru-kırık dal
senle dolmayalı
yitiyor.

Şimdi sen olmayalı
olmuyor.

Yoksun şimdi:
olmuyor.

Uzağımda gelişiyorsun:
işitiyor musun
şarkımı?

Yakınımda geçişiyorsun:
işitiyor muyum
iniltini?

Bu sonsuz ses sürecek,
sürecek – gelmeyeceksin.
(Zonklayan yürek, titrek kalem.)
Bu sonsuz ses bitecek
bitecek — yazılmayacaksın.

Bu acılı sevgi delecek,
delecek — ölmeyeceksin.
(Duran yürek, kırık kalem.)
Bu acılı sevgi ölecek,
ölecek — olmayacaksın.

Oruç Aruoba

Burada
uğultu, gürültü içinde
içim bomboş
kaskatı,
bağırış, haykırış içinde
içim yemyeşil
sapsarı
doluyorum.Orada
olacağım.Bembeyaz olacağım
mavilikler içinde,
pırılpırıl olacağım
kayalıkla içinde-
içim dopdolu
esintili
serin.

Olacağım
orada-
dolacağım.

Yerim nerede-
bileceğim:
yolum nereye
bulacağım.

Yayılacağım gökyüzü gibi
olanların, olacakların üstüne-
şimşek gibi çakacak
yağmur gibi yağacak
güneş gibi açacağım
olmuşların, olmamışların üstüne
gökyüzü gibi.

Yürüyeceğim yeryüzü gibi
olamayanların, olamayacakların üstüne-
gölge gibi geçecek
ışık gibi düşecek
ses gibi çınlayacağım
oluşların, olmaların üstünde
yeryüzü gibi.

Yolum nereye-
bileceğim:
yerim nerede-
bulacağım.

Oruç Aruoba

Sesin ne kadar benziyor sana
La minör, kumral, biraz şehlâ
Hüzünlü bir güz akşamı belki
Solgun ezgiler ve hâtıralar
Derliyor Çerkes çiçeklerinden

En çok da yitik bir aşkın
Anlatıcısı masalsı geçmişten
Orada zaman ağır ve sakin
Akıyor ömrümüze her şeyi
Yaşatıp gösterecek kadar

Meşeleri gövermiş bir türkü
Kalmış geriye o uzak aşktan
Sesin ıssız serinliklere dönüyor
Balkonun begonya çağrısına
Şehlâ dediğim itiraz ünlemine

Üşengeç bir sarmaşık usulca
Tırmanırken rüyalarıma
Balkon sokağın nesi olurdu
Şimdi bir bir hatırlıyor ay
Çocukluğumun kabahatlerini

Sesin fısıltıya dönüyor, muammaya
Bir sızı gibi sızıyor bu metruk
İskelenin kalıntısına rüzgar ve ah
Benim öfkeli gençliğim dedikçe
Ahşap yalnızlıklar ekliyor ömrüme

Ömrüm şimdi ne çok benziyor sesine

Ahmet Telli


“Şimdi” ve “Burada” olmanın kederine karşı çıkmadım.

Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın
buraya böyle gelmiş olmanın,
geçene yol açmanın, ki içinden rüzgâr geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın ne büyük sabır…

İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.

Ve şimdi biliyorum neden,
yaş akıyor
atımın sol gözünden.

Birhan Keskin

Yenilgi – Nihat Behram


Ah susuşu o saf yüreğin
ah, acısı acemi çocukluğun
düş kırıklığı, coşkudaki bozgun

Ah yenilginin yorgun kısrağı
kendi içini kavuran kızgın ateş
bekleyişe bağlanan umut, tasası haykırışın

Ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın, tırnaklara oturan kan

Sanki delirmenin eşiğindeyim
boş bomboş gözlerine gömülmüşüm bir köpeğin
mısırların süt taneleri, kestanelerin
bademlerin daha olgunlaşmamış
suyla susuzluk arası kayganlığında
aranıp duruyorum kendimi

Ey yangınlarda patlamaya hazırlanan merak
ey içimi ekşi sularla çalkalayan baş dönmesi
ıssız ıpıssız boşluğu aysız gecenin
ölümle yaşamak arasındaki şerit
naneler, kekikler, ebegümeçleri
ve şifalı bulutu kaynar kükürt deresinin
çekiyor altımdan nemli döşeğimi

Ah, yürekleri toprağa saplanan arkadaşlarım
ah, oğlakların, tayların, buzağıların
acı otlarla kararan damakları
(akşamları barut kokusuyla dönsem de odama)
sancısı: çaresiz seyrettiğim ölümün

Ah, bir kere daha kederliyim
ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak
seni öperek bilemeliyim.

Nihat Behram

Siyahkâr kelimeler sızıyor aklımın
Dehlizine ki önceleri serin sözler
Dingin yalnızlıklardı oyalandığım
Yaz bitti de onun içindir diyor biri;
İlk kez bitmiyor yaz, hayat çoktan
Farkında bunun akşamlar apansız
İniyor geceyi siyahkâr kılmak için
Hançer birdenbire saplanıyor, güz
Usulca örtüyor masumiyetin üstünü

Zifirî kelimeler sızıyor yazın bittiği
Göçmen bir kuşun yolunu şaşırdığı
Ağır bir ağrı gibi ağıyor sözlerin
Burgacına vedâ: Yaz yine bitti.
Şarkılardan öğrendiydik: Sevdâ
Sitemkâr bir vedâ idi ömür gibi
Hatırası  için kitabın bir yerinde
Saklı bir söz düşülür belki de.
Mecaza dönmüşse vefânın enkazı
Sükûnet gerekir unutmak için
Hatırlamak içinse yeni bir yaz

Ki unutuldu sanılsın diye bu öykü
Bir aşkın kelimelerle sürüp gittiği

Ahmet Telli
-Kalbim Unut Bu Şiiri-

Söz ve Aldanış – Ahmet Telli

Gidelim istersen suyun
Söğüt dallarını serinlettiği
Irmağın sesine aldanarak

Bir aldanma değil midir
Öncesi unutulan şeyler gibi
Aşklar ve yolculuklar da

Belki anlatır anlatacağı
Bir şey varsa bekleyen
Eprimiş olsa da sözler

Sözler hangi birimizin
Yalnızlığına kaçak yolcu
Olmamıştır ki kimi zaman

Çığlığa dönen bekleyişler
Sözün yırtılan yeri midir
Gecenin kezzap koynunda

İnandığımız ne kaldıysa
Bilemediğimizdendir ve tanrı
da bunaktır bu çağ kadar

Bu çağ unutmuştur artık
Çağlamayı ve serin söğüt
Dallarından düdük yapmayı

Ahmet Telli

-Barbar ve Şehlâ-

Gümüşü kararmış bir aşkın
Ay düşmez üstüne, düşse de
Üşür bu su sızdırmaz suskuda

Üşür ve yalnızlığına sığınır
Yeniden kendi olmak için
Çöle yahut denize döner yüzünü

Yüzü bildik yüz işte
Tarazlanmış bir geceye iner
Suya, çakal sesine ve aşklara bazen

Yarınki gecenin uçurumundaysan
Bir infaz olarak karşındadır ay
Düne dön, düne ve yitirdiklerine

Dağı yitirmişsen dağa, sesini
Yitirmişsen sesine dön, ki artık
Ay bir veda ünlemidir kapında

Ah çocuk, ay büyüdü ve sen hep
Geç kaldın, zaman söğüt yaprağı
Gibi hışırdayıp dururken sularda

Islığın yetmiyor gümüşü ve ayı
Denize düşürerek parlatmaya
Ay üşüyor, ay üşüyor bu yalnızlıkta

Ahmet Telli

 

kalbimi acıtan o şehirden
geceleri geçerdi trenler
alaturka ayarlı saatin
sesi karışırdı taş avluda
yıkık evlerin ürpertisine

ellerim üşürdü düşünsem
çift atlı faytonları
ince bir rüzgâr eserdi
gölgemle örterdim omzumu
ardımda ıslak kediler

dudağıma dokunan elini
duyardım ıssız gecenin
ara sokaklarda yürüsem
saklanmış yağmur kokusuna
bürünürdü bedenim

kalbimi acıtan o şehirden
gene geçer mi trenler
kırılan otların üzerine
uzansam yıldızları parıldar mı
eski zaman güzlerinin

Ahmet Uysal

ilk akşamdan alnına düşen o erkenci bulut
o kırık çizgi, sularda susan ışık, eksilen rüzgar dallarda
gölgelerin perde perde pişmanlığı getirmesi
günün gönlünce geçmediğindendir.

avuçlarında biriken ter o gözyaşından içten
bir damlası inancına düşen bir damlası yorgunluğuna
umarsızlık değilse bunalmış ve bitkin
düşlerin gerçeğe dönüşme telaşındandır.

evlerde bıçak yarası bir ayrılık
çatılardan camlara akıp duran kırmızı
her şeyin dokunması insana bu içli saatlerde
zamanın aldıkları geri dönmediğindendir.

bir duruşun var hani susmakla söylemek arası
bir gider bir gelir ikircim sularında
kalmışsa yüreğinin teknesi kıyısız
gözlerinle dilinin köprüleri yıkıldığındandır.

savrulmuş tel tel kalabalıklar içinde
rüzgarın ucunda bir bulut duyguların avucunda bir çocuk
görmeden geçiyorlarsa seni istekle titrediğin yerde
büyüdükçe herkesin bir şeyleri yitirdiğindendir.

bir adam… tutmuş yüzünü uzun yağmurlara
bir kadın… kendi kuyularında ıslak ve hüzünlü
söylüyorsa hala bir incelik türküsünü
sevgiye inandığından, sevgisiz olduğundandır

Şükrü Erbaş

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 198 takipçiye katılın